17 Kasım 2019

Sağlıkta popülizm ve mutluluk

7'den 77'ye Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olan herkes, bütün bir yıl boyu, "alet işler, el övünür" hesabıyla durmaksızın çalışan aletlerde film çektiriyor, tetkik yaptırıyor ve aletlerin gösterdiği hastalıklar nedeniyle ilaç yutuyor, ameliyat oluyor

Geçtiğimiz hafta içerisinde Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin Plan ve Bütçe Komisyonu'nda Sağlık Bakanlığı'nın bütçesi görüşüldü ve karara bağlandı. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, komisyon toplantısında yaptığı konuşmada geçmiş sağlık bakanları gibi; "OECD sağlık verileri ve Avrupa Komisyonu raporlarında, Türkiye yaptığı sağlık harcamasına göre sağlık hizmetlerinden en üst seviyede memnuniyet elde eden ülkedir" ifadesini kullandı (TBMM Tutanakları, 12.11.2019).

Gerçekten de 2003 yılında yüzde 40 oranındaki sağlık hizmetlerindeki memnuniyet oranı, 2017 yılında yüzde 72'ye ulaştı. Hatta komisyon toplantısında Sağlık Bakanı'nın da ifade ettiği gibi; Türkiye, diğer ülkelere kıyasla sağlık hizmetlerine çok daha az kaynak ayırmasına rağmen ulaşılan vatandaş memnuniyeti bakımından diğer ülkelerle kıyaslanamayacak kadar çok iyi durumda.

Öte yandan Türkiye'de zaman içerisinde memnuniyet artışı ile paralel olacak biçimde özellikle kronik hastalıklar da arttı. Örneğin kanserler Türkiye'de en çok ölüme yol açan hastalık nedenleri arasında halen ikinci sırada.

Bugün itibariyle ne yazık ki Türkiye'de her 5 ölümden birisinin nedeni kanser...

Veriler Türkiye'de erkeklerde en sık görülen kanserin akciğer, kadınlarda ise meme olduğuna işaret ediyor. 2017 verilerine göre solunum sistemi kanserlerinin neden olduğu hastalığın yükü geçen 15 yılda yüzde 38 oranında artmış durumda (T.C. Sağlık Bakanlığı, Sağlık İstatistikleri Yıllığı 2017, Ankara, 2018).

Peki, ülke genelinde hastalıklar ve onların yol açtığı sorunlar artarken vatandaş memnuniyeti neden artıyor?

Dünden sonraki gün

Bugün, dünden sonra gelen gündür. Yani hiçbir şey dünden azade biçimde ele alınmamalıdır.

Ne demek istediğimi rakamlarla izah etmeye çalışayım:

Sağlık Bakanlığı'nın son açıkladığı verilere göre; 2018 yılı itibariyle 889'u Bakanlık, 68'i üniversite ve 577'si özel olmak üzere toplam 1.534 hastane yurttaşa hizmet sunuyor (Sağlık Bakanı geçtiğimiz hafta içerisinde yapılan Plan ve Bütçe Komisyonu toplantısındaki konuşmasında kendi bakanlığına ait hastanelerin sayısının 928'e çıktığını ifade etti).

Bu hastanelerde toplam 231.913 yatak mevcut ve yatakların 38.098'i yoğun bakım yatağı...

2018 yılı itibariyle yatak doluluk oranı ise yüzde 67.

Öte yandan 2018 yılı itibariyle memleket dahilinde 5.846 ultrason, 1.211 bilgisayarlı tomografi ve 915 manyetik rezonans cihazı, her gün ve her an, Avrupa ve dünya ile kıyaslanmayacak ölçüde olağanüstü yüksek kapasiteyle çalışmakta (T. C. Sağlık Bakanlığı, Sağlık İstatistikleri Yıllığı 2018 Haber Bülteni, 2019).

Yani 7'den 77'ye Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olan herkes, bütün bir yıl boyu, "alet işler, el övünür" hesabıyla durmaksızın çalışan aletlerde film çektiriyor, tetkik yaptırıyor ve aletlerin gösterdiği hastalıklar nedeniyle ilaç yutuyor, ameliyat oluyor...

