02 Aralık 2023

Yerel Seçimler ve Yerel Demokrasi Konferansı

Konferanstan çıkacak öneriler bir "demokratikleşme" sürecini başlatacak öneriler olmalıdır

Torres, Venezula'nın batısında 200 bin insanın yaşadığı küçük bir belediye. Uzun bir süredir yolsuzlukla suçlanan elitler tarafından yönetiliyor. 2004 yılında belediye seçimleri yapılacak. Belediye başkanlığı seçiminin iki aday arasında geçeceği tahmin ediliyor. İş çevresi tarafından desteklenen, zengin, toprak sahibi Javier Oropeza ile devlet başkanı Hugo Chavez'in desteklediği Walter Cattivelli. Kimsenin önemsemediği üçüncü bir aday daha var. Öğrenciler ve sendikalarca desteklenen Julio Chavez. Julio'nun seçim platformu tek bir vaatten oluşuyor. Belediye Başkanı seçilirse iktidarı yurttaşlara devredecek. Ve Julio, küçük bir farkla seçiliyor. Seçilince de verdiği sözü yerine getiriyor.

Julio Chavez'in seçilmesiyle Torres bir devrim geçiriyor. Bir katılımcı demokrasi laboratuvarı oluyor. Herkesin katılımına açık yüzlerce halk meclisi kuruluyor. Kararlar bu meclislerde alınıyor. Halk kendi ihtiyaçlarını saptıyor. Kendi bütçesini yapıyor. Ne var ki Torres'in bağlı olduğu eyaletin valisi, bu gelişmelerden rahatsız oluyor. Torres'e maddi yardımı kesiyor, yapılan bütçeyi tanımıyor. Bunun üzerine binlerce Torres'li vilayete yürüyor. Günlerce süren oturma eylemi yapıyor. Sonunda bütçe tanınıyor, fonlar iade ediliyor.

Bu öyküleri çoğaltmak olanaklı. Terzi Fikri'nin Fatsa'da Belediye Başkanı seçildikten sonra yerelde halk komiteleri oluşturarak, halk toplantıları düzenleyerek halkın karar verdiği ve uygulamasına katıldığı projelerle Fatsa'yı bir yılda kökten değiştirdiğini nasıl unutabiliriz? Ya da Brezilya'da, Porto Allegre'deki başarılı katılımcı bütçe deneyimini ve bu deneyimin bütün dünyada 1500'den fazla kentte uygulandığını.

Bütün bu katılımcı demokrasi uygulamalarının şu sonuçları doğurduğunu görüyoruz: Halkın siyasete yabancılaşması sona eriyor, halk meclisleri bir yurttaşlık okulu güveni görüyor. Katılım giderek artıyor. Özellikle ezilenler, yoksullar, az eğitimliler, azınlıklar daha büyük ilgi gösteriyorlar. Katılımcı demokrasinin uygulandığı yerellerde insanların birbirine daha çok güvendikleri, kutuplaşmaların ortadan kalktığı görülüyor. Kaliforniya Üniversitesi'nin Torres'le ilgili yaptığı bir araştırmaya göre, katılımcı demokrasi uygulanmaya başladıktan sonra, daha önce büyük boyutlarda olan yolsuzluk ve müşteri ilişkisi sona erdi. Bütün bu kentlerin bir başka ortak özelliği de gelir dağılımının daha eşit bir duruma gelmesi.

