16 Şubat 2024

"Sayın Cumhurbaşkanımızın talimatı ve buyruğuyla…"

Her işin Sayın Cumhurbaşkanı'nın talimatıyla yapılması, kadim tarihimizden gelen devlet tapıncının (ve de korkusunun) biat  kültürüyle harmanlanması sonucunda Türkiye insanının genetik kodlarına işlemiş bir ruh hali.

Bir ülkede devlet, "Sayın Cumhurbaşkanı'nın talimatı" olmadan tuvalete bile gidemeyen, tek meziyetleri biat olan kulların elindeyse, toplumun işi bitik demektir.

Ne zamandır kafama takılan bir konu bu: Bakanlardan tutun -valiler başta- mülkî erkâna, askerî erkâna, devlet kurumlarının başına getirilmiş üst düzey bürokratlara, iktidar partisinin milletvekili veya belediye başkanı adaylarına kadar, ülkenin siyaset erbabı ve yöneticileri ağızlarını her açtıklarında sözlerine "Sayın Cumhurbaşkanımızın talimatıyla" diye başlıyorlar. (Bunlar zaten istifa da edemiyorlar, sultandan aflarını rica ediyorlar.)

Son örneği, İliç faciasından sonra Erzincan Valisi'nin olay yerinden yaptığı açıklama: "Sayın Cumhurbaşkanımızın talimatıyla olaya müdahale etmiş bulunuyoruz."  Çok sık duyup da alıştığımız bu sözü, 2020'de Marmaris'te bölgeyi kasıp kavuran büyük yangın sırasında dönemin bakanlarının ağzından da, 6 Şubat deprem felaketi sırasında bölgeye sökün edenlerin ağzından da duymuştuk. Bakanlar, üst düzey bürokratlar da aldıkları bir kararı, bir icraatlarını açıklarken, "Sayın Cumhurbaşkanımızın talimatıyla" demeyi ihmal etmiyorlar.

Her duyduğumda, söyleten kadar söyleyenler adına da utanç duyduğum bir söz bu. Tuvalete dahi Sayın Cumhurbaşkanı'nın talimatıyla mı gidiyor bu zevat? Sayın Cumhurbaşkanı'nın talimatı olmasa görevlerini yapmayacak, sorumluluklarını yerine getirmeyecekler mi?

Bu kişilerin söze böyle başlamak için talimat mı aldıklarını, yoksa kendi belkemiksizlikleri, kişiliksizlikleri yüzünden mi böyle davrandıklarını merak ediyorum doğrusu. Her iki durum da aynı derecede vahim.

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan

Yurttaş olamamış kullar ülkesi

Ülkemizde; siyaset hayatında,  partilerde, örgütsel yapılarda, başta aile kurumu olmak üzere toplumsal örgütlenmede demokratik işleyiş eksikliği, sık dile getirdiğimiz, şikâyetçi olduğumuz konuların başında gelir.

"Demokrasi" en sık telaffuz edilen ama Türkiye insanının / toplumunun içine sindiremediği, özümseyemediği bir sözcüktür. Ağzımızın içinde, dilimizin ucundadır ama en az yüz elli yıldır kafamıza yüreğimize yerleştiremediğimiz bir kavramdır. Sorulsa, siyasetçiler ve toplumun büyük çoğunluğu demokrasi özlemi duyduğunu, demokrasi mücadelesi verdiğini söyleyecektir. Ama; Müslümanı, milliyetçisi, Türkçüsü, Kürtçüsü, sağcısı, solcusu ile aynı çoğunluğun,  eşitlikçi özgürlükçü  gerçek demokratik işleyişlere şu veya bu açıdan itirazı, demokratik işleyişin tam tersi uygulamaları vardır.  Misal: yerel seçim atmosferine girildiği şu günlerde demokrasi sözcüğünü -hatta şampiyonluğunu- elden bırakmayan siyasî partilerin hallerine, söylemlerine, parti içi çalkantılarına bakın. Ya da; demokrasi, özgürlük, laiklik diye mangalda kül bırakmayanların mesela Kürt meselesi, mesela ötekinin inancına ibadetine saygı,  mesela göçmenler, sığınmacılar, hele de eşit yurttaşlık deyince nasıl da kıvırtıp kırmızı kart gösterdiklerine bakın. Bu ülkede demokrasi, her kesimin kendisi için istediği bir konfor alanıdır, ortak bir değer değildir.

Neden? Çünkü demokrasi kul'lar rejimi değil, yurttaşlar yönetimidir. Ve "yerli ve millî değerlerimiz"le bağdaşmaz.

Demokrasi neden "yerli ve millî" değerimiz olamıyor?

İktidar çevrelerinin dillerine pelesenk ettikleri "yerli ve millî değerler";  çağdaş dünya, insan hakları, eşitlik, özgürlük ve demokrasi ile uzaktan yakından ilişkisi olmayan, üç yüz-beş yüz yıl öncesinin toplumsal düzenine ve faşizan zihniyete gönderme yapan kavramlardır. En saf ve açık anlamlarını günümüzde iktidar odaklarının desteğindeki tarikatların, cemaatlerin vaaz ettiklerinde bulabilirsiniz. Ahlâkı iki bacak arasında gören, kadını mal sayan, insanın yaşama sevincini, coşkusunu, yaratıcılığını, sanatsal ve bireysel özgürlüğünü sınırlayan, yasaklayan, eril iktidar odaklarının zihniyetini yansıtan bu sözde değerler, bir de devlet tapıncı ile perçinlenince  demokrasiden söz etmek mümkün olmaz.

Yerli ve millî değerlerimiz söylemi, iktidarın  hem kitleleri hem de muhalefeti esir almak için kendi meşrebine göre tanımlayıp topluma zerk ettiği bir uyuşturucudur. Ancak bundan ibaret olsaydı, iktidar değişince geçerliğini yitirir diyerek rahatlayabilirdik. Ancak meselenin köklerinin daha derinlerde olduğunu düşünüyorum ve bu noktada yazının başına bağlanıyorum.

Biat ve kul'luk kültürü aşılamadıkça

Her işin Sayın Cumhurbaşkanı'nın talimatıyla yapılması, kadim tarihimizden gelen devlet tapıncının (ve de korkusunun) biat  kültürüyle harmanlanması sonucunda Türkiye insanının genetik kodlarına işlemiş bir ruh hali.

Türk toplumu, bugün hâlâ yüzlerce yıllık devlet geleneğinin, daha doğrusu hem kerim hem de kahhar devlet baskısının ve algısının etkisinden kurtulabilmiş değil. Türkiye insanı (tabii ki herkes değil, çoğunluktan söz ediyorum) "Devlet Baba"yı  (döver de sever de!) kader gibi algılar. Devletin cisimleşmiş halini iktidarda kim varsa onda gördüğü için  Cumhurbaşkanı'nın veya devleti temsil ettiğini düşündüğü kişinin talimatıyla hareket edilmesini de pek yadırgamaz.

Öte yandan,  devlet kültü kadar  biat kültürü de bu toprakların insanlarının ruhuna işlemiştir. Biat, yani tâbi olma, iktidarı kabul etme ve ona uyma hali, günümüzde "Allah'a biat" anlamının dışına çıkarak onun adına konuştuklarını iddia edenlere biat etmeye, onlara tâbi olmaya dönüşmüştür.

Birey insanın, kendini dünyevî ya da dinî bir otoriteye ve o otoriteyi temsil ettiği varsayılan kişiye/kişilere tâbi hissettiği; başka bir deyişle, özgür iradesini kendi dışında bir muktedire teslim ettiği bir düzen  kulluk düzenidir. (Bu türden bağımlılık faşist yapılarda olduğu kadar sol ideolojik örgütlerde de aynen tekrarlanır.)

Kul insan özgür yurttaş olamaz. Gerçek anlamda demokrasi ise özgür yurttaşların yaşam ortamı ve rejimidir.

Kul'luktan yurttaşlığa geçememiş kitlelerle gerçek demokrasi kurulamaz, demokratik bir ülke inşa edilemez. İktidarlarını devlet mitosu ve biat kültürü üzerine kurmuş olanların böyle bir amaçları yoktur zaten. Ama, demokratik bir Türkiye kurmaya talip olduklarını söyleyenler, demokratik bir toplum özleyenler, kulluk zihniyetinin özgür yurttaşlık zihniyetine dönüşmesine öncelik vermek zorundadırlar.

Kul biat ve itaat eder; sultanın, reisin, başbuğun, vb, buyruklarına uyar, her işi talimatla yapar. Yurttaş ise yanlışa itiraz, haksızlığa isyan eder. Doğru gördükleri uğruna mücadeleden çekinmez, yurttaşlık etiğini/ahlakını düşüncesiyle, eylemiyle korur. Yurttaşlık cesaret ister.

Özlediğimiz dünyaya ve ülkeye ancak çoğunluğun kulluktan çıkıp yurttaş olmasıyla varabiliriz. Bunun için: kendimizden, çevremizden, örgütlerden, partilerden başlayarak yurttaş olma cesareti göstermeliyiz.

