16 Nisan 2024

"Kobane düştü düşecek"ten Kobane Davası provokasyonuna

Başta CHP, demokratik muhalefet bu davaya sahip çıkmak zorundadır. Yargının ne ölçüde siyasallaştığını, sadece Beştepe'nin değil tarikatların, cemaatlerin elinde olduğunu herkesin bildiği Türkiye'de "Yargı kararıdır, ne yapalım," demek ipe un sermektir, tezgâhlanan provokasyona su taşımaktır

Çizim: Ercan Altuntaş

Yarın, aralarında Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Gültan Kışanak, Ahmet Türk, Sabahat Tuncel gibi Kürt siyasî hareketinin önde gelen isimlerinin de yer aldığı 35 kişi hakkında ağırlaştırılmış müebbet istenen, 108 sanıklı Kobane Davası'nın karar günü.

Öyle olaylar, öyle kararlar vardır ki hangi gelişmelere yol açtıkları, nelere mâl oldukları gerçekleştikleri tarihten çok daha sonra anlaşılır. 17 Nisan'ın böyle bir gün olduğunu düşünüyorum, çünkü mahkemenin kararı bir dizi gelişmenin tetikleyicisi olacak. Ve o kararın sonuçları kısa, hatta orta vâdede ülkenin barış ve huzurunu olumlu ya da büyük ihtimalle olumsuz etkileyecek.

Ülkede ferahlama yaratan, umut bağlanan Çözüm Süreci devam ederken 6-8 Ekim 2014'te patlak veren Kobane olayları, bugün içinde debelendiğimiz çözümsüzlüğün, cepheleşmenin, tek adam rejimine doğru gidişin işaret fişeğidir. Olayları, IŞİD'in Rojava'ya girmesi ve Kobane'deki Kürt varlığını tehdit etmesi üzerine, IŞİD'le mücadele edebilecek tek güç olan PYD-YPG'ye Türkiye sınırı üzerinden silah ve mühimmat sağlanması için PYD ile yapılmakta olan görüşmelerin çıkmaza girmesi tetiklemiştir.

HDP'nin, kamuoyunu ve hükümeti uyarmak amacıyla bölge halkının IŞİD eliyle kırımını protesto için sokağa çıkma çağrısıyla 6 Ekim'de başlayan olaylar, 7 Ekim'de Erdoğan'ın "Kobane düştü düşecek" sözlerinin etkisiyle büyümüş, çatışmalarda iki günde onlarca kişi ölmüş, yüzlercesi yaralanmış, 9 Ekim'de HDP Eşbaşkanı Demirtaş'ın Öcalan'a da atıfla yaptığı sükûnet çağrısıyla sona ermiştir. Emniyet güçlerinin, Hüda-Par militanlarının, ajan provokatörlerin karıştığı olayların ardındaki gerçekler HDP'nin bütün başvuru ve çabalarına rağmen bugüne kadar asla araştırılmamış, açığa çıkarılmamıştır. (Sürecin iyi bir anlatımı için bkz. İrfan Aktan'ın "Türkiye 17 Nisan'a hazır mı?" yazısı.)

Kobane Davası, olaylardan 6 yıl sonra, Türk (derin) devletinin, -başka türlü söyleyecek olursak "müesses nizam"ın- militarist, güvenlikçi, etnik milliyetçi kanadının Erdoğan AKP'sini Devlet Bahçeli kanalıyla teslim aldığı dönemde açıldı. Aradan çok sular akmış, çözüm sürecinin yerini, ülke içinde ve ülke sınırları dışında Kürt varlığını, Kürtlerin hak mücadelesini baskıyla, savaşla, silahla yok etme politikası almıştı. Hemen hemen tümü FETÖ kalıntısı savcı iddianameleriyle açılan, emirlere âmâde yargı aparatınca yürütülen Kobane Davası bu durumun da göstergesidir.

Kobane Davası bir provokasyon hamlesi mi?