Önümüzdeki yerel seçimler, katılımcı demokrasiye dayanan yeni bir Türkiye projesinin ortaya çıkarılması bakımından önemli bir fırsat. Seçimler "kimi aday gösterirsek kazanırız?" gibi kişilerle sınırlı bir yarış olmamalı. Bunun ötesine geçen, tabandan yukarı inşa edilen yeni bir Türkiye seçeneğini ortaya koyan bir yarış olmalı. Seçmene, şu mesaj verilmeli: "Sen sadece seçmen değil, aynı zamanda yurttaşsın. O nedenle kendinle ilgili bütün kararları bundan böyle sen alacaksın. Senden kopuk siyasetçiler, bürokratlar değil. Bunun için gerekli mekanizmaları kuracağız, kanalları açacağız. Kendi ihtiyaçlarını, önceliklerini sen belirleyeceksin. Kendi bütçeni kendin yapacaksın. Biz sadece senin aldığın kararların uygulanmasını sağlayacağız. Yeni sistemin işlemesi için gerekli önlemleri alacağız." Yurttaş da kendisini bir ortak yaşama ait, bir topluluğun üyesi olarak görecek.

Katılımcı demokrasiye dayanan bir yönetim sisteminin kurulması Türkiye'de yeni bir siyaset anlayışına yol açacaktır. Türkiye'de siyasetin özneleri siyasal partilerin genel başkanları. Siyaset bunlar arasındaki dar bir alana sıkışmış. Halk ortada yok. Kimse halka bir şey sormuyor. Siyasetçilerin tercihleri halkın günlük yaşamını belirliyor. Oysa, katılımcı demokrasinin geçerli olduğu bir sistemde halkın tercihleri siyaseti belirleyecek.

Bu aynı zamanda Türkiye'nin demokratikleşmesi demek. İktidarın tek bir kişiden halka devredilmesi, piramidin tersine çevrilmesi demek. O nedenle yerel seçimlere gidilirken sorunu, yerelde hizmetin daha etkin bir biçimde verilmesi olarak görmemek, daha geniş demokrasi açısından bakmak gerekir.

Soruna bu açıdan bakan Demokrasi İçin Birlik (DİB) platformu bugünlerde bir yerel demokrasi konferansı düzenleme hazırlığı içinde. Konferansın hazırlık toplantısına çağrı metninde, "yerel seçimlerden halktan yana kazanımlarla çıkmak ortak mücadeleyle mümkün olabilir" diyor ve sol ve demokratik güçlerin, kadın, mülteci, engelli, emekli, ekoloji, çocuk hakları, meslek ve inanç örgütlerinin, LGBTİ+, hak mücadeleleri platformlarının konferans sürecine katılmaları için çağrı yapıyor.

Konferanstan bir yerel demokrasi programının çıkması beklenir. Türkiye, son derece merkeziyetçi bir sistemle yönetiliyor. Rejim otoriterleştikçe merkezin yerel yönetimler üzerindeki baskısı daha da artıyor. Halk iradesinin gasp edilerek seçilmiş belediye başkanları yerine kayyum atanmasına kadar gidiyor. O nedenle, her şeyden önce merkez-yerel ilişkilerinin yeniden tanımlanmasına, merkezin yerel üzerindeki vesayetine, yereli boğmasına son verecek adımların atılmasına gereksinim var. Bunun için anayasa ve yasalarda değişiklik yapılması gerekecek. Konferansın sonuç bildirisinde bu husus belirtilmeli.

Bu konuda Avrupa Konseyi Yerel Yönetimler Şartı yol gösterici bir rol oynayabilir. Ama bunun için Türkiye'nin Şart'a koyduğu 9 çekinceyi, (Türkiye en fazla çekince koyan ülke) geri çekmesi ve yurttaşların katılım hakkını düzenleyen ek protokolü imzalaması gerekir.

Yerel Demokrasi Konferansı'ndan ne beklenmeli? Her şeyden önce halkçı, toplumcu, katılımcı, demokratik bir yerel yönetimin temel ilkeleri belirlenmeli. Bu bağlamda eşitlik ve özgürlük ilkeleri kadar çoğulculuk ilkesi de çok önemli. Yerel yönetim kamusal alanlarında herkes farklı kimliğiyle eşit olarak var olabilmeli.

Konferansta halkın katılımını, karar almasını ve bu kararların uygulanmasını denetleyen mekanizmalar yaratılmalı. Mevcut mekanizmalar katılımcı demokrasi amaçlarıyla uyum sağlayacak biçimde yeniden gözden geçirilmeli.

Bu amaçla yeni kurumsal düzenlemeler yapılmalı. Belediye Meclisleri'nin yerini halk meclisleri tarafından seçilen ve siyasal partilerden bağımsız üyelerden oluşan kent meclisleri alabilir. Böylelikle siyasal parti çekişmelerinin meclisleri işlemez hale getirmesi önlenmiş olur. Ya da başka bir seçenek olarak, belediye meclisi üyelerinin yarısının siyasal parti üyelerinden, yarısının da halk meclislerince seçilen üyelerden oluşması öngörülebilir.

Ulusal düzeyde ise siyasal partilere mensup milletvekillerinden oluşan Meclis yanında siyasal parti üyesi olmayan ve yerelde halkın seçtiği delegelerin seçtiği, iki dereceli seçimle oluşan bir ikinci meclis kurulması düşünülebilir.

Bu Halk Meclisi ya da İkinci Meclis yerel yönetimlerle sürekli bir diyalog kurarak, yerelden kaynaklanan yasa önerilerini, referandum girişimlerini, Meclis'e gündem maddesi önerme gibi yurttaş inisiyatiflerinin görüşüldüğü, halkın sesinin duyulduğu forum işlevi görür.

Halk Meclisleri kendi bütçelerini yapma, kendi önceliklerini saptama hakkına sahip olmalıdır. Katılımcı bütçe katılımcı demokrasinin yakıtıdır. Katılımcı bütçe olmadan katılımcı demokrasi harekete geçemez. Katılımcı bütçe, mahallenin ihtiyaçlarından doğan taleplerdir. Planlamayı, denetlemeyi de içerir. Mahallenin talepleri ilçe düzeyinde, Kent Konseyi'ne ulaştırılır. Kent Konseyi mahallerden gelen talepleri, öncelikleri dikkate alarak birleştirir ve belediye yönetimine gönderir. Belediye yönetimi taleplerin parasal karşılığını saptar ve nihai bütçe önerisini belediye meclisine sunar.

Katılımcı demokrasinin işlerlik kazanması için merkezin hangi yetkilerinin yerele devredeceğinin belirlenmesi gerekiyor. Bu konu Avrupa Yerel Yönetim Şartı'nda "yasa ile yerel yönetimlerin yetki alanı dışında bırakılmayan ya da başka bir makama verilmeyen bütün işlerde yerel yönetim yetkilidir" şeklinde düzenlenmiş. Üstelik bu madde Türkiye'nin çekince koyduğu maddelerden değil. Aynı formül Konferans sonuç bildirisinde de benimsenebilir.

Konferanstan çıkacak öneriler bir "demokratikleşme" sürecini başlatacak öneriler olmalıdır. Türkiye'de bir "demokratiksizleştirme" sürecini başlatan AKP iktidarı döneminde bu yeni yönetim sisteminin uygulama alanı bulamayacağı kuşkusuzdur.

Bununla birlikte bir Yerel Demokrasi Konferansı'nın toplanması ve Konferans'tan yerel demokrasiyi gerçekleştirecek somut öneriler çıkması Türkiye'deki demokrasi mücadelesi bakımından önemli bir adım olacaktır. Bu yönde atılacak bir adımın siyasal partilerce benimsenmesi, "değişim" söylemine içerik kazandıracak, yerel seçimlere gidilirken "değişim" söylemini somut bir zemine oturtacaktır. Bütün bunlar muhalif seçmene yeni bir umut verecek, Mayıs seçimlerinden sonra toplumun üstüne çöken umutsuzluk, çaresizlik havasının dağıtılmasına yardımcı olacaktır.

