29 Kasım 2023

Yerli ve millî çürümüşlüğümüz

Toplum bu çapta bir değer bunalımına, adaletsizliğe, vicdan aşınmasına, kin ve nefret söylemine, müstehcen düzeyine varan paraya tapınma ruh haline nasıl geldi?

Bu toplum çürüyor, insanımız çürüyor, toplumsal doku çözülüyor diye yazıp duruyorum. Önceleri itiraz edenler oluyordu, kötümser ve incitici buluyorlardı, şimdi genel kabul görüyor. Çünkü çürüme her yanı sardı ve pis kokular artık en ağır parfümlerle bile bastırılamıyor.

Çürüme; yani insanı insan kılan değerlerin yitimi. Tek değer sayılan şöhret, mevki, para, zenginlik uğruna her türlü kötücüllüğün, ahlaksızlığın, hilenin, hurdanın yapıldığı, cinayetler işlendiği, yalanın, talanın, hırsızlığın mubah sayıldığı, güce tapılıp güçsüzün ezildiği, insan yaşamının, insan onurunun sıfırlandığı, vahşi orman yasasının tek geçerli yasa olduğu bir toplam düzeni…

Eski'nin yıkıldığı yeni'nin henüz kurulamadığı bir çağ dönümü eşiğindeyiz. İnsanın manevî gelişmesinin teknolojik gelişmenin çok gerisinde kaldığı, bu yüzden maddî-teknolojik ilerlemenin yaşamı korumak, insanı yüceltmek, geliştirmek, evrimin ileri noktasına taşımak yerine topyekûn gerilemeye yol açtığı bir ara dönemdeyiz.

Çürüme, yozlaşma, dağılma sadece bize özgü değil, dünyaya da yaygınlaşıyor. Bundan yüz yıl önce çağını aşmış bir kadın: Rosa Luxembourg, Kautsky'nin bir sözünden ilhamla "Ya sosyalizm ya barbarlık" demişti. Kehanet doğru çıktı. Sosyalizmi başaramadık ve insanlık hızla barbarlığa ve kendini yok etmeye doğru ilerliyor.

Desen: Selçuk Demirel

Primat atalarımıza geri dönüş mü?

Primatlardan geldiği kabul edilen insan, primat atalarının ve önceki diğer memelilerin genlerini de taşır. O genlerde, kendi hayatını ve çıkarını korumak için gereğinde ötekini/rakibi, yok etmek, öldürmek var; iktidar kavgası, savaş, şiddet, saldırganlık var. Toplumsal yaşam geliştikçe bu genlerin etkisinin gerileyeceği, ortak yaşam normları ve değerler edinen insanın barbarlıktan çıkıp evrimin bir üst aşamasına yükseleceği umulurdu. Bu beklenti bir ölçüde gerçekleşti. Felsefede, sanatta, bilimde altın çağlar yaşandı. Semavî dinlerin cennet tasavvurları, modern insanın büyük ütopyalarında gökten yere indirildi. "İyi" yeniden tarif edildi, her dönemde, her yerde hayata geçirelemese de, kalıcı kılınamasa da eşitlik, adalet, özgürlük, barış düşünceleri gelişti.

Tarih, durgun akan bir ırmak gibi ilerlemiyor. Bir zamanlar büyük ütopyamıza doğru yürüdüğümüz inancıyla "Tarihin tekerleği geriye döndürülmez" derdik. Dönebileceğini yaşayarak gördük. Teknolojide başdöndürücü bir hızla hep ileriye doğru dönen o tekerlek, iş toplumsal düzene, toplumsal ve insanî gelişmeye gelince geriye dönebiliyor. Benim kötümser yorumumla: barbarlığa doğru gidiş hızlanıyor, çürüme derinleşiyor.

Bizdeki çürüme "Yerli ve millî"

Türkiye'de yaşanan toplumsal-insanî çürüme bu genel tablonun büsbütün dışında değilse de büyük ölçüde kendi sürecini yaşıyor. Bizde çürüme / çürütme tepeden halka iniyor. İktidar ve bütün kurumlar çözülüp dağılırken insanlarımız kendilerini bağlayan ahlakî-manevî değerlerden, toplumsal normlardan, adalet duygusundan, vicdandan, bizi "biz" yapan ne varsa hepsinden kopuyorlar.

