10 Şubat 2019

Beden ve çıplaklık

Çıplaklık vâkıf olmaktır! “Çıplanınca” insan, artık muktedirin bahşettiği yüceliği kaybettiğini, onun şefkatinden mahrum kalacağını ve bu yoksunlukta ancak kendi başına kendi için bir değer haline geleceğini idrak eder

Ankara’da tiyatro izlemeye giden seyircilerin girişteki vestiyere tüm kıyafetlerini bıraktığını düşünebilir misiniz?

Elbette hayır...

Ama 20 Ocak günü Paris’te, “Nu et Approuvé” (Çıplak ve Onaylı) oyununu seyretmek isteyenler, tüm kıyafetlerini Palais des Glaces’in vestiyerine bıraktılar. Çünkü seyircilerin sadece çorap ve ayakkabı giymesine izin verilen tiyatroda oyuncular, “rahat bir ortamda ortak bir zemin bulmak için” maskelerini çıkartıp örtülerini kaldırdılar. Oyunu tıpkı seyirciler gibi çıplak olarak oynadılar.

Pekiyi ama çıplaklık rahatlama sağlar mı?

Nudistlere göre kesinlikle evet. Onlar, kendimiz olabilmemizin yolunun çıplanmaktan geçtiğine inanıyorlar.

Jenny Eells ve Kat Harbourne isimli iki gazeteci ise bir süredir BBC Radyo’da The Naked Podcast (Çıplak Yayın) isimli bir program yapıyor. Söz konusu program, kadınların kendi bedenleriyle yaşadıkları sorunlara ve çıplaklıkla olan ilişkilerine dikkat çekmeyi hedefliyor.

Eells ve Harbourne’a göre insanlar kıyafetlerinden soyunup da çıplak kalınca içlerini daha rahat döküyorlarmış. Onlara göre soyunmak insanları açık ve dürüst yapıyormuş.

Peki ama memleketimin kadınlarının bedenleriyle sorunları var mı? Çıplaklıkla? Yurdum insanının açık ve dürüst olmakla ilgili bir derdi var mı?...

Kat, konukların da kendileri gibi çıplak olduğu programın kişisel bir yönü olduğunu da ifade edip ekliyor: “Özellikle kadınlar bedenlerini değiştirme(k), daha zayıf, daha fit, daha bronzlaşmış, kıvırcık ya da düz saçlı olabilmek için büyük vakit harcıyorlar. Birden bunun ne büyük zaman kaybı olduğu kafama dank etti. Yıllar önceki bir fotoğrafıma bakınca, 'Vay canına şahaneymişim' diyorum ama o sırada kendimi şişman, çirkin buluyor beğenmiyordum." 

Ona göre çıplanmak insana güvenmeyi gerektiriyormuş. Çırılçıplak olmanın sağladığı güven ortamı sayesinde ressamlara poz veren çıplak bir modelin, spikerlik yapan bir transın, bağırsakları bedeninin dışında olan bir yazarın, rahmi alınan bir kadının ve hayatında ilk kez çıplak bir insan olarak kocasını gören bir Müslüman kadının hikâyesini konuşabilmişler.

Ne dersiniz; çıplaklık insanların birbirine güvenmesini, birbirlerinin hikâyesini dinlemesini ve bu sayede birbirlerini anlamasını sağlayabilir mi? Sağlayabiliyorsa ne duruyoruz?

Çıplak hayatlar

Türkiye pratiğinden de rahatlıkla görüleceği üzere insan uygarlığında muktedir olanlar, un ufak etmek istediklerini istisna halleri yaratarak hukuk yoluyla ya da doğrudan onların bedenlerini soyarak hayatlarındaki korumayı kaldırıyorlar.

Oysa 8 Nisan 2005’de, Berlin Neue Nationalgaleri’de sergilenen Vanessa Beecroft’un performansında yüz çıplak kadın, onları izlemeye gelen giyinik sanatseverleri rahatsız etmişti. 

Ne garip Beecroft, söz konusu performansıyla, yıllar sonra İstanbul’da “çapulculuk” yapan insanlar gibi muktedirin elindeki gücü ona karşı kullanmayı başarmıştı.

