28 Mayıs 2019

Türk milliyetçiliğinin turnusol kağıdı: Dersim

Vatanseverlik, yurtseverlik, hele de günümüzde, şoven milliyetçilik ve onun sol versiyonu ulusalcılıkla asla bağdaşmaz

Dersim yine gündemde. Tunceli Belediye Başkanı Maçoğlu, Belediye Meclisi’nin önerisi ve kararıyla Tunceli’ye kadim ve gerçek adını (Dersim) iade etme girişiminde bulunduğundan beri Türk milliyetçiliği yine galeyan halinde. En hafifi “sırası mıydı” olan tepkiler İslamcı-milliyetçi kesimler, faşizan sağ bir yana; sol, sosyalist, özgürlükçü, demokrat, ötekileştirmeye karşı (sandığınız) kişi ve çevrelerden birbiri ardına yükseliyor. Maçoğlu’nu  -bir zamanlar suç ve küfür sayılan ama komünizm yıkılıp tehlike olmaktan çıktığından beri övgüye dönüşen- “komünist” sıfatıyla yere göre koymayanlar şimdi eleştiriyi aşan, yıpratmaya varan tepkiler gösteriyorlar. Kimse, sıfatın gerçek anlamı ve değer yüküyle bir “komünist” nasıl Türkçü milliyetçi olabilir, sorusunu sorma zahmetine girişmiyor.

Dört tabu, yedi “T”

Yüz yılı aşkın tepeden uluslaşma/uluslaştırma sürecinde, Türk ulus devletinin “kırmızı çizgiler” de denen yasaklı-tabu konularının başında Ermeni tehciri/kırımı, Dersim (tertelesi), Kürt meselesi ve Kıbrıs en başta gelir. İster laik Kemalist ister siyasal İslamcı, ister sağcı ister solcu olsun, bu dört konuda çok geniş bir Türkçü-devletçi cephe kurulur ve bu konularda devletin/iktidarların yanlışı aşıp suça dayanan edimleri koro halinde savunulur. Marangoz hatası sayılabilecek bir azınlığın dışında sağlı sollu aydınlar, laik ya da İslamcı siyasal kesimler, devletin tarihte işlemiş ve de işlemekte olduğu hatalara, suçlara göğüslerini siper ederler. Konuyu gündeme getirenlere, en hafifi aymazlıktan başlayıp vatan hainliğine varan ithamlarla saldırır; yetmedi, çeşitli biçimlerde sustururlar.

Dersim konusunda, Tayfun Atay’ın mutlaka okunması gereken 26 Mayıs tarihli mükemmel yazısını tekrarlamanın gereği yok. Atay, 1935’te Tunceli Kanunu ve onun uygulaması olan 37-38 Dersim harekâtı ile yapılmak isteneni, devletin siyasetini ve zihniyetini çok iyi anlatıyor. “7T” olarak bizzat dönemin yetkili ve sorumlularının ağzından dile getirilen bu siyasetin/zihniyetin özeti: “Te’dip (terbiye etme), tenkil (uzaklaştırma), taktil (parçalama), tehcir (göç ettirme), temsil (asimile etme), temdin (medenileştirme) ve tasfiye” dir.

Dersim’de 1937-38’de, günümüzde insanlık suçu sayılan bu yedi uygulama, Seyit Rıza ve aşiretler isyan etti bahanesiyle, bütün bölgede en vahşi şekilde gerçekleştirildi. Resmî rakamlara göre 13 bin, tahminlere göre 25 binden fazla Dersimli; kadın, çocuk, genç, yaşlı öldürüldü. Kimileri bebeleriyle sığındıkları mağaralara gaz verilerek, kimileri  -özellikle kadınlarla çocuklar- fotoğrafınızı çekeceğiz diye kandırılarak tarlalara dere kenarlarına toplanıp ayaklı fotoğraf makinelerine benzeyen “ağır makineli”lerle tarandı, katledildi. Sabiha Gökçen, “Keçiler dahil her gördüğümüz canlıyı bombaladık,” diye yazar. Dönemin “Dersim harekâtı”na katılmış asker sivil yetkililerinin anılarında ve yıllar sonra açıklanan resmî raporlarda da zulmün boyutları tartışmaya yer bırakmayacak şekilde ortaya serilir.

Dersim sadece bir yer adı değildir

Dersim, bölgenin/coğrafyanın kadim adıdır. Orada yaşamış veya hâlâ bölgede yaşamakta olanlar memleketlerine Dersim derler. Tunceli diyenlerle de karşılaşabilirsiniz sokaklarda dolaşırken. Ya sizi yabancı görüp tedbirli davranmak istediklerindendir, ya dışardan gelmiş memurlardır onlar. 80 yılı aşkın bir zaman diliminde, kafalara çoğu zaman korkuyla, baskıyla kazınmış bir zorlama addır Tunceli. Dersimli’ye çağrıştırdığı ise 37-38 tertelesidir.

