12 Ekim 2012

Doğu-Batı Ayrımının Saçmalığı Üzerine

Türkiye’de ve dünyada sık sık bir “doğu-batı” ayrımı ve karşıtlığı düşüncesi ortaya atılır...

 

Türkiye’de ve dünyada sık sık bir “doğu-batı” ayrımı ve karşıtlığı düşüncesi ortaya atılır. “Doğu” kültürü ile “batı” kültürünün ayrı, hatta karşıt kültürel kimlikler olduğu savunulur. Avrupa ve Kuzey Amerika coğrafyasındaki kültürle, Asya’daki kültürün, birbirinden kopuk, farklı kültürler olduğu tezi sık sık ortaya atılır. Türkiye’deki “batı” karşıtlığının yaygınlaşmasıyla da, bu ayrım giderek keskinleşmektedir.

Oysa söz konusu “doğu-batı” ayrımı tamamıyla yapay, saçma ve olgulara aykırıdır. Söz konusu coğrafyada bulunan kültürler, ortak bir geçmişe ve ortak özelliklere sahiptir. Aralarındaki benzerlikler, ayrılıklardan çok daha fazla ve güçlüdür.

“Doğu-batı” ayrımı bağlamında ortaya konulan birinci karşıtlık, Musevi-Hıristiyan dünyası ile İslam dünyası arasındaki sözde karşıtlıktır. Oysa İslam dini, Musevilik ve Hıristiyanlık etkisi altında ortaya çıkmıştır.

İnsanlar on binlerce yıl çoktanrıcı inançlara sahipken, M.Ö. 800-1500 yılları arasında olduğu tahmin edilen bir zaman diliminde, Musevilik, her şeyin nedeni olan, ancak kendisinin nedeni olmayan, maddeden oluşmayan tek Tanrı kavramını ortaya atmıştır. Aynı kavramı daha sonra Hıristiyanlık, son olarak da, 6. Yüzyılda, İslam dini benimsemiştir. Söz konusu Tanrı kavramı bağlamında, vahiy, peygamberlik, mucizeler, ahlak gibi konularda tektanrıcı üç dinin söyledikleri de birbirine çok benzemektedir.

Musevilik-Hıristiyanlık ile İslam arasındaki yapay ayrım, sadece salt din alanında değil, felsefe ve bilim alanında da çok sık yapılmaktadır. Bazıları ısrarla, “İslam felsefesinin”, Avrupa ve Amerika’da temsil edilen “batı felsefesinden” ayrı bir oluşum olduğunu savunur. Oysa Avrupa ve Amerika coğrafyasında ortaya konan felsefe ve bilim ile, İslam coğrafyasında ortaya konan felsefe ve bilim, ortak bir kökene sahiptir: O da Antik Yunan felsefesi ve bilimidir. Antik Yunan kültürü de, kendisinden önce var olan Mezopotamya ve Mısır uygarlıklarından etkilenmiştir.

İslam coğrafyasının önde gelen filozofları olan İbn-Sina, İbn-Rüşd, Al Gazali gibi kişiler, Antik Yunan filozofları olan Platon ve Aristoteles’in metinlerini okumuşlar, onların kuramlarıyla Kuran’ı Kerim’in tezlerini bağdaştırmaya ve harmanlamaya çalışmışlardır. Aynı şeyi Avrupa’da Augustinus ve Aquinas gibi Hıristiyan filozoflar, Maimonides gibi Musevi filozoflar da yapmışlardır. Orta Çağ’da ve sonrasında da, ister Hıristiyan olsun, ister Musevi olsun, ister Müslüman olsun, ister dinsiz olsun, tüm filozoflar, Antik Yunan’dan etkilenmişlerdir.

İbn Sina, İbn-Rüşd ve Al-Gazali, akıl yürüterek oluşturulan, rasyonel kuramlar ortaya koymuşlardır. Dolayısıyla, “rasyonel düşünce batıya özgü bir anlayıştