09 Şubat 2020

Virüs var; takmayın maske!

İstanbul’a gelen Tayvanlı turistin çantasının üzerine "Çinli değilim. Tayvanlıyım, Ölürüm Türkiyem" yazmak zorunda kalmasından bahis açıyorum

Dışarının soğuğunu, içerinin sıcağı kesmiyor. Mecburen sarılıyoruz içeceklere. Ben de mocha’nın sıcaklığında dermanımı aramaya koyuluyorum. Ama ne çare! Açılan kapı sayesinde içeriyi boydan boya kat eden rüzgâr, içerinin ve içeceklerin etkisiyle henüz gevşemiş bedenlerimize dışarıyı bir kez daha hatırlattı. Bir kez daha iliklerimize kadar hissettik soğuğu ve dikleştirdik bedenlerimizi...

Rüzgârla birlikte beyazlara bürünmüş olarak içeri giren iki kişi doğrudan kasiyere yöneldi ve yanıbaşımdaki masayı işaret ederek "Neden buradalar?" diye sordu.

Başımı çevirdim ve o zaman gördüm çekik gözlü insanları.

Kasiyer kapitalizmin içerisinden yanıt verdi: "Müşteriler..."

Alt üst beyazlara bürünmüş doktor kitabın ortasından yanıtladı: "İyi ama virüs salgını var!"

Kutsal tıp otoritesinin ağzından çıkan virüs kelimesi işte o anda adeta uçuşa geçti kantin içerisinde ve bir dolu göz eşliğinde kondu çekik gözlülerin masasına. Kendilerine yönelen onlarca gözün bakışında çekik gözlülerin neşeli yüzleri asıldı önce, peşi sıra sesleri kesildi ve az sonra da topluca firar ettiler gözlerden.

Onlar dışarıda, biz içeride bakıştık bir süre daha. Sonra herkes kendi yoluna... Zaten maske de takmamışlardı!

Dünya alarmda

Dünya Sağlık Örgütü’nün Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan ve dünya geneline yayılan Koronavirüs salgını hakkında ilan ettiği acil durumdan bahsetmiyorum. Aksine virüsün bulaşma hızından daha hızlı biçimde dünyayı etkisi altına alan ayrımcılık ve ırkçılıktan bahis açıyorum.

Trabzon’da "Çinli turist" olması nedeniyle şüphelenilen ve aracı durdurulan, ardından İl Sağlık Müdürlüğü'nden uzman ekip istenen, tepeden tırnağa koruyucu kıyafetlerle "paketlenip" ambulansa konulan ve sonrasında hastanede yapılan kontrolde Koronavirüs saptanmayan insanın haklarının ihlalinden bahis açıyorum. İstanbul’a gelen Tayvanlı turistin çantasının üzerine "Çinli değilim. Tayvanlıyım, Ölürüm Türkiyem" yazmak zorunda kalmasından bahis açıyorum.

Fransa’da toplu taşıma araçlarında Çinli insanların yanına oturulmamasından, mağazalarda çekik gözlü Asyalılara hizmet sunulmamasından, Avustralya’nın Çin’den gelen insanları geçmiş yaşanmışlıklar nedeniyle çok eleştirilen Christmas Adası’na kapatmasından, kalp krizi geçiren 60 yaşındaki bir Çinli’nin sokak ortasında bir başına ölmesinden, kimsenin ona yardım eli uzatmamasından, korona ırkçılığına teslim olan insanların ona kalp masajı yapmamasından söz ediyorum.

Venedik’te gençlerin Çinli bir çifte hakaret etmesinden, Viyana’da çocukların Çinli turistlere tükürmesinden, yıllardır Torino’da yaşayan Çinli bir ailenin yemek yedikleri restoranda sözlü saldırıya uğramasından, Roma’da Aşk Çeşmesi’nin yakınlarındaki bir barın kapısına "Çinliler giremez" yazılmasından, Roma’nın saygın sanat okullarından birisinde uzak doğulu öğrencilerin derslerinin askıya alınmasından, İtalya’nın aşırı sağcı Lig Partisi lideri ve eski içişleri Bakanı Salvini’nin ve ABD Başkanı Trump’ın mal bulmuş Mağribî gibi Koronavirüs korkusuna sarılarak göçmen karşıtlığı yapmasından söz ediyorum.

Kanada’da yaşayan bir televizyon muhabirinin saçlarını kestirdiği Asyalı kuaförünün fotoğrafını paylaşarak "Umarım bugün tek kaptığım şey saç kesimi olur" diye yazmasından, üç yıl önce Pasifik ada ülkesi Palau’da yediği yarasa çorbasının videosunu sosyal medyaya yükleyen Çinli kadının "Cehenneme git. Akşam öldürülmelisin. Anormal, iğrençsin. Neden ölmedin?" şeklinde mesajlara muhatap olmasından, Birleşik Krallık’ta -hem de prestijli bir üniversitede- eğitim gören Çinli bir yüksek lisans öğrencisine muhatap olduğu tutumlar nedeniyle "kendimi hastalıklı bir kitlenin parçası gibi hissettim" dedirtilmesinden, Güney Kore’nin başkentinde Asya mutfağı servis eden bir restoranın kapısına "Çinlilere izin yok" afişi asılmasından...

Irkçılığa maruz kalan insanların #JeNeSuisPasUnVirus (Ben virüs değilim) etiketiyle paylaşım yapmak zorunda kalmasından...

Otuz yıldır İtalya’da yaşayan Çinli gazetecinin "İtalyan dostlarıma" başlıklı mektubunda; "Birinin sırf göz yapısı yüzünden Koronavirüs taşıdığına inanılması gerçekten mantıklı değil" serzenişinin insanlığımızı kurtarmaya yetmemesinden...

Bu tür naif yaklaşımların Koronavirüs taşıyan hastalara sergilenebilecek ayrımcı ve ırkçı yaklaşımları meşrulaştırdığını görmememizden...

Velhasıl; Sinofobi adı verilen Çin ve Çinli düşmanlığının insanlığımızı eksiltmesinden bahis açıyorum.

Tarih tekerrür eder

Mikropların keşfinden çok önce insanlık özellikle veba ve çiçek hastalıklarının bulaş yoluyla geçtiğini kavramıştı. Hatta 1347 yılında Kefe şehrini kuşatan Tatarlar, kentin direnişini kırmak ve teslim olmalarını sağlamak için vebadan ölen insanların cesetlerini mancınıkla kentin surları üzerinden atarak ilk biyolojik savaşı başlatmışlardı. Benzer biçimde 1763’de Sir Jeffrey Amherst, çiçek hastalığından ölen insanların vücut sıvılarına bulaşmış battaniye ve örtülerin "sorun çıkaran" Amerikan Yerlilerine verilmesini emretmişti. Rahip Increase Mather, "beyaz adamın" adeta soykırıma yol açan bu uygulamasını ise "Kızılderililer huysuzluk etmeye başlamışlardı ancak Tanrı Kızılderililere çiçek hastalığını göndererek bu tatsızlığı sona erdirmiştir" diyerek tariflemişti (Waller J, Mikrobun Keşfi, Tübitak Popüler Bilim Kitapları, 2014).

Son iki yüzyıldaki bilimsel ilerlemelere rağmen Tanrılarla bulaşıcı hastalıklar arasındaki "ilişki" hep devam etti. Örneğin bu günlerde yaşanan Koronavirüs salgını hakkında, televizyonların gedikli konuğu olan Cübbeli Ahmet Hoca’nın, "Allahım bu Çinlileri kendi dertlerine, belalarına düşür de Doğu Türkistan'ı halas eyle ya Rab" bedduasına bağlı olduğu sosyal medyada sıkça iddia edilmekte...

Öte yandan bugün Çinlilere yönelen ayrımcı ve ırkçı uygulamaların benzeri geçmişte çok daha insafsızca yaşandı. Örneğin Grosse Île Kampı, Eski Dünya’dan gelen insanları karantinaya almak amacıyla 1832 yılında Kanada’daki koloni hükümeti tarafından oluşturuldu. Kampın amacı ayaktakımından gelen insanların, ülkelerinden getirecekleri hastalıkları Yeni Dünya’ya taşımalarını önlemekti.

Tarihin değişmez bir gerçeği olarak "tıbbi" kaygılarla karantinaya maruz kalanlar hemen daima "ayaktakımı" oldu. Öte yandan "tıbbi" gerekçeli karantina uygulamaların tamamı, bugün olduğu gibi insanların etiketlenmesine, gayri tıbbi gerekçelerle sosyal dışlanmaya uğramasına ve hak kayıplarına yol açtı. Örneğin Grosse Île Kampı’nda karantinaya alınan İrlandalılar’ın zaman ilerledikçe kendi dillerini konuşmaları, kendi dinlerinde ibadet etmeleri, memurluk yapmaları ve arazi sahibi olmaları yasaklandı. Benzer biçimde 1892’de Amerika’da "yabancı hastalık" olarak tanımlanan kolera nedeniyle hastaların isimleri açık olarak gazetelerde yayımlandı. Bizatihi hekimler tarafından, hastalığın özellikle Yahudi "pis göçmenler" tarafından ülkeye geldiğine dair açıklamalar yapıldı (Sherman IW, Dünyamızı Değiştiren On İki Hastalık, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2017).