Bir gözlemimi de aktarmadan geçmeyim: Bir ay kadar önce yeniden gidip dört bir yanını dolaşma fırsatı bulduğum bölgede Tunceli yerine Dersim adını kullananlar yirmi yıl önceye, on yıl önceye, hatta altı yıl önceye göre  çoğalmıştı. Baskı ve zorlamanın çoğu zaman ters teptiğinin, kimlik bilincini yok etmek yerine perçinlediğinin bir kanıtı…

Tunceli’ye adını iade etme kararının ardından şoven Türk milliyetçisi kesimlerden, Devlet Bahçeli’nin MHP’sinden, Perinçek cenahından gelen tepkilerde yadırganacak bir şey yoktu. Ancak, kendilerini solcu, demokrat,  özgürlükçü, haktan hukuktan yana olarak tanımlayan, öyle de görülüp bilinen kişi ve çevrelerden yükselen “Dersim dense ne olur, Tunceli dense ne olur” veya “Şimdi de zamanı mı yani!”, “İşin yok da bununla mı uğraşıyorsun Komünist Başkan!” türünden tepkiler üzerinde düşünmeye değer.

Dersim, sadece bir yer adı değildir. 80 yıl önce bu topraklarda yaşanan insanlık suçu düzeyinde bir devlet zulmünün adıdır. Bu adı değiştirmekle tarihin derinliklerine gömmeye çalıştığınız olayı yok edemezsiniz. Yaşananlar, kuşaklar boyunca insanların bilincinde /bilinçaltında varlığını sürdürür.

Cerahat akıtılmazsa bünye kangren olur

Sömürgecilik döneminde ve ulus-devletlerin kuruluş süreçlerinde istisnasız bütün ülkelerin tarihinde benzer acı olaylar/suçlar vardır. 21. Yüzyılda bile benzerleri çeşitli yerlerde hâlâ yaşanmaktadır. Mesele bunlarla yüzleşme, hesaplaşma cesareti gösterebilmektedir.

Kısa bir süre önce, Kolombiya’dan Lübnan’a, Romanya’ya, Fransa’ya, İngiltere’ye, Ukrayna’dan Polonya’ya, Hırvatistan’a, Amerika’dan Rusya’ya, on dört  romancıyla birlikte katıldığım üç günlük edebiyat maratonunun konusu: “Gerçeklerin Peşindeki Yazar’dı. Latin Amerika’nın, son dönemdeki dünya çapında önemli romancılarından biri sayılan Juan Gabriel Vasquez’le birlikte katıldığım oturumun başlığı ise, her ikimizin romanlarındaki paralellik nedeniyle: Tarihin Karanlık Köşelerine Bakmak’tı. Diğer yazarlarla ortaklaştığımız nokta: İster bireysel ister toplumsal tarih olsun, karartılmış, üstü örtülmüş, unutturulmak istenmiş kötü olayların, suçların, günahların, tıpkı iltihaplı bir yara gibi, neşter atılıp cerahat akıtılmazsa kanı zehirleyip bünyeyi kangrene sürükleyeceğiydi. Edebiyatçının sorumluluğu yarayı edebiyat neşterini kullanarak temizlemek, insanın ve toplumun “iyi”leşmesine katkıda bulunmaktı.

Bunu başarabilen, tarihlerinin karanlık köşelerine ışık tutmaya, orada gördükleriyle yüzleşmeye, özür dilemeye cesaret edebilen toplumlar/ ülkeler eşik atlayıp daha insanî, daha demokrat, daha sivil, daha özgürlükçü bir noktaya gelebildiler. İnsanlar gibi toplumları da arındıran, kendisiyle barışık kılan bir süreçtir bu.

Biz de tarihimizle cesaretle yüzleşebilseydik, tabuları aşıp karanlık köşeleri aydınlatılabilseydik, Dersim 37-38 yarası işlemeye, toplumsal dokumuzu zehirlemeye devam etmezdi. 1915 Ermeni tehciri/kırımı ile yüzleşebilseydik Dersim olmazdı. Dersim’le yüzleşebilseydik bunca yıldır Kürt halkına reva görülen zulüm böyle yaşanmaz, toplum lime lime ayrışmaz, Sünnî Türk milliyetçiliğinin tahribatı bu oranlara varmazdı.

Sadece Dersim’le değil tarihimizle ve günümüzle; farklı olanı ötekileştirme alışkanlığımızdan, önyargılarımızdan, kolay ezberciliğimizden, genlerimize işlemiş Türk milliyetçiliği ve devlet tapıncından kurtulmaya çalışarak hesaplaşabilmemiz gerek.

Bunu başaramadığımız sürece: Birbirinin boğazına sarılmaya hazır, bölünmüş, cepheleşmiş, kin ve nefret diline teslim olmuş, gerçek zenginliğimiz olan çeşitliliğimizi tehlike sayan ve yok etmeye çalışan insanlar topluluğu olmaktan öteye gidemeyeceğiz. Yeni Dersim’lerden, yeni acılardan ve suçlardan kurtulamayacağız.

Bir başka yazının konusu olması gereken son söz: Vatanseverlik, yurtseverlik, hele de günümüzde, şoven milliyetçilik ve onun sol versiyonu ulusalcılıkla asla bağdaşmaz.   

 

Yazarın Diğer Yazıları

Kürt halkını küçümsemek, HDP’yi yok saymak…

Umdukları: Kürt seçmenin sopa-havuç siyasetine kanıp, “Bak iyi şeyler yapıyorlar” diyerek oyunu değiştirmesi, en azından sandığa gitmemesi

Her şeyin çok güzel olabilmesi için…

Her şeye hazırlıklı olabilirsek her şey gerçekten güzel olur

Bahçeli gücünü nereden alıyor?

Bulunduğu yere Bahçeli’nin desteğiyle gelmiş olan Erdoğan’ın, şu dönemde arkası güçlü olan ortağından bağımsızlaşması mümkün görünmüyor