18 Ağustos 2019

Başka türlü bir yaşam ve hekimlik

Kabul edelim ki bizler uzun zamandır reçete yazan, ameliyat yapan, film okuyan ya da laboratuvar testlerini inceleyen "teknisyen"leriz. Hekimliğin hikmet yönü, neoliberal imanın akçesine kurban edildi, hem de bizatihi hikmeti savunduğunu iddia edenler tarafından…

Siz bu satırları okurken ben Kirazlı'da olacağım. Kaz Dağları'nda.

Nazım'ın dediği gibi "dostların arasında" ve "güneşin sofrasında"...

Fazıl Say'ın notalarının eşliğinde Su ve Vicdan Nöbeti'nde.

Ama yalnız Kaz Dağları'nda değil. Alpu'da, Bafa'da, Bergama'da, Cerattepe'de, Hevsel Bahçeleri'nde, İğneada'da, Kuzey Ormanları'nda, Munzur'da, Salda'da ve memleketimin her bir milimetrekaresinde...

Çünkü yaşadığım coğrafyayı seviyorum. Daha önemlisi yaşadığım memleketin insanına ve insanlığa bir borcum var. Bu memleket dahilinde sınıfımın bana verdiği imkânları ve fırsatları bulamayanlara dair ölene kadar ödemem gereken bir borcum var.

Tıpkı sizin gibi.

 

Neden Kaz Dağları?

Bir insan, bir yurttaş ve bir hekim olarak Kaz Dağları'ndayım...

İnsan ve yurttaş kimliklerini göz ardı ederek sorayım: Bir hekimin ne işi var bu dağ başında?

Bir göğüs hastalıkları uzmanının ne işi var Kirazlı'da?

Göğüs hastalıkları uzmanlarının derneği olan Türk Toraks Derneği yakın bir zaman önce, Türkiye'de gerçekleşen her 100 ölümün 12'sinin nedeninin bir solunum sistemi hastalığı olduğunu ve hastaneye yatırılacak kadar ağır sağlık sorunları yaratan hastalıklar arasında solunum sistemi hastalıklarının birinci sırada olduğunu açıkladı.

Peki ama nasıl değiştireceğiz bu tabloyu?

Fırtına Deresi'ni kurutup, Cerattepe'yi madene, Kaz Dağları'nı altına ve Taksim'i betona boğarak mı?

Yoksa memleketin dört bir yanında süregiden kentsel dönüşümün yarattığı tozu toprağı soluyarak mı?

Yoksa kirli havayı solumaya devam ederken birkaç ayda bir akciğer filmi çektirip, yılda bir check-up yaptırıp, bilgisayarlı tomografiler çektirerek mi?

Yoksa vitaminler içip, immün stimülanlar kullanıp, mezoterapiler yaptırarak mı?

Değişen hekimlik

Hayati bir ayrımdayız. Çanlar hepimiz için çalıyor. Çünkü görelim ki hekimlik de değişiyor.

Benim kuşağım, koruyucu hekimlik felsefesiyle hercümerç olan muhtemelen son kuşak. Bizler, tükenen Kelaynaklar gibi, hekimliğin praksisinin korumak üzerine şekillendiği bir tıp ve sağlık ortamında hekimliği öğrendik.

Sağdan sola, yukarıdan aşağıya, tüm farklılıklarına ve politik anlaşmazlıklarına rağmen bize ders veren tüm hocalar önce zarar vermeme yani korumaya vurgu yaptılar. Daha önemlisi sağlık ortamının kendisi korumayı bir değer olarak önemsiyordu benim öğrencilik yıllarımda.

Bu nedenle bizlerin zihnine korumanın tedavi etmekten daha önemli ve öncelikli olduğu kazındı.

Günümüzün sağlık ortamını ise korumak değil tedavi etmek belirliyor.

Hekimliğin değerini, insanın bir deliğine bir aleti uygun biçimde sokmak ya da hastayı ameliyathanede boylu boyunca yarmak belirliyor.

Anlatılan dersler ne olursa olsun geleceğin hekim adayları, vakıf üniversitelerinde daha yoğun olmak üzere tüm pratiklerini tedavi edici hekimlik uygulamaları üzerine şekillendiriyor.

Daha kötüsü öğrencilerimiz tedavi edici hekimliğin akçeli bir iş olduğunu görüyorlar. Neoliberal ideoloji gereğince koruyucu hekimliği, gelirlerini kaybettirecek bir uygulama olarak tanımlıyorlar. Birinci sınıf öğrencilerimiz dahi aldıkları koruyucu hekimlik derslerinden sonra "Pekiyi ama insanlar hastalanmazsa biz hekimler nasıl para kazanırız?" diye soruyorlar.

Değişen hayat

Bizlere sağlığın toplumsal bir politika olduğunu idrak ettiren hocaların aksine bizler öğrencilerimize aşılar, cihazlar, ilaçlar, girişimler ve ameliyatlarla sağlığı özdeşleştiriyoruz. Çünkü insanın bilincini belirleyen yaşamın kendisidir. Ne yapıyorsak, hayatı nasıl yaşıyorsak öyle düşünüyoruz.

Kabul edelim ki; bizler uzun zamandır reçete yazan, ameliyat yapan, film okuyan ya da laboratuvar testlerini inceleyen teknisyenleriz. Hekimliğin hikmet yönü, neoliberal imanın akçesine kurban edildi –hem de bizatihi hikmeti savunduğunu iddia edenler tarafından.

Öte yandan bu sorun sadece tıp ortamıyla ilişkili değil. Aksine yaşamın tümünü benzer bakış açısı belirliyor. Düşünsenize hemen hepimiz kentsel dönüşüme giren apartmanımızın bahçesindeki ağaçları gözden çıkarıp bir fazla daireyi müteahhitten koparmaya çalışıyoruz. Yılda en fazla birkaç ay kalmak için el değmemiş bakir bir doğa güzelliğine yazlık konduruyoruz. Çocuklarımıza paylaşmayı, dayanışmayı ve diğerkâmlığı öğretmek yerine gözünü açık tutmasını, işini bilmesini, akıllı olmasını belletiyoruz.

Yaşamın tümü çıkar ve kazanç ekseninde bir çürümeye uğramışken hekimlerin ve hekimliğin bundan azade kalması mümkün mü?

Çözüm nerede?

Bu nedenle Kaz Dağları, Munzur ya da Cerattepe sorunlarımızı gösterdiği kadar, çözüme ve başka türlü bir yaşamın da mümkün olduğuna işaret ediyor.

Tıp alanında bir uzmanlık derneği olmasına rağmen sağlığı sosyal bileşenleriyle birlikte ele alan Türk Toraks Derneği'nin Çevre Politikası metninde de ifade edildiği gibi ekolojik felaketlerin yaygınlaşıp sıradanlaştığı ve dünyanın geleceğini tehdit ettiği bir ortamda, insanı ve insansız doğayı birbirinden ayrı ele almanın ya da birisini diğerinin içinde eritip yok etmenin doğru bir bakış açısı olmadığını gösteriyor Fırtına Deresi.

Doğanın sahibinin tek başına insan olmadığına, aksine insanın doğanın bir parçası olduğuna işaret ediyor Cerattepe.

İnsanın ve dünyanın umutlu ve sağlıklı geleceğini, insanın doğadan özgürleşmesinde saklı olmadığı, çözümün insanın doğayla özgürleşmesinde aramakta olduğunu vurguluyor Munzur Vadisi.

Bugün içinde var olduğumuz uygarlığın zihniyetinin "büyü ya da öl" olması nedeniyle dünyanın yaşanmaz bir duruma hızla yaklaştığının, kalkınmayı sadece büyümek olarak algılayan bu indirgemeci bakış açısının insan uygarlığını tükenmeye doğru evrilttiğinin altını çiziyor Kaz Dağları.

Daha önemlisi; artık kalkınmayı sadece ekonomik büyüme olarak ele almanın yanlış olduğunu, doğru yolun insanların ve doğanın ahenkli bir şekilde birbirlerini beslemesinde, biyoçeşitlilikte, çeşitlilik içinde birlikte ve aynı zamanda yaşam niteliğini yükseltmekte saklı olduğunu söylüyor Sinop ve Akkuyu.

Sürdürülebilir kalkınmanın yerini sürdürülebilir bir gelecek ve yaşamın alması gerektiğini idrak ettiriyor Kuzey Ormanları.

Sözün sonu

İşte bu nedenlerden dolayı Kirazlı'dayım.

Sağlığın uzay üssüne benzeyen çok yıldızlı hastanelerde, akıllı teknolojik cihazlarda, mucizeler yaratan ilaçlarda ve girişimlerde saklı olmadığını söylemek için bu dağdayım.

Kaz Dağı, Munzur, Cerattepe gibi şifa kaynaklarımıza sahip çıkmak için bu ormandayım.

Kesilenden fazla ağaç dikmenin kaybedilen ormanı geri getiremeyeceğini; kurdun, kuşun, börtü böceğin ve bil cümle doğanın sağlıklı olmadığı sürece biz insanların da sağlıklı olamayacağını bildiğim için buradayım.

Bir dolu dostla birlikte...

Yazarın Diğer Yazıları

İklim krizi

Yapılan hesaplamalara göre geri dönülmez seviyeye sadece 12 yılın kaldığı ve bu zamandan sonra alınacak önlemlerin geri dönüşümü sağlayamayacağı öngörülmekte

Ötanazi: Ölmek gerek

Tam da Cemal Süreya'nın dediği gibi; "Üstü kalsın" deyip gitmek gerekli...

Savaş, saldırı, çatışma...

Ortada duran gerçeği değiştiremezsiniz: Haklı savaş yoktur. Temiz saldırı yoktur. Kutsal çatışma yoktur