Bunların ötesinde, giderek yoksullaşan ezilen halk kitlelerine, tek adam rejimine karşı halkın öznesi olduğu yeni bir seçenek sunulacaktır. Halkın kurtuluşunun halkın kendisinde yattığı gerçeği anlaşılacaktır.

Rıza Türmen kimdir?

Türkiye'nin önde gelen insan hakları hukukçularından ve diplomatlarından olan Rıza Türmen İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi.

Kanada Montreal McGill Üniversitesi'nden hukuk yüksek lisansı, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden Siyasal Bilimler doktorası aldı.

Avukatlık stajını yaptıktan sonra, 1966 yılında Dışişleri Bakanlığı'na girdi. Dışişleri Bakanlığı'nda çeşitli görevlerde bulundu.

1985'de Singapur'a ilk Türk Büyükelçisi olarak atandı.

1993 Birleşmiş Milletler Dünya İnsan Hakları Konferansı'nda ve AGİT, İnsani Boyut Toplantıları'nda Türk Heyeti Başkanlığı'nı yaptı.

1994'te İsviçre'ye Büyükelçi olarak atandı. 1996'da Türkiye'nin Avrupa Konseyi Daimi Temsilcisi oldu.

1998 yılında Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi tarafından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yargıçlığına seçildi. 2008 yılına kadar bu görevi sürdürdü.

2008'de Türkiye'ye döndükten sonra 10 yıl Milliyet gazetesinde köşe yazıları yazdı.

2011 seçimlerinde CHP İzmir Milletvekili olarak parlamentoya girdi. TBMM Adalet Komisyonu ile Anayasa Uzlaşma Komisyonu'nda görev yaptı.

2009 yılında Türkiye Barolar Birliği Yılın Hukukçusu Ödülü, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Basın Özgürlüğü Ödülü, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Üstün Hizmet Ödülü, 2010 yılında Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin Cumhuriyet Ödülü Rıza Türmen'e verildi.

İnsan Hakları ve hukuk konularında yerli ve yabancı dergilerde yayınlanmış çok sayıda makale ile kitap bölümleri kaleme aldı. "Güçsüzlerin Gücü-Türkiye'de İnsan Hakları" ve "Türkiye'de Demokrasi Arayışı" adlı iki kitabı yayımlandı.

Halen demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti alanlarında faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşlarında çalışmalarını sürdüren Rıza Türmen, Türkiye Barolar Birliği İnsan Hakları Merkezi'nin eş sözcülüğünü yapıyor.

Sanata yakın ilgi duyan ve yaklaşık 40 yıldır çello (viyolonsel) çalan Rıza Türmen, T24'te 2013 yılından beri, ağırlıklı olarak temel haklar, insan hakları, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları, genel hukuk ve politika konularında yazılar yazıyor.

 

Yazarın Diğer Yazıları

Uluslararası Adalet Divanında Güney Afrika - İsrail davası ve geçici önlem kararının  önemi

UAD'ın geçici önlem kararı vermesi güçlü bir olasılıktır. Bunun tersini düşünmek, yani UAD'ın Gazze'deki korkunç olayları görmezden gelerek sivilleri korumaması, UAD'ın saygınlığına büyük bir darbe olur

Hukuksuzluğun sınırları

Öyle anlaşılıyor ki Yargıtay, Gezi olaylarına ilişkin kendi önyargılarından farklı hiçbir mahkeme kararını tanımamakta kararlı. İster AİHM kararı olsun ister AYM kararı

Laik eğitimin sonu

Hiçbir pedagojik formasyonu olmayan din görevlilerinin derslere girerek küçük çocukların beynini yıkaması ve bunun devlet eliyle yürütülmesi kabul edilemez bir durumdur. Bu duruma karşı kitlesel ve toplumsal bir itiraz sesi yükseltilmesi, velilerin çocuklarının ÇEDES projesine katılmasını istemediklerini belirten bir dilekçeyi okula vermeleri büyük bir önem taşıyor