Oysa dün böyle değildi: 2002 yılı itibariyle Türkiye'de toplam 1.156 hastane vardı. Bu hastanelerde toplam yatak sayısı 164.471 idi. Yoğun bakım yatağı sayısı sadece 2.214 idi. Tüm Türkiye'de toplam 1.005 ultrason, 323 bilgisayarlı tomografi ve 58 manyetik rezonans cihazı vardı.

Başka bir ifadeyle; geçen 15 yılda hastane sayısında yüzde 33, hastane yatağı sayısında yüzde 41 ve ölümcül hastaların takip edildiği yoğun bakım yatağı sayısında yüzde 1.621 oranında artış oldu. Cihaz sayılarında da bu dönemde benzer artışlar yaşandı: Manyetik rezonans cihazındaki artış oranı yüzde 1.478, ultrason cihazında yüzde 482, bilgisayarlı tomografide ise yüzde 275'dir.

Ancak Türkiye dünyaya bu artış oranları ile "model ülke" olmadı. Acı ama gerçek; Türkiye bugün medikal teknolojinin gereksiz kullanımı açısından dünyanın dikkatini çekmekte.

OECD tarafından yayınlanan verilere göre; Türkiye, 2015 yılı itibariyle milyon nüfus başına düşen manyetik rezonans cihazı sayısı açısından OECD ortalamasının altındayken, aynı yıl çekilen manyetik rezonas filmi bakımından 144.3 oranıyla OCED birincisi (OECD, Health at a Glance 2017: OECD Indicators, 2017). 2017 yılı itibariyle ise Türkiye manyetik rezonans çekiminde bin kişi başına çekilen 174 görüntüleme oranıyla dünya birincisi, bilgisayarlı tomografi çekiminde ise 205 oranıyla İsrail'den sonra ikinci...

Elbette bu birinci ve ikincilik, gereksiz yere çekilen bolca film anlamına gelmekte. Yani övünülecek bir yanı yok bu şampiyonlukların... Tabiri caizse ekonomik kriz ortasında boğuşan ve hayatta bir dikili ağacı olmayan bu ülke insanının bugün itibariyle en azından bir tomografi ya da manyetik rezonans filmi olduğunu söylemek mümkün.

Hiç kuşku yok ki son 15 yılda dönüşen bu sistemin yurttaşlar açısından anlamı bol bol muayene, tetkik, ilaç ve ameliyattır. Zaten veriler de buna işaret etmektedir. 2002 yılında her bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı hekime yılda 3.1 kez başvururken, 2018 yılında yılda 9.5 kez hekime muayene olmuştur.

Başka bir ifadeyle; 80 milyonluk Türkiye nüfusu olarak 38 günde bir hepimiz doktora görünüyoruz...

Eh o zaman soralım; kim mutlu olmaz ki ayda bir muayene olmaktan? Kim mutlu olmaz ki iki dakika bile olsa derdini dinleyecek birisini bulmaktan? Kim mutlu olmaz ki doktora gittiği için işe gitmemekten? Evdeki işlerden bir günlüğüne bile olsa kurtarmaktan? Doktorun söylediklerini evdeki eşe – dosta anlatıp onlara naz yapmaktan? Evdekilerden, arkadaşlardan, dostlardan hastalık nedeniyle daha fazla ilgi görmekten?...

İnsanların mutluluğunun siyasetçiler açısından anlamının oy, şehir hastanelerinin yapımını üstlenen şirketler ve hastanelere tıbbi teknoloji satan medikal endüstri açısından ise ciro ve kâr olduğunu söylemeye bilmem gerek var mı?...

Hal böyleyken kim duyacak Türk Radyoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Tuncay Hazırolan'ın "Çekilen 150 MR veya BT'den 120'si gereksiz" açıklamasını. Kim kıymet verecek olağanüstü fazla sayıda yapılan film çekimleri nedeniyle hızlıca raporlanan tomografi ve manyetik rezonansların sonuçlarının doğru olmayabileceğine. Kim uyacak bir hekimin muayenesinin en az 20 dakika olması kuralına. Kim değer verecek para eksenli bu dönüşümün gereksiz tetkik, ilaç ve ameliyat anlamına geldiğine...

Çoğu kimse gerçekten hasta değil ki; neden dinlesin bu sözleri!

Görelim ki hasta rolü oynamak; burnun iki damla akmasını dert etmek, yaşın ve hareketsizliğin getirdiği sorunları vahim hastalıklarmış gibi algılamak ya da hastalık hezeyanlarına kapılmak çok daha önemli.

Çünkü bu topraklarda insan ancak hasta olunca değerli hale geliyor. Hekimler ve hastaneler de hasta olunca para kazanıyor. O nedenle aslında kimse sağlıklı olmayı istemiyor. Hastaymış gibi olmak herkesin işine geliyor.

Tütün kullanımında Cumhuriyet tarihinin rekorunu kırmışız, havamız Avrupa'nın en kirlisiymiş, yediklerimiz kanser yapan maddelerle kontamineymiş, Temel Reis'i güçlendiren ıspanak bizi zehirliyormuş, deli gibi tuz tüketiyormuşuz, egzersiz yapmıyor ve bisiklete binmiyormuşuz, çocuklarımız da dahil olmak üzere hepimiz şişmanlıyormuşuz, çevre kirliliği geri döndürülemeyecek boyuta varmak üzereymiş... kimin umurunda.

Hem mazallah ya sağlıklı olursak! Kime naz edeceğiz o zaman!

AİHM devrede

Peki ya hastalar. Yani gerçekten hasta olan hastalar...

Türkiye'nin OECD ülkeleri arasında bağırsak kanserinde en düşük yaşama şansına sahip olması, 15 yılda (iskemik) kalp hastalığına bağlı ölüm oranını azaltamaması, şeker hastalığının kontrol altına alınamaması nedeniyle bacağı kesilen hasta sayısında zaman içerisinde artış yaşanması, beyin kanamasına bağlı ölüm oranları arasında OCED ülkeleri arasında ilk sıralarda yer alması, tam aksine koruyucu taramalar arasında sayılan mammografi incelemelerinde son sıralarda yer alması, OECD ülkeleri arasında hastane yataklarını "doldur boşalt" tarzında en hızlı kullanan ülke olması, Avusturya ya da Almanya'da kanser hastaları hastanelerde 25 gün ve daha fazla kalırken bizde 6.5 günde tedavilerinin yeterince tamamlanamadan eve gönderilmesi sağlıkta olanı biteni anlatmaya yetmez mi (OECD, Health at a Glance 2017: OECD Indicators, 2017).

Pekiyi ama yazımın girişinde belirttiğim ölümcül akciğer kanserli hastalarda ne durumdayız diye düşünüyorsanız cevabı Kemal Göktaş'ın "Kanser hastasının acil ilacı AİHM'den geldi" haberiyle verelim.

TIKLAYIN - Kanser hastasının acil ilacı AİHM'den geldi

Ne garip değil mi: Türkiye'de başvurulacak son merci olan Anayasa Mahkemesi tarafından dahi ilaçlarının karşılanması talebi reddedilen akciğer kanseri tanılı hasta ilacına ancak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kararıyla ulaştı.

Çünkü Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK), dönüşen sağlık ortamında, olabildiğince az kaynakla, olabildiğince çok insana ilaç yetiştirmeyi ve onlara hap yutturarak onları memnun ve mutlu etmeyi amaçlıyor. Ancak gelin görün ki orijinal ilaçlar pahalı.

2018 yılı itibariyle Türkiye genelinde satılan ilaçların sadece yüzde 40'ı orijinalken, tüm ilaç harcamasının yüzde 66'sı bu ilaçlara gitti.

Yani jenerik ilaçlara kıyasla orijinal ilaçlar, hem daha az sayıdaki insana ulaşırken (yani daha az sayıdaki kişiyi "memnun" ederken) çok daha fazla kaynak (para) tüketmekte. Hal böyle olunca SGK da başta kanser olmak üzere pahalı orijinal ilaçları olabildiğince az karşılamak istiyor.

Çünkü Sosyal Güvenlik Kurumu'nun amacı da tıpkı Sağlık Bakanlığı gibi "kasa"!