Çıplaklığın aczi ve kırılganlığı, muktedirin kibiri ve şişkin egosunu yerle bir etmişti.

Peki çıplaklık, böylesine etkiler yaratacak denli güçlü müdür?

Kuşkusuz, çünkü çıplaklık, bilmek yani Tanrısallaşmaktır. Öyle ya Rab Tanrı, insana bahçenin ortasındaki ağacın meyvesini yemeyi yasaklamıştı. Onun yarattığı yabanıl hayvanların en kurnazı olan yılansa ölümsüzlük vaadi eşliğinde insana “Tanrı biliyor ki, o ağacın meyvesini yediğinizde gözleriniz açılacak, iyiyle kötüyü bilerek Tanrı gibi olacaksınız” müjdesini vermişti (Yaratılış 3: 1-5).

Gerçekten de yasaklı meyveyi yiyen kadın ve kocasının “gözleri açıldı” ve ilk iş olarak “Çıplak olduklarını anladılar” (Yaratılış 3: 7).

Oysa meyveyi yemeden önce de çıplaktılar. Ancak bilgiye sahip olmadıkları, iyilik ve kötülüğü ayırt etmeye muktedir olmadıkları için çıplaklıklarına vakıf değildiler.

Çıplaklık vakıf olmaktır!..

Agamben’in, Erik Peterson’dan aktardığı gibi “Çıplaklık sadece günahtan sonra olur” (Agamben G (Çev: Kılıç S), Çıplaklıklar, Alef Yayınevi, 2010, s: 74). Günahtan önce giysiler yoktur sadece. Ancak insan farkına vardığında, yani “gözleri açıldığında”, bu uygarlıkta muktedir karşısında çıplak olduğunu anlar.

Çıplanınca insan, artık muktedirin bahşettiği yüceliği kaybettiğini, onun şefkatinden mahrum kalacağını ve bu yoksunlukta ancak kendi başına kendi için bir değer haline geleceğini idrak eder.

İşte bu idrak insana, Tanrısal olmayan kusurlu ve eksik bir bedenle malûl olduğunu ve ölene kadar bu eksik bedenin ayıp yerlerinin açıkta kalacağını fark ettirir. Kıyafetlere sarılıp sarmalandıkça kusur ve eksikliğini gidereceğini zannetmesi bundandır. Ama heyhat; ne kadar sarılırsa sarınsın esvaplara, muktedirin lütfu ve onun utanmaz kusursuzluğu bir daha geri gelmeyecektir.

Sözün sonu

Agamben, çıplaklığı “bilinebilirliğin bilgisi” olarak görür. Yani çıplaklık, bir “bilme imkânı”dır.

Ona göre Cennette yaşayan insanın gözleri açıldığında ilk gördüğü şey olan çıplaklık, “bilgiyi mümkün kılan hakikatin, gizli kalmayanın açılışı”dır. Bu nedenle kıyafetlerinden soyunan çıplanmış bir beden görmek onun “bilinebilirliğini algılama”ya karşılık gelir (Agamben G, A.g.e, s: 98-99).

Hal böyleyse bugünlerde sosyal medyada #10yearchalenge etiketi ile mücadelelerini paylaşan kadınlar, laik ve muhafazakâr kanaat önderlerinin suçlamaları ve hor görmeleriyle boşuna karşılaşmıyorlar.

Çünkü onlar, muktedirin muktedirliğine itiraz eden bilme imkânıdırlar.

Çünkü onlar, şu toprakların kahredici çoraklığında, hakikatin sonsuza kadar gizli kalmayacağını muştulayan bedenlerdir.

Çünkü onlar, kifayetsiz kıyafetleri arkalarında bırakarak, dünün ve bugünün muktedirlerinin iktidar oyuncaklarını ve arzu nesnelerini ellerinden alan hakikat müjdeleyicileridir.

Unutmayalım, bu dünyada insan, ancak çıplak bir bedenle muktedirin katından kovulduğunda kendisini ve kendisi gibi çıplanmış eksik insanları bulabilme şansına sahiptir.