Kullar topluluğundan yurttaşlar toplumuna geçememek kaderimiz değildir. Sürecin bu kadar ağır gelişmesinin nedeni, devlete hakim olanların, gelmiş geçmiş siyasal iktidarların, kulluk ve biat kültürüne yaslanmaları, yurttaşlık bilincinin gelişmesini kendilerine tehdit olarak görmeleridir. Yönetenler, -ister devleti, ister bir partiyi, bir örgütü yönetsinler-  kullardan hoşlanırlar. Kul'u yönetmek kolaydır, yurttaşlık bilincinin geliştiği kitleleri yönetmek ise zordur.

Seçimler kazanılmış kazanılamamış, şu kadar oy alınmış bu kadar oy  kaybedilmiş… Önemsiz demiyorum ama, geleceğin siyasî hareketlerinin hedefinin kulları yurttaşlığa taşımak olması gerektiğini düşünüyorum. Kim kalacak? Hangi parti, hangi siyasî hareket, hangi hat geleceği kuracak, sorusunun cevabını ben burada arıyorum.

Oya Baydar kimdir?

Oya Baydar, subay bir baba (Ahmet Cevat Baydar) ve Cumhuriyet'in ilk öğretmenlerinden Behice Hanım'ın kızı olarak 3 Temmuz 1940'ta İstanbul / Kadıköy'de doğdu. Politik mücadele yıllarında içinde bulunduğu yapılara karşı da eleştirel bakışını esirgemeyen açık sözlü tavrıyla özgül bir etki yaratan; görüş, eleştiri ve önerileri her kesimde takip edilen yazar, Notre Dame de Sion Fransız Kız Lisesi'ni bitirdi.

Edebiyat hayatına esas itibarıyla 17 yaşında lise öğrencisiyken yazdığı ve Hürriyet gazetesinde tefrika edilen Umut Yolu adlı romanla atıldı. Françoise Sagan'ın Bonjour Tristesse romanından etkilenerek kaleme alınan bu roman, gazete tarafından ismi değiştirilerek Kalbimin Aradığı Erkek adıyla basıldı ve Baydar çok genç bir yazar olarak gazetedeki ilanlarda "Türkiye'nin Sagan'ı" olarak tanıtıldı. Baydar, gazete sayfalarında kalan bu romanını daha sonra kitap halinde yayınlamadı.

1960'ta lise son sınıftayken -kendisine okuldan atılma sıkıntısı da yaşatan- Allah Çocukları Unuttu romanını yayımladı. Baydar'ın ikinci romanı Savaş Çağı Umut Çağı (1963), ilk basımından yaklaşık 40 yıl sonra, 2010'da Savaş Çağı Umut Çağı: Bir Yirmi Yaş Güncesi adıyla yeniden yayımlandı.

Biri tefrika olarak Hürriyet gazetesi sayfalarında kalan, diğer ikisi ise kitap halinde basılan bu üç romanın ardından Oya Baydar, gazetecilik ve politik mücadele içinde geçen yaklaşık 30 yıl edebî eser kaleme almadı.

Hürriyet gazetesinde tefrika edilen romanından aldığı telif ücretiyle Paris'e gitti, orada sosyalist çevrelerle iletişime geçti. Paris'te kurduğu iletişimin etkisiyle sosyoloji okumaya kadar verdi.

1960'ta girdiği İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nü 1964 yılında bitirdi. Aynı yıl sosyoloji bölümüne asistan olarak girdi ve "Türkiye'de İşçi Sınıfının Doğuşu" konulu doktora tezine başladı. Doktora tezinin Üniversite Profesörler Kurulu tarafından iki kez reddedilmesi üzerine, öğrenciler bu olayı protesto etmek için üniversiteyi işgal ettiler. Bu olay Türkiye'de ilk üniversite işgali eylemi oldu.

1966'da Türkiye İşçi Partisi'ne (TİP) üye oldu. Bir süre, ABD'de Columbia Üniversitesi'nde, sosyal bilimlerde istatistik yöntemleri konusunda çalıştı. 1969-70 arası Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nde asistanlık yaptı.

Toplumsal hareketliliğin yükseldiği, Türkiye'nin sosyalist düşünce ve örgütlenmeyle tanıştığı 1960'larda, edebiyatı tümüyle bırakıp toplumsal-siyasal yapı araştırmalarına yöneldi ve sosyalist hareket içinde aktif oldu. Sosyalist Parti İçin Teori ve Pratik (1970-71) dergisinin kurucuları arasında yer aldı.

12 Mart 1971 askeri darbesi sırasında Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) ile Türkiye İsçi Partisi (TİP) üyesi olduğu için tutuklandı ve üniversiteden çıkarıldı.

Bu dönemde Yeni Ortam ve Politika gazetelerinde köşe yazarlığı yaptı (1972-79). Eşi Aydın Engin ve Yusuf Ziya Bahadınlı ile birlikte İlke dergisini kurdu ve Türkiye Sosyalist İşçi Partisi'nin (TSİP) kuruluşuna katıldı.