O halde ne yapmalı?

Öncelikle panik yapmamak ve korkulara yenik düşmemek gerekiyor. Yarın 2019-nCoV etkisini yitirip geçip gittiğinde aynada gördüğünüz yüzden utanmamak önemli çünkü.

Hastalıktan korunmak için yapılması gerekenler ise oldukça basit. Her zaman yapılması gerektiği gibi elleri iyi yıkamak, kimsenin yüzüne öksürmemek ve hapşırmamak gibi.

Hasta olunursa da, her hasta gibi, hastalığı bir başkasına bulaştırmamak için çevremizdekileri korumak gibi. Bir başkasının etkilenmemesi için maske takmak gibi. Kendimizi düşündüğümüz kadar başkalarını da düşünmek gibi. Toplumsal sorumluluk duymak gibi.

Takmayın Maske

Maskeler insanların arasına duvarlar örer. Maskeler yüz yüze bakmamızı önler. Maskeler insanı ve insanlığı saklar, örter, gizler. Benliği ikiye böler. Çoğunluğun simgeselliğine dahil ederek ötekinden uzaklaştırır insanı. Tanınmaz kılar kişiyi. Kendisini var eden kimliğin işaretlerini siler. Başkalarının bakışından kaçırır insanı. Varlığını var eden yüzden azade kılar kişiyi ve her şeyin olanaklı – mübah olduğu bir ortamı var eder (Le Breton D, Yüz Üzerine Antropolojik Bir Değerlendirme, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2018). Böyle bir ortamda bastırılan dile gelir. Serbest kalan dürtüye teslim olunur. İnsan bir maske ardına saklandığında yapamayacağı her şeyi yapar hale gelir...

O nedenle 2019-nCoV ile hastalanmamışsanız takmayın maske. Dostlarınızın, arkadaşlarınızın, ailenizin, komşularınızın, sokaktaki insanın yüzüne bakın güvenle.

Çünkü yüz yüze bakarız biz bu dünyada. Çünkü yüz yüze baka baka insan kalırız biz bu dünyada.

Maske korumaz sizi hastalığa karşı ama alır elinizden insanlığınızı. Alır elinizden hayatı, yaşamı ve kendinizi anlamlı kılan tek hakikati...


NOT: Çin’den dünyaya yayılan 2019-nCoV akut solunum yolu hastalığının etkenini, bulaşma yollarını, korunma ve tedavi biçimlerini ortaya koyacak bir "alternatif" tıpçı arıyorum. Bulanların insanlık namına bildirmeleri rica olunur. Çünkü nedense böylesi ölümcül sorunlarda "alternatifçiler" ortalarda gözükmüyorlar. Onlar ölümde arazi, pahada ve pastada ortaklar anlaşılan. Haydi sülükçüler, nefesi kuvvetliler, homeopatlar, pozitif enerjiciler, hacamatçılar koşun insanlar ölüyor; tedavilerinizi neden esirgiyorsunuz onlardan.

Yazarın Diğer Yazıları

"Sigara haramdır"

Siyasi iktidar, her konuyu fırsat bilip dinbaz siyasetini topluma ne kadar dayatırsa, toplum genelinde dayatılan inanca olan tepki ve red o oranda artıyor

Allah korkusu yoksa...

Kaygım siyasetin yüksek tepelerine hâkim olan rüzgârların bilmeye, bilgiye, kanıta,... velhasıl modern değerlere acımasızca saldırmasından. Attıkları her adımın rövanşit bir hıncın eseri olmasından... Bilimsel tıbbın insafsızca ve kötü niyetle eleştirilmesinden...

"Kara Kutu": Soner Yalçın

Ne garip, Soner Yalçın’ın gözünde özel muayenehanelerinde bilimsel tıp pratiklerini uygulayanlar eleştirilmesi gereken insanlarken, benzeri özel muayenehane ya da birimlerde “alternatif” tıp pratiklerini uygulayanlar örnek kişiler oluyor!..