Van'da yerel seçimlerin galibi Abdullah Zeydan yerine mazbatanın AKP adayına verilmesi girişimi, derinlerin görevlis Uçumgiller'in tezgâhladığı açık bir provokasyondu. Neyse ki muhalefet partileri de dahil geniş kitlelerin, barış ve demokrasi güçlerinin ortak müdahalesiyle şimdilik engellendi. Abarttığımı düşünebilirsiniz ama Kobane Davası'nda Mahkemenin yarın vereceği karar, benzer bir tezgâh olabilir. Hukukî açıdan hiçbir suç deliline dayanmayan, usül hataları bir yana özünde de bomboş olan iddianamelerle açılmış, bugüne kadar aynı hukuksuzlukla sürdürülmüş bu davada verilecek mahkûmiyet kararları sadece bölgeyi, Kürt halkını değil, Türkiye'nin dört bir yanındaki barış ve demokrasi güçlerinin hakkaniyet ve adalet duygularını da derinden etkileyecektir.

Çok hassas bir dönemden geçerken bu provokasyona kapılmamak gerekir. Ama boyun eğmemek, barışçı yöntemlerle her alanda mücadele etmek de boynumuzun borcudur. Başta CHP, demokratik muhalefet bu davaya sahip çıkmak zorundadır. Yargının ne ölçüde siyasallaştığını, sadece Beştepe'nin değil tarikatların, cemaatlerin elinde olduğunu herkesin bildiği Türkiye'de "Yargı kararıdır, ne yapalım," demek ipe un sermektir, tezgâhlanan provokasyona su taşımaktır.

Erdoğan'dan demokratik açılım umanlara…

Bir süredir, gerek Kürt siyasal hareketi içinde gerekse muhalefetin bir kesiminde 31 Mart yenilgisinden sonra Tekadam'ın kısmî de olsa yeni bir yumuşama süreci başlatacağına dair beklenti, ya da umut var. Keşke olsa… Ama ben bunu mümkün görmüyorum. Çünkü Erdoğan uzun süredir bir yandan Devlet Bahçeli, öte yandan Menmet Uçum'da simgeleşen devlet görevlisi danışmanların kıskacında. Onlara mecbur ve mahkûm. Seçim yenilgisi bu mahkûmiyetten kurtulmasını daha da zorlaştırıyor. Üstelik giderek devlet partisi haline gelen (getirilen) AKP'nin reisi olarak derin devlete dayanmanın gücünü kullanmaktan da bir şikâyeti yok. Değişmeye kalkışsa etrafı izin vermez, gücünü yitirir.

Devlet partisine dönüşmüş AKP'nin ve Erdoğan'ın kısmî de olsa, görece de olsa daha ılımlı, hak hukuk gözeten bir konuma gelmesi müesses nizamın gerilemesi; AKP ilerigelenlerine bile parmak sallamaktan, "devlet bunu not eder" tehditleri savurmaktan çekinmeyen görevlileri geriletebilmesiyle mümkün, ki buna hiç ihtimal vermiyorum, çünkü bu kendi sonunu da getirir.

Her şeye rağmen, göstermelik de olsa, zevahiri kurtarmak için olumlu sinyaller vermek istenip istenmediğini, yarınki Kobane kararları gösterecek.

Irak'ta, Suriye'de, Erdoğan'ın sözleriyle "başladığı işi bitirmek" için yeni askerî harekâtlara hazırlanılırken, ekonomi bu kadar sıkışmışken, halkla bağları kopmuş AKP'nin elinde kalan tek silah terörle mücadele kisvesi altında kitleleri Kürtlere karşı kışkırtmak iken, olumlu bir karar beklemiyorum

Ama ben Murfy yasalarına inanan bir kötümserimdir, inşallah bu defa haksız çıkarım.

Oya Baydar kimdir?

Oya Baydar, subay bir baba (Ahmet Cevat Baydar) ve Cumhuriyet'in ilk öğretmenlerinden Behice Hanım'ın kızı olarak 3 Temmuz 1940'ta İstanbul / Kadıköy'de doğdu. Politik mücadele yıllarında içinde bulunduğu yapılara karşı da eleştirel bakışını esirgemeyen açık sözlü tavrıyla özgül bir etki yaratan; görüş, eleştiri ve önerileri her kesimde takip edilen yazar, Notre Dame de Sion Fransız Kız Lisesi'ni bitirdi.