Yazılarıyla ilgili olarak hakkında eski Türk Ceza Kanunu'nun 312, 142 ve 159. maddelerinden 30 dolayında dava açıldı. 12 Eylül 1980 askeri darbesi sırasında bulunduğu Almanya'dan Türkiye'ye dönemedi ve 12 yıl boyunca Almanya / Frankfurt'ta siyasi göçmen olarak yaşadı. Bu yıllarda Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde, Sovyetler Birliği'nde, Moskova'da bulundu.

Baydar, sürgün yıllarının ardından 1992'de Türkiye'ye döndü. Tarih Vakfı ile Kültür Bakanlığı'nın ortak yayınları olan "İstanbul Ansiklopedisi"nde redaktör, "Türkiye Sendikacılık Ansiklopedisi"nde yayın yönetmeni olarak çalıştı.

Yeniden döndüğü edebiyatta ardı ardına yayımladığı öykü ve romanları ile çok sayıda ödül kazandı. Elveda Alyoşa ile 1991 Sait Faik Hikâye Armağanı'nı, Kedi Mektupları adlı kitabıyla 1993 Yunus Nadi Roman Ödülü'nü, Sıcak Külleri Kaldı romanıyla 2001 Orhan Kemal Roman Armağanı'nı, Erguvan Kapısı'yla 2004 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü'nü, Çöplüğün Generali romanıyla TÜYAP Kitap Fuarı'nda 2009 yılı Dünya gazetesi yılın telif kitabı ödülünü aldı.

İtalyan Carical Vakfı tarafından verilen "Akdeniz Kültürü Ödülü"ne 2011'de Hiçbir Yere Dönüş adlı romanıyla Oya Baydar layık görüldü.

Sıcak Külleri Kaldı romanı ile de 2016 yılının Fransa / Türkiye Edebiyat Ödülü'nün de sahibi oldu.

2001'de Türkiye Barış Girişimi'nin kurucusu ve sözcüsü olan yazar, aynı zamanda PEN Yazarlar Birliği üyesi.

Kitapları 23 dilde yayımlanan Oya Baydar, kuruluş günlerinden itibaren T24'te köşe yazıyor, İstanbul'da ve Marmara Adası'nda yazmayı sürdürüyor.

ESERLERİ

Roman

Allah Çocukları Unuttu (1960)
- Savaş Çağı Umut Çağı (1963)
- Kedi Mektupları (1997)
- Hiçbiryer'e Dönüş (1999)
- Sıcak Külleri Kaldı (2000)
- Erguvan Kapısı (2004)
- Kayıp Söz (2007)
- Çöplüğün Generali (2009)
- O Muhteşem Hayatınız (2012)
- Yolun Sonundaki Ev (2018)
- Köpekli Çocuklar Gecesi (2019)
- Yazarlarevi Cinayeti (2022)

Deneme

- Surönü Diyalogları (2016)

Öykü

- Elveda Alyoşa (1991)
- Madrid'te Ölmek
- Mırınalı Madride (2007)

Anlatı

- Bir Dönem İki Kadın: Birbirimizin Aynasında (Melek Ulagay ile, İstanbul 2011) Yetim Kalacak Küçük Şeyler (2014)
- Aşktan ve Devrimden Konuşuyorduk
- Oya Baydar ile Nehir Söyleşi (Ebru Çapa ile, 2018)
- 80 Yaş Zor Zamanlar Günlükleri (2021)

 

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

Çocukları kefene sokan ruh hastası ilkel zihniyet

ÇEDES'in amacı çocuklarda çevre duyarlılığını geliştirmek ise, ormanlarımızın, tarım topraklarının, doğal zenginliklerimizin nasıl yok edildiğini, açgözlü vahşi talan düzeninin doğal yaşamı nasıl katlettiğini öğretin

Devletin birliğini bütünlüğünü bozan hainler kimler?

Dikkatimi çeken, Demirtaş'a devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmaktan, Figen Yüksekdağ'a da devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmaya yardımdan ceza kesilmiş olması. Soruyorum: Devletin bütünlüğünü, milletin birliğini bozanlar Kobane davasında mahkûm edilenler mi, onları mahkûm ettirenler mi?

 "Alavere dalavere, Kürt Memet nöbete" mi, hukuka dönüş umudu mu?

Yazının başlığı; çocukluğumdan beri duyup bildiğim, gündelik yaşamda ve siyasette her an tanık olduğumuz haksızlığı, hukuksuzluğu, eşitsizliği ifade eden, yaşam pratiğinden süzülmüş bir deyim...