27 Mayıs 2011

Hume’un Doğumunun 300. Yılı

2011 yılı, ünlü İskoçyalı filozof David Hume’un (1711-1776) doğumunun 300. yılı...


2011 yılı, ünlü İskoçyalı filozof David Hume’un (1711-1776) doğumunun 300. yılı. Bu vesileyle bu yıl dünyanın çeşitli ülkelerinde Hume için etkinlikler düzenleniyor. Britanya’da, ABD’de, Rusya’da, Kanada’da, Almanya’da, Fransa’da, İtalya’da, Çek Cumhuriyeti’nde, Finlandiya’da, Avusturya’da, Belçika’da, Brezilya’da ve Türkiye’de Hume için çeşitli konferanslar, sempozyumlar, çalışma atölyeleri düzenleniyor, yayınlar yapılıyor. Türkiye’de yapılacak olan etkinlik belki de dünya çapında yapılanların içinde en iyisi, en kötü ihtimalle en iyilerinden birisi. Bu Türkiye için çok büyük bir fırsattır, umarız herkes bunun değerini anlar. Felsefe Sanat Bilim Derneği tarafından on yıldır düzenlenen Assos’ta Felsefe etkinliği bu yıl Hume’e ayrıldı. 4-7 Temmuz 2011 tarihlerinde gerçekleşecek olan uluslararası etkinliğin teması Hume’da Tanrı, Din ve Ahlak
Bu çerçevede dünyanın en iyi üniversitelerinden dünya çapında önemli Hume uzmanları Türkiye’ye gelecekler. Cambridge Üniversitesi Felsefe Bölümü Başkanı Prof. Dr. Simon Blackburn, New York Üniversitesi Felsefe Bölümü Başkanı Prof. Dr. Don Garrett, Yale Üniversitesi Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Stephen Darwall, Central Michigan Üniversitesi Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. John Prentice Wright, Arizona Üniversitesi Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. David Owen ve British Columbia Üniversitesi Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Paul Russell Assos’ta konuşma yapacak olan önemli kişiler arasında.
Küçük dünyalarımızın dogmalarından bir an olsun kurtulmak isteyenler ve uluslararası bir konferansı takip edebilecek derecede İngilizce bilenler, Çanakkale İli, Ayvacık İlçesi, Behramkale Köyü’nde, felsefe tarihinin en önemli filozoflarından birisi olan Aristoteles’in bir zamanlar yaşadığı Antik Yunan kenti Assos harabelerinin bulunduğu bölgede, Ege’nin muhteşem doğası eşliğinde, felsefe toplantılarına katılabilirler, o çerçevede gerçekleşecek çeşitli müzik ve tiyatro etkinliklerini de izleyebilirler. (Etkinlik herkese açıktır; ayrıntılı bilgi ve kayıt için: www.philosophyinassos.org ve www.felsefesanatbilim.org). 
Hume neden önemli? Çünkü Hume dini yobazlığa, dinciliğe, teokrasiye, dogmatik teolojiye ve metafiziğe karşı çok önemli bir mücadele vermiştir ve Avrupa’daki aydınlanma sürecine çok önemli katkılarda bulunmuştur. İnsanın anlama yetisinin sınırları nedir? Nedensellik ilkesi zihinde nasıl oluşur? Nedensellik ilkesi bilimlerde olduğu gibi teolojide ve dini açıklamalarda da kullanılabilir mi? Tanrı’nın varlığı ve nitelikleri bilinebilir mi? Ruhun ölümsüzlüğü bilinebilir mi? Mucizeler, vahiy ve peygamberlik iddia edildiği gibi gerçekleşmiş midir? Ahlak dinlerin tekelinde midir? Dinden arınmış bir ahlak olanaklı mıdır? Duyguların eylem ve seçimlerimizin oluşmasındaki rolü nedir? Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam gibi tektanrıcı dinlerin iddiaları salt akıl ve/veya deneyim yoluyla kanıtlanabilir mi? Dinde akıl yürütme ve sorgulayıcı özgür düşünce olabilir mi? Tüm bu soruların yanıtlarını merak edenler mutlaka Türkçe’ye de çevrilmiş olan Hume’un kitaplarını okumalıdırlar.
Hume aynı zamanda 1789 Fransız devriminin ve 1776 Amerikan devriminin ideallerini büyük ölçüde paylaşan bir filozof. Feodalizme karşı, teokrasiye karşı, mutlak monarşiye karşı mücadele eden bir kişi. Laiklik ilkesinin çok kararlı bir savunucusu. Din adamlarının siyasal otoriteden uzaklaştırılması gerektiğini, siyasi otoritenin dinden arınması gerektiğini savunan birisi. Din hakkındaki hem epistemolojik hem de siyasi görüşlerinden ötürü Edinburgh ve Glasgow üniversitelerine yaptığı iki iş başvurusu da reddedilmiş. Yaşamı boyunca hiçbir üniversitede öğretim üyesi olarak çalışma fırsatı bulamamış, hiçbir akademik ünvan taşımamış. Ancak bugün gelişmiş ülkelerdeki tüm üniversitelerde, felsefe bölümlerinde, felsefe tarihinin köşe taşı filozoflarından birisi olarak, eserleri okutuluyor.