Edebiyat hayatına esas itibarıyla 17 yaşında lise öğrencisiyken yazdığı ve Hürriyet gazetesinde tefrika edilen Umut Yolu adlı romanla atıldı. Françoise Sagan'ın Bonjour Tristesse romanından etkilenerek kaleme alınan bu roman, gazete tarafından ismi değiştirilerek Kalbimin Aradığı Erkek adıyla basıldı ve Baydar çok genç bir yazar olarak gazetedeki ilanlarda "Türkiye'nin Sagan'ı" olarak tanıtıldı. Baydar, gazete sayfalarında kalan bu romanını daha sonra kitap halinde yayınlamadı.

1960'ta lise son sınıftayken -kendisine okuldan atılma sıkıntısı da yaşatan- Allah Çocukları Unuttu romanını yayımladı. Baydar'ın ikinci romanı Savaş Çağı Umut Çağı (1963), ilk basımından yaklaşık 40 yıl sonra, 2010'da Savaş Çağı Umut Çağı: Bir Yirmi Yaş Güncesi adıyla yeniden yayımlandı.

Biri tefrika olarak Hürriyet gazetesi sayfalarında kalan, diğer ikisi ise kitap halinde basılan bu üç romanın ardından Oya Baydar, gazetecilik ve politik mücadele içinde geçen yaklaşık 30 yıl edebî eser kaleme almadı.

Hürriyet gazetesinde tefrika edilen romanından aldığı telif ücretiyle Paris'e gitti, orada sosyalist çevrelerle iletişime geçti. Paris'te kurduğu iletişimin etkisiyle sosyoloji okumaya kadar verdi.

1960'ta girdiği İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nü 1964 yılında bitirdi. Aynı yıl sosyoloji bölümüne asistan olarak girdi ve "Türkiye'de İşçi Sınıfının Doğuşu" konulu doktora tezine başladı. Doktora tezinin Üniversite Profesörler Kurulu tarafından iki kez reddedilmesi üzerine, öğrenciler bu olayı protesto etmek için üniversiteyi işgal ettiler. Bu olay Türkiye'de ilk üniversite işgali eylemi oldu.

1966'da Türkiye İşçi Partisi'ne (TİP) üye oldu. Bir süre, ABD'de Columbia Üniversitesi'nde, sosyal bilimlerde istatistik yöntemleri konusunda çalıştı. 1969-70 arası Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nde asistanlık yaptı.

Toplumsal hareketliliğin yükseldiği, Türkiye'nin sosyalist düşünce ve örgütlenmeyle tanıştığı 1960'larda, edebiyatı tümüyle bırakıp toplumsal-siyasal yapı araştırmalarına yöneldi ve sosyalist hareket içinde aktif oldu. Sosyalist Parti İçin Teori ve Pratik (1970-71) dergisinin kurucuları arasında yer aldı.

12 Mart 1971 askeri darbesi sırasında Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) ile Türkiye İsçi Partisi (TİP) üyesi olduğu için tutuklandı ve üniversiteden çıkarıldı.

Bu dönemde Yeni Ortam ve Politika gazetelerinde köşe yazarlığı yaptı (1972-79). Eşi Aydın Engin ve Yusuf Ziya Bahadınlı ile birlikte İlke dergisini kurdu ve Türkiye Sosyalist İşçi Partisi'nin (TSİP) kuruluşuna katıldı.

Yazılarıyla ilgili olarak hakkında eski Türk Ceza Kanunu'nun 312, 142 ve 159. maddelerinden 30 dolayında dava açıldı. 12 Eylül 1980 askeri darbesi sırasında bulunduğu Almanya'dan Türkiye'ye dönemedi ve 12 yıl boyunca Almanya / Frankfurt'ta siyasi göçmen olarak yaşadı. Bu yıllarda Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde, Sovyetler Birliği'nde, Moskova'da bulundu.