Herkes kasanın "artıda" olmasına; maliyetlerin az, harcamanın az, cironun ve kârın ise çok olmasına çalışıyor. Oysa Türkiye İstatistik Kurumu'nun geçtiğimiz hafta açıkladığı verilere göre 2018 yılındaki sağlık harcamaları bir önceki yıla kıyasla yüzde 17,5 oranında artarak 165 milyar 234 milyona ulaştı (TÜİK Haber Bülteni, Sayı: 30624, 12 Kasım 2019).

Yani "kasa" boşalıyor...

Pekiyi ama artan bu harcamayı kim finanse edecek? Yani boşalan bu "kasa"yı kim dolduracak?

Elbette yurttaşlar...

Ne yazık ki Türkiye Cumhuriyeti devleti, sağlık hizmetleri için yurttaşlarından vergi ve sigorta primi almakla da yetinmiyor ve hasta olduklarında onların cebine doğrudan elini uzatmaktan çekinmiyor.

TÜİK, 2018 yılında hastaların vergi ve Genel Sağlık Sigortası primi dışında ceplerinden yaptıkları harcamanın bir önceki yıla göre yüzde 19,4 oranında artarak 28 milyar 655 milyona ulaştığını belirtiyor.

Başka bir ifadeyle; Sosyal Güvenlik Kurumu, vergi ve prim dışında, sağlık hizmetlerini kullananların ceplerinden yaptıkları nakit ödemelerle "kasa"sını doldurmaya çalışıyor.

Her ne kadar Sağlık Bakanı, Plan ve Bütçe Komisyonu'nda yaptığı konuşmada bu yalın gerçeği dile getirmese de OECD verileri, cepten ödemeler açısından Türkiye devletinin, Fransa, Birleşik Krallık, ABD, Almanya, Kanada, İsveç gibi pek çok zengin devletten daha fazla oranda yurttaşın cebine elini uzattığına işaret ediyor:


(NOT: TÜİK'in yayınladığı son verilere göre 2018 yılında hastaların yaptığı cepten sağlık harcama oranı yüzde 17,3'e çıktı)

Öte yandan veriler 2002 – 2017 arası dönemde ülkemizde kişi başı cepten yapılan sağlık harcamasının nominal olarak sabit değer bazında yüzde 433 oranında arttığına işaret ediyor. Analizler cepten sağlık harcamasının aynı dönem için artış oranının ABD dolar bazında yüzde 122, Türk Lirası karşılığı ABD doları bazında ise yüzde 117 olduğu yönünde.

Gelin görün ki; yıllar içerisinde artan bu cepten ödemelere rağmen Sosyal Güvenlik Kurumu'nun "kasa"sı, sistemin yapısı nedeniyle ekside olduğu için AİHM'e yansıyan konu özelinde olduğu gibi her bir defasında 20 bin lirayı aşan bir hayati tedaviyi onlarca kez ödemektense, basında ve toplumda fazla ses getirmediği sürece bir insanın kanserden ölmesini tercih ediyor.

TIKLAYIN - Açığını kapatamayan SGK'ye 12 yılda bütçeden 1 trilyon liralık transfer

Velhasıl; hasta olmayan milyonlarca insanın çok memnun ve mutlu, ciddi sağlık sorunu olmayan yüzbinlerin kısmen memnun ve mutlu, hayati hastalıklara sahip binlerce insanın ise oldukça sorun yaşadığı bir "sağlık" ortamında debeleniyoruz.

Memnun ve mutlu milyonların oylarının, sorun yaşayan binlerce hastanın sesini susturduğu bir ülke burası...

Yazarın Diğer Yazıları

Mutluluk doktoru

Mutluluğun fetişleştirilmesi, bir göstergeye dönüştürülmesi ve "doktorluk" faaliyeti olarak pazarlanması çılgınlığı karşısında Cemal Süreya'nın "mutsuzluğa da var mısın?" dizelerine sığınmaktan başka elimden ne gelir ki

Yeni duvarlar

Güvenlik eksenli bu yaklaşım, toplumsal dayanışmayı hem içerde hem dışarda yok ediyor.

"Kirletme izni"

TBMM Genel Kurulu'na sunulan öneriyle, bu santrallerin havayı daha da kirleterek insanları öldürmesine devam etmeleri isteniyor