Hume aynı zamanda, Paris’te yaşadığı yıllarda, Fransız devriminin teorik alt yapısını hazırlayan düşünürlerle yakın ilişkiler içinde olmuştu, onlarla yakın dostluklar kurmuştu. Bu çerçevede Jean-Jacques Rousseau, Denis Diderot, ve Baron D’Holbach ile sık sık bir araya gelir, Voltaire ile de yazışırdı. Hatta Rousseau’nun İsviçre ve Fransa’da gördüğü baskılar sonucunda İngiltere’ye iltica etmesini bizzat kendisi örgütlemiş, kitapları yakılan, hapishanelere atılan, evi taşlanan Rousseau’yu bizzat kendisi, gizli bir operasyonla, günlerce süren bir fayton ve tekne yolculuğu sonucunda, Londra’ya kaçırmıştı.
18. yüzyılda Avrupa’da kitap yakmak geleneği vardı. Orta Çağ zihniyetinden hala kurtulamamış yöneticiler, Rousseau, Diderot, D’Holbach, Voltaire gibi kişilerin kitaplarını meydanlarda yakıyorlardı, insanları idam ediyorlardı, onlara işkence ediyorlardı. Krallar ve yönetici sınıf düşüncelerden korkuyordu. Çünkü bu düşüncelerin devrimle sonuçlanabileceğini seziyorlardı. Nitekim öyle de oldu.
Genellikle filozofların bir işe yaramadığına dair, dünya işlerinden kopuk olduklarına dair bir izlenim vardır. Oysa bu tamamıyla yanlıştır. Siyaseten de yanlıştır. John Locke ve Jean-Jacques Rousseau gibi filozofların ortaya attıkları düşünceler ve kuramlar, 1776 Amerikan devrimi ve 1789 Fransız devrimi ile sonuçlanmıştır; Karl Marx’ın ortaya attığı düşünceler ve kuramlar, anti-kapitalist devrimlerle, 1917 Rus devrimi, 1949 Çin devrimi ve 1959 Küba devrimi ile sonuçlanmıştır.
Bu nedenledir ki otoriter yönetimler, halkın gücüne inanmayan, halkı kandırmak ve /veya bastırmak suretiyle sadece kendi gücüne inanan yönetimler, düşüncelerden her zaman korkmuşlardır. O nedenle “düşünce suçu” denen ucube bir şey vardır; kitap toplatmak ve yakmak diye bir şey vardır. İster krallık, çarlık ve padişahlık gibi mutlak monarşilerde olsun, ister askeri diktatörlüklerde olsun, ister geri kalmış ülkelerin çok partili parlamenter sistemlerinde olsun, yönetici sınıf her zaman özgür düşünceden, devrimci düşünceden korkmuştur. Hume ise dava arkadaşlarıyla birlikte, 18. yüzyılda, Fransız ve Amerikan devrimlerinden önce, daha devrim olmadan, baskılara karşı mücadele veriyordu, devrimlerin alt yapısını hazırlıyordu, kendi teorik köşesine çekilip, sorumsuz bir biçimde, pısırık pısırık, bir köşede oturmuyordu; bazı sözde aydınlar ve entellektüeller gibi, olup bitenlere karşı seyirci kalmıyordu. Bir yandan devrimcileri örgütlüyor, onlara sahip çıkıyor, bir yandan da, asıl ateşe atılması gereken kitapların, olgusal ve matematiksel akıl yürütmeler içermeyen, safsatalar ve hurafeler içeren kitaplar olduğunu söylüyordu. (Hume elbette bunu “Bu kitapları fiilen yakalım” anlamında değil, mecazi bir anlamda, nitelikli kitapların yakılması eylemine karşı bir protesto ifadesi olarak söylüyordu).
Türkiye’de herkes Hume’u ve onun gibileri okuyup anlasa, bugün yaşadığımız birçok tartışmayı da yaşamıyor olacaktık. Ne yazık ki Hume Türkiye’de hala yeterince bilinmemekte ve incelenmemektedir. Oysa Türkiye gibi hala Orta Çağ’ı andıran siyasal ve sosyal uygulamaların geçerli olduğu ülkelerde, Hume gibi filozoflara büyük gereksinim vardır. 
Hume din fetişizminin panzehiridir. Hume 18. yüzyılda kalmamıştır. Hume günceldir. 

Yazarın Diğer Yazıları

Mağduru oynayan zalimler

Türkiye’nin seçimle iktidara gelen padişahına karşı yürütülen protesto gösterilerine katılan vatandaşlara, terörist muamelesi yapılmaya devam ediliyor

Darbeci Erdoğan

Erdoğan da şu anda, Mısır’daki darbeyi sert ve sistematik bir biçimde eleştiren dünyadaki nadir liderlerden birisi haline geldi

Gezinin sonuçları ve yararları

İstanbul’da Gezi Parkı’nda başlayan ve daha sonra tüm ülkeye yayılan, AKP hükümetini ve Recep Tayyip Erdoğan’ı protesto gösterilerinin üç büyük yararı oldu...