Baydar, sürgün yıllarının ardından 1992'de Türkiye'ye döndü. Tarih Vakfı ile Kültür Bakanlığı'nın ortak yayınları olan "İstanbul Ansiklopedisi"nde redaktör, "Türkiye Sendikacılık Ansiklopedisi"nde yayın yönetmeni olarak çalıştı.

Yeniden döndüğü edebiyatta ardı ardına yayımladığı öykü ve romanları ile çok sayıda ödül kazandı. Elveda Alyoşa ile 1991 Sait Faik Hikâye Armağanı'nı, Kedi Mektupları adlı kitabıyla 1993 Yunus Nadi Roman Ödülü'nü, Sıcak Külleri Kaldı romanıyla 2001 Orhan Kemal Roman Armağanı'nı, Erguvan Kapısı'yla 2004 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü'nü, Çöplüğün Generali romanıyla TÜYAP Kitap Fuarı'nda 2009 yılı Dünya gazetesi yılın telif kitabı ödülünü aldı.

İtalyan Carical Vakfı tarafından verilen "Akdeniz Kültürü Ödülü"ne 2011'de Hiçbir Yere Dönüş adlı romanıyla Oya Baydar layık görüldü.

Sıcak Külleri Kaldı romanı ile de 2016 yılının Fransa / Türkiye Edebiyat Ödülü'nün de sahibi oldu.

2001'de Türkiye Barış Girişimi'nin kurucusu ve sözcüsü olan yazar, aynı zamanda PEN Yazarlar Birliği üyesi.

Kitapları 23 dilde yayımlanan Oya Baydar, kuruluş günlerinden itibaren T24'te köşe yazıyor, İstanbul'da ve Marmara Adası'nda yazmayı sürdürüyor.

ESERLERİ

Roman

Allah Çocukları Unuttu (1960)
- Savaş Çağı Umut Çağı (1963)
- Kedi Mektupları (1997)
- Hiçbiryer'e Dönüş (1999)
- Sıcak Külleri Kaldı (2000)
- Erguvan Kapısı (2004)
- Kayıp Söz (2007)
- Çöplüğün Generali (2009)
- O Muhteşem Hayatınız (2012)
- Yolun Sonundaki Ev (2018)
- Köpekli Çocuklar Gecesi (2019)
- Yazarlarevi Cinayeti (2022)

Deneme

- Surönü Diyalogları (2016)

Öykü

- Elveda Alyoşa (1991)
- Madrid'te Ölmek
- Mırınalı Madride (2007)

Anlatı

- Bir Dönem İki Kadın: Birbirimizin Aynasında (Melek Ulagay ile, İstanbul 2011) Yetim Kalacak Küçük Şeyler (2014)
- Aşktan ve Devrimden Konuşuyorduk
- Oya Baydar ile Nehir Söyleşi (Ebru Çapa ile, 2018)
- 80 Yaş Zor Zamanlar Günlükleri (2021)

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

Çocukları kefene sokan ruh hastası ilkel zihniyet

ÇEDES'in amacı çocuklarda çevre duyarlılığını geliştirmek ise, ormanlarımızın, tarım topraklarının, doğal zenginliklerimizin nasıl yok edildiğini, açgözlü vahşi talan düzeninin doğal yaşamı nasıl katlettiğini öğretin

Devletin birliğini bütünlüğünü bozan hainler kimler?

Dikkatimi çeken, Demirtaş'a devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmaktan, Figen Yüksekdağ'a da devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmaya yardımdan ceza kesilmiş olması. Soruyorum: Devletin bütünlüğünü, milletin birliğini bozanlar Kobane davasında mahkûm edilenler mi, onları mahkûm ettirenler mi?

 "Alavere dalavere, Kürt Memet nöbete" mi, hukuka dönüş umudu mu?

Yazının başlığı; çocukluğumdan beri duyup bildiğim, gündelik yaşamda ve siyasette her an tanık olduğumuz haksızlığı, hukuksuzluğu, eşitsizliği ifade eden, yaşam pratiğinden süzülmüş bir deyim...