Her yerde olduğu gibi bu ülkede de yalan, talan, yolsuzluk, paraya tamah, çıkarcılık, kalleşlik, haksızlık hukuksuzluk, şiddet, nefret her zaman vardı. Ama hiçbir zaman bu kadar yaygın, bu kadar pervasız, acımasız, müptezel olmamıştı. Görece dar lumpen kesimleri aşıp, siyasete, iktidarlara, toplumda saygın bilinen kişilere, kurumlara bu ölçüde yayılmamış, kitleleri sarmamıştı.

İktidar ve çevresi tarafından çürümenin pis kokularını bastırmak için kullanılan bir deyiş veya niteleme var: yerli ve millî… Gündelik hayatın akışına, insan davranışlarına, yaşanan olaylara baktığımda, günümüz muktedirlerinin yerli ve millî kavramından anladıklarının bu çürümüş toplum düzeni olduğunu görüyorum. İtiraz edenler, yani bizler yerli ve millî sayılmıyoruz. İyi ki de değiliz!

Yerli ve millî îkiyüzlülüğümüz

"Yerli ve millî" meraklılarına sormak istiyorum: Çocuk istismarı, dedenin üç yaşında torununa tecavüz etmesi, tarikat şeyhlerinin, cemaat liderlerinin, hacıların hocaların vakıf yurtlarındaki, Kuran kurslarındaki, din derslerindeki çocukları istismarı mı yerli ve millî olan? Kadına, kız çocuklarına şiddet, cinayet, aşağılama mı? Öteki'ne, yabancı'ya, farklı dinden, mezhepten, kültürden, dilden olana düşmanlık, kin ve nefret mi? Farklı düşüneni, muhalif olanı, tahliyesi geldiği halde Kürt olduğu ya da muhalif olduğu için tahliye edilmeyeni rehin alıp zindanlarda çürütürken, katilleri, mafya babalarını, kadınları domuzbağı ile bağlayıp işkenceyle öldürenleri özel aflarla çıkarmak mı yerli ve milli olan? Kürt düşmanlığı, Ermeni düşmanlığı, Yahudi düşmanlığı, yabancı düşmanlığı mı? Keyfilik, adaletsizlik, hukuksuzluk, her türlü ayrımcılık mı, Erdoğan'ın baş kadısının fetvasına göre anayasa tanımazlık mı yerli ve millî olan?

Son günlerin dört bir yanda patlayan skandalları reyting rekorları kırıyor. Ülke ekonomik, siyasal, hukuksal, toplumsal sorunlar altında ezilirken saçlarını bigudi yerine dolarla saran, memelerini teşhir ederek -kimisi de örtülü- milyonlar kazanan "fenomen"leri tartışıyoruz. Anlı şanlı ve her biri dolar milyoneri paraya doymaz futbolcuların, sporcuların on milyon dolarcıklarını yüz milyon yapmak için nasıl dolandırıldıklarını izliyoruz. Uyuşturucu baronlarının, uluslararası mafya reislerinin, ülkemizi mesken ve merkez edindiklerini izliyoruz. Milyonlar derin yoksulluk içinde, açlık sınırında yaşamaya çalışırken paraya para demeyen, haksız kazançla semirmiş yüzde ikilik üçlük bir kesimin utanç verici yaşamlarını izliyoruz. Yerli ve millî Diyanet kurumuna, suç yuvası tarikat, cemaat, vb'leri desteklesin, laikliği ayaklar altına alsın diye ayrılan milyarlık fonları izliyoruz. Saray'ın bir dakikalık harcamasının birkaç emeklinin maaşı kadar olduğunu izliyoruz. Ve bu toplum; milyonlar, on milyonlar, kimileri şaşkınlık kimileri de hayranlıkla bu rol modellerini seyrediyor

Nasıl bu hale geldik?

Toplum bu çapta bir değer bunalımına, adaletsizliğe, vicdan aşınmasına, kin ve nefret söylemine, müstehcen düzeyine varan paraya tapınma ruh haline nasıl geldi? Kestirme cevabı olmayan, çok boyutlu, çok etmenli bir soru bu.

Başta değinmeye çalıştığım çağ dönümü kasırgası, global kriz, değer yitimi, insanı aşan teknoloji, neoliberal düzenin yıkıcı etkileri, geleceği görememenin ve gelecekten korkmanın evrensel bunalımı… Bunların hepsinin etkisi var kuşkusuz, ama kendi ülkemize baktığımızda bunların tümünden daha baskın bir neden var gibi geliyor bana: Yerli ve millî yöneticilerimiz.

Toplum onların davranışlarını, zihniyetlerini, yaşamlarını, değerlerini, söylemlerini örnek alıyor; rol modeli oluyorlar. İki temel düsturları var: Para uğruna, zenginleşmek uğruna her şeyi feda etmek, itibarı saraylarda, parada, zenginlikte, gösterişte, görkemli yaşamlarda aramak. İkincisi de: toplumsal fay hatlarını derinleştirerek, farklı olanları birbirlerine düşman edip kırdırarak, kendinden olmayanı gayri millî, hain ilan ederek iktidarlarını pekiştirmek.

Bizim halkımız lider bellediklerine kulak verir, onlara benzemek ister.

Şimdi yeniden soralım. Neden mi böyle olduk? Muktedirler yerli ve millî oldukları için.

Oya Baydar kimdir?

Oya Baydar, subay bir baba (Ahmet Cevat Baydar) ve Cumhuriyet'in ilk öğretmenlerinden Behice Hanım'ın kızı olarak 3 Temmuz 1940'ta İstanbul / Kadıköy'de doğdu. Politik mücadele yıllarında içinde bulunduğu yapılara karşı da eleştirel bakışını esirgemeyen açık sözlü tavrıyla özgül bir etki yaratan; görüş, eleştiri ve önerileri her kesimde takip edilen yazar, Notre Dame de Sion Fransız Kız Lisesi'ni bitirdi.

Edebiyat hayatına esas itibarıyla 17 yaşında lise öğrencisiyken yazdığı ve Hürriyet gazetesinde tefrika edilen Umut Yolu adlı romanla atıldı. Françoise Sagan'ın Bonjour Tristesse romanından etkilenerek kaleme alınan bu roman, gazete tarafından ismi değiştirilerek Kalbimin Aradığı Erkek adıyla basıldı ve Baydar çok genç bir yazar olarak gazetedeki ilanlarda "Türkiye'nin Sagan'ı" olarak tanıtıldı. Baydar, gazete sayfalarında kalan bu romanını daha sonra kitap halinde yayınlamadı.

1960'ta lise son sınıftayken -kendisine okuldan atılma sıkıntısı da yaşatan- Allah Çocukları Unuttu romanını yayımladı. Baydar'ın ikinci romanı Savaş Çağı Umut Çağı (1963), ilk basımından yaklaşık 40 yıl sonra, 2010'da Savaş Çağı Umut Çağı: Bir Yirmi Yaş Güncesi adıyla yeniden yayımlandı.

Biri tefrika olarak Hürriyet gazetesi sayfalarında kalan, diğer ikisi ise kitap halinde basılan bu üç romanın ardından Oya Baydar, gazetecilik ve politik mücadele içinde geçen yaklaşık 30 yıl edebî eser kaleme almadı.

Hürriyet gazetesinde tefrika edilen romanından aldığı telif ücretiyle Paris'e gitti, orada sosyalist çevrelerle iletişime geçti. Paris'te kurduğu iletişimin etkisiyle sosyoloji okumaya kadar verdi.

1960'ta girdiği İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nü 1964 yılında bitirdi. Aynı yıl sosyoloji bölümüne asistan olarak girdi ve "Türkiye'de İşçi Sınıfının Doğuşu" konulu doktora tezine başladı. Doktora tezinin Üniversite Profesörler Kurulu tarafından iki kez reddedilmesi üzerine, öğrenciler bu olayı protesto etmek için üniversiteyi işgal ettiler. Bu olay Türkiye'de ilk üniversite işgali eylemi oldu.

1966'da Türkiye İşçi Partisi'ne (TİP) üye oldu. Bir süre, ABD'de Columbia Üniversitesi'nde, sosyal bilimlerde istatistik yöntemleri konusunda çalıştı. 1969-70 arası Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nde asistanlık yaptı.

Toplumsal hareketliliğin yükseldiği, Türkiye'nin sosyalist düşünce ve örgütlenmeyle tanıştığı 1960'larda, edebiyatı tümüyle bırakıp toplumsal-siyasal yapı araştırmalarına yöneldi ve sosyalist hareket içinde aktif oldu. Sosyalist Parti İçin Teori ve Pratik (1970-71) dergisinin kurucuları arasında yer aldı.

12 Mart 1971 askeri darbesi sırasında Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) ile Türkiye İsçi Partisi (TİP) üyesi olduğu için tutuklandı ve üniversiteden çıkarıldı.

Bu dönemde Yeni Ortam ve Politika gazetelerinde köşe yazarlığı yaptı (1972-79). Eşi Aydın Engin ve Yusuf Ziya Bahadınlı ile birlikte İlke dergisini kurdu ve Türkiye Sosyalist İşçi Partisi'nin (TSİP) kuruluşuna katıldı.

Yazılarıyla ilgili olarak hakkında eski Türk Ceza Kanunu'nun 312, 142 ve 159. maddelerinden 30 dolayında dava açıldı. 12 Eylül 1980 askeri darbesi sırasında bulunduğu Almanya'dan Türkiye'ye dönemedi ve 12 yıl boyunca Almanya / Frankfurt'ta siyasi göçmen olarak yaşadı. Bu yıllarda Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde, Sovyetler Birliği'nde, Moskova'da bulundu.

Baydar, sürgün yıllarının ardından 1992'de Türkiye'ye döndü. Tarih Vakfı ile Kültür Bakanlığı'nın ortak yayınları olan "İstanbul Ansiklopedisi"nde redaktör, "Türkiye Sendikacılık Ansiklopedisi"nde yayın yönetmeni olarak çalıştı.

Yeniden döndüğü edebiyatta ardı ardına yayımladığı öykü ve romanları ile çok sayıda ödül kazandı. Elveda Alyoşa ile 1991 Sait Faik Hikâye Armağanı'nı, Kedi Mektupları adlı kitabıyla 1993 Yunus Nadi Roman Ödülü'nü, Sıcak Külleri Kaldı romanıyla 2001 Orhan Kemal Roman Armağanı'nı, Erguvan Kapısı'yla 2004 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü'nü, Çöplüğün Generali romanıyla TÜYAP Kitap Fuarı'nda 2009 yılı Dünya gazetesi yılın telif kitabı ödülünü aldı.

İtalyan Carical Vakfı tarafından verilen "Akdeniz Kültürü Ödülü"ne 2011'de Hiçbir Yere Dönüş adlı romanıyla Oya Baydar layık görüldü.

Sıcak Külleri Kaldı romanı ile de 2016 yılının Fransa / Türkiye Edebiyat Ödülü'nün de sahibi oldu.

2001'de Türkiye Barış Girişimi'nin kurucusu ve sözcüsü olan yazar, aynı zamanda PEN Yazarlar Birliği üyesi.

Kitapları 23 dilde yayımlanan Oya Baydar, kuruluş günlerinden itibaren T24'te köşe yazıyor, İstanbul'da ve Marmara Adası'nda yazmayı sürdürüyor.

ESERLERİ

Roman

Allah Çocukları Unuttu (1960)
- Savaş Çağı Umut Çağı (1963)
- Kedi Mektupları (1997)
- Hiçbiryer'e Dönüş (1999)
- Sıcak Külleri Kaldı (2000)
- Erguvan Kapısı (2004)
- Kayıp Söz (2007)
- Çöplüğün Generali (2009)
- O Muhteşem Hayatınız (2012)
- Yolun Sonundaki Ev (2018)
- Köpekli Çocuklar Gecesi (2019)
- Yazarlarevi Cinayeti (2022)

Deneme

- Surönü Diyalogları (2016)

Öykü

- Elveda Alyoşa (1991)
- Madrid'te Ölmek
- Mırınalı Madride (2007)

Anlatı

- Bir Dönem İki Kadın: Birbirimizin Aynasında (Melek Ulagay ile, İstanbul 2011) Yetim Kalacak Küçük Şeyler (2014)
- Aşktan ve Devrimden Konuşuyorduk
- Oya Baydar ile Nehir Söyleşi (Ebru Çapa ile, 2018)
- 80 Yaş Zor Zamanlar Günlükleri (2021)

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

"Sayın Cumhurbaşkanımızın talimatı ve buyruğuyla…"

Her işin Sayın Cumhurbaşkanı'nın talimatıyla yapılması, kadim tarihimizden gelen devlet tapıncının (ve de korkusunun) biat  kültürüyle harmanlanması sonucunda Türkiye insanının genetik kodlarına işlemiş bir ruh hali.

DEM Parti'yi biraz rahat bıraksak!

Bana göre, bugün DEM Parti'de somutlaşan Kürt siyasî hareketi, Türkiye'de demokratik bir gelecek inşası konusunda hem en kararlı hem de en kitlesel güç

Vicdanını yitirmiş toplumda ar damarı çatlamış siyaset

Mesela faili meçhuller döneminin siyasî figürlerinden Asena Meral Hanım, "Bizi Beştepe değil Saraçhane sansürlüyor" derken, Kılıçdaroğlu yerine İmamoğlu'nu desteklemek için Saraçhane'ye yellim yeperek koşup şimdi papaz olduğu İmamoğlu ile sarmaş dolaş fotoğraflar çektirdiğini unutmuş görünüyor