22 Eylül 2020

Geçmişte kalmak

Çoktan anladım ki ülkelerin tarihini, okullarda öğretilenin dışında yeniden öğrenmeden ne sosyolojisini ne de antropolojisini; hatta hatta ne de sosyal psikolojisi ile güncel siyasetini kavrayabilirsiniz

Birkaç haftadır canımı epey acıtan ilişkilere odaklandım. Son iki günde gerçekleşen o inanılmaz karar, "Türkiye'ye dönmezse gazetecilik arkadaşım Can Dündar'ın mal-mülküne el konması" hakkında yazı yazmayı henüz beceremedim, maalesef.

Yerine, orta-lise ve üniversitede beraber okuduğum arkadaşlar ile anlaşamadığımız toplumsal, siyasi, tarihi, güncel olaylar nedeniyle ısrarla tartışmayı sürdürme çabam ve kaçınılmaz olarak ortamın kızışması hakim. Durum, sessizlik olarak sürmekte...

Konular çok ve çeşitli; bir-ikisi hariç hemen hepsi Türkiye Cumhuriyet tarihinden. Tartışmalar bunlardan sadece bir - ikisi ile ilgili ama biliyorum, tartışıp atışmadığımız konuları da ortaya atsam, hava, epey epey daha ağırlaşacak. Dolayısı ile yükün fazlası yok, eksiği var. Hemen aklıma gelenleri sıralıyorum:

  • 1909: 14 Nisan'da başlayan Adana olayları
  • 1915 Ermenilerin tehciri (24 Nisan 1915: İstanbul'daki Ermenilerin tehcir için toplanması)
  • 1922: 13-14 Eylül İzmir Yangını
  • 1934: 21 Haziran ile 4 Temmuz arasında Trakya ve civarında yaşayan Ermeni ve Yahudilere karşı şiddet olayları
  • 1941: Nisan-Temmuz ayları arasında yollarda tutuklanan Lozan azınlıklarına zorunlu 20 Kur’a (20 Sınıf) İhtiyat Askerliği 
  • 1941: 12 Aralık günü Alman askerlerinden kaçan Yahudi ailelerin Romanya'dan bindiği gemi, Struma'nın, İstanbul sularında 40 gün kadar denizde bekletildikten sonra, 24 Şubat 1942'de Şile açıklarında batırılması.
  • 1942: 11 Kasım Varlık Vergisi Kanunu
  • 1943 Ocak: Varlık Vergisi'ni ödeyemeyenlere Aşkale sürgünü
  • 1955: 6-7 Eylül olayları
  • 1960: 1936 Beyannamesi'ne dayanarak ve 1936'dan sonra edinilen azınlık vakıf mallarının T.C. Hazine'sine devredilebilir hale gelmesi. Sorun hâlâ, tamamen çözülmüş değil.
  • 1964: İstanbul'da yaşayan Rumların Yunanistan'a zorunlu olarak göç ettirilmesi
  • 1982-1987 arası okullarda, azınlıkların da İslami din derslerine girmeye mecbur edilmesi
  • Lozan azınlıklarının devlet memuru olmasındaki zorluklar

Bu listede sadece Lozan azınlıkları ile ilgili bazı olaylar yer alıyor. Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminden başlayarak bugüne kadar, hâlâ süren Kürtlerin hak talepleri ve mücadeleleri ile ilgili olayları eklemedim çünkü çok uzun ve epey daha ayrıntılı bir liste gerekecekti. Fener Patrikhanesi ve Heybeliada Ruhban Okulu'nun kapatılması (1964), İmroz ve Bozcaada ki farklı zamanlarda gerçekleştirilen baskı ve uygulamalar, azınlık dillerinde tedrisat yasağı, Ermeni Patriği seçiminin yıllarca engellenmesi gibi aynı derece önemli, ama farklı olaylar yukarıdaki listede yok. (Baskın Oran'ın 2018 tarihli: Etnik ve Dinsel Azınlıklar: Tarih, Teori, Hukuk, Türkiye isimli ansiklopedik kitabı -Literatür Yayınevi- hepsini ayrıntılı olarak ele alıyor)

* * *

Artık hepimiz epey ileri yaşlardayız, hatta eskilerin "yaşlı" dediği yaşlara geldik ama durumumuz, ne eski, ne de yeni anlaşmazlıkları tüketebiliyor.

Aslında bu ve benzeri olayları bilmez, tartışamazdık eski günlerde ama çok genel olarak, konuyu daraltırsam, sağ- sol ve sessizlik çizgisinde, taraflar hemen hiç değişmedi. Ne tuhaf!

Yaptığım -şimdi tekrar düşününce- aklımca, Türkiye'de, kendime yakın ve sevdiğim arkadaşlardan yola çıkarak, orta sınıf ırkçılığının neden ve nasılını anlamaya (anlatmaya) çalışmak. Her durumda kendimi aynı suçtan aklayabilir miyim? Tabii ki hayır. Olsa olsa, kendime de o açıdan ayna tutabilirim belki. Ama kuşkusuz "ben" olmayandaki ırkçılıkları fark etmek ve anlamak her zaman çok çok daha kolaydır. Fazla inceliğe gerek duymaz. "Ben'i görmek için ise, dışarıdan bir fotograf, bir ayna gerektirir, çoğu zaman.

Bir de hocalık hastalığı: Arkadaşlarıma orta-lise kitaplarında yazılıp öğretilenlerden, iyi bildiklerini düşündükleri Türkiye Cumhuriyet tarihindeki bazı önemli olaylardan bir kısmının yalan-yanlış bir milliyetçi tarih, gerçek olguların ise çok çok farklı olduğunu anlatma çabası. Devlete, çeşitli hükümetlere anlatamıyoruz; anlatınca da bir sille yiyoruz ya, belki can yakınlarımıza, eli biraz daha fazla kalem tutmuş, daha fazla kitap okumuş dostlara belki daha kolay ulaşırız düşüncesi.

İfadem pek de hoş değil aslında, biraz üstünlük taslıyor gibi. Düzeltmeye, yontmaya çalışacağım.

Tarih, zaten, bence bu bağlamdaki en büyük, en zor, en engebeli tartışma alanı. Çoğunluk, tarihi olayları sonradan araştırıp farklı içerik ve ayrıntılarla yeniden anlatan, deşen kitapları, yazı ve makaleleri de okumadığı için, bilgisi, lise tarihi ile sınırlı kalıyor. O tarihin sansürlediği hatta çoğu kez hiç ama hiç değinmediği nice olay bireylerin hafızası, bilgisi, kapsama alanı dışında kalıyor. Amaç da bu zaten. Tabii bugünün tarih ve diğer ders kitapları için de aynı şeyleri söyleyebiliriz.

Neyi görür, hangilerini görmez, neleri farketmek, anlamak bile istemeyiz?

Orta, lise, üniversite arkadaşlarımın ortalamasından epey daha uzun sürelerle sosyal bilim, sosyal tarih okuyup öğretip, bu konulardaki yeni yayınları, konferans, açık oturum, atölye, kitap, dergi, gazete, ne varsa izlemeye çalıştım, ilgili etkinliklere gittim; bir kısmına gazeteci, diğeri de akademisyen olarak.

Liseden beraber mezun olduğum arkadaşlardan sadece ikisi akademik kariyer yaptı. Biri ekonomist, diğeri tıp doktoru oldu ve yıllarca Çapa'da çalıştı. Bir ikisi yarıda bıraktı. Üniversitedekilerden ise ekonomiden doktora yapan iki erkek, iki de kadın sınıf arkadaşımız var. Bir de çeşitli fizik kimya gibi bilimlerinden ve çeşitli mühendisliklerden doktora yapanlar. Ama sosyal bilimci yok; sıfır.

Sosyal bilimlere odaklı akademik kariyerim ve meraklı turşuculuğum nedeniyle, kendi mesleğim dışında da toplumla ilgili ne varsa öğrenmek için hâlâ çabalar durumdayım. Belki on yıl yurtdışında, aynı milletten olmadığım öğrencilere ders verip, onların tarihsel/milliyetçi bağnazlıklarını anlamak ve anlatmak için epey çabaladığım içindir.

Çoğu arkadaşımın kendi köşesinde huzurla (!) yaşamaya çalıştığı bu dönemde, ayrıksı bir ot, bir oyunbozanım. Bununla iftihar etmiyorum, ama memnuniyetsiz de değilim, durumu kabullenmek zorundayım ya da geçmişi, dostları tamamen terk etmek. Buna da hiç niyetim yok.

* * *

Çoktan anladım ki ülkelerin tarihini, okullarda öğretilenin dışında yeniden öğrenmeden ne sosyolojisini ne de antropolojisini; hatta hatta ne de sosyal psikolojisi ile güncel siyasetini kavrayabilirsiniz.

12 Eylül darbesinden 3 - 4 ay sonra, sudan çıkmış balık olarak memlekete döndüm. 10 küsur yıl uzak kalmıştım. Kaçınılmaz bir şekilde Türkiye'de yaşanan çok çeşitli tarihi ve güncel olaylar, yurtdışında farklı zamanlarda tek tek yüzüme vurulmuş, "sen ne yaptın, sen ne düşünüyorsun?" diye sorguya çekilmiştim. Ve zamanla, kısmen de olsa milliyetçi duygulardan biraz uzak kaldım.

Memlekete dönünce ders vermek, derste bunları tartışmak, tartıştırmak hiç de "kolay" olmadı. Tek ve en büyük şansım gazetecilik yaptığım 1983 - 2000 yıllarında, çalıştığım/yazdığım yerlerde ve halen çevremdeki farklı "ekollerden", çok akıllı ve bilgili, her tür siyasetten insan ile iletişim kurabilmek oldu. Çok, çok şey öğrendim onlardan, hepsini sımsıkı kucaklar öperim. Hâlâ en yakın arkadaşım, danışmanım onlar desem pek de yanlış olmaz.

Bu bir tarafım.

Diğeri, öteki tarafım; birlikte yatakhanelerde, sınıflarda, üniversitede beraber büyüdüğüm çok çeşitli arkadaşlarım. Bunlar canım-ciğerim ama bambaşka, çok farklı, hatta ortalama olarak, oldukça muhafazakar bir grup. Çoğu, kadın haklarına sahip çıksalar da, "Feminizm" onlar için "Uzak Doğu Asya" bile değil "Okyanusya"dır, mesela. "Kadın" diyemezler, "hanımlar"dır dillerinde biten. Hatta askeri darbeler bağlamındaki duruşları bile 1983 sonrası kazandığım arkadaşlarımdan epey farklı, ters köşe hatta.

Aslında birbirimize çok da yakınız, kardeş gibi sevişiriz de. Buz gibi soğuk, koca yatakhanelerde yıllarca yan yana yatmış, aynı sınıflarda okumuş, sıralarda yan yana ders dinlemiş, "sözlü"lere kalkmışız. Yedi yıl aynı okulda ve yatılı olarak okuduk. Ardından 10 - 12 kişi farklı dallarda ama aynı üniversiteye devam ettik.

Sonra yollar ayrıldı. Ve epey epey uzun yıllar, çoğumuz birbirimizi az gördük veya göremedik.

Yaşlar ilerleyince yakınlaşma arttı. E-postalar hayatı kolaylaştırdı. Mesajlar, ortak haberleşmeye dönüşünce iletişim müthiş hızlandı ve arttı.

İşte bu günlerin son demlerinde, 13 - 14 Eylül 1922 İzmir Yangını, lise ve üniversite arkadaşlarım ile aramıza girdi. Daha önce de kimi ufak tefek, kimi daha büyük olaylar vardı ama bu, epey büyüdü ve henüz bitmedi. Falih Rıfkı Atay'ın Çankaya kitabının birinci baskısından (Dünya Yayınları, 1958) bir alıntı ile son konuşan ben oldum, buna rağmen mağdurum (sanıyorum). Ve, şimdilik, suskunluk dönemindeyiz.

Yazarın Diğer Yazıları

Cezalandırmamak

Şu an benim için en acil, en dehşet, üzerinde durulması, asla peşinin bırakılmaması gereken, geçmiş ve bugünün pek az bilinen tarihi bağlamında yakın gelecek: Bir siyasi partinin yeniden kapatılacak, dokunulmaması gerekenlere yeniden dokunulacak olması

Evin için: Sevgili cin dostum, Gültan

O günlerden aklımda kalan: Hazırcevaplığı. Yüzünden eksik etmediği, her an kahkahaya dönüşebilecek gülümsemesi

Ahmet Altan, Can Dündar ve Osman Kavala'ya Özgürlük

Canlardan üç canımızdan ikisi içeride, birisi dışarıda "hapis", bizlerde başka türlü bir tür dışarıda, kavuşmayı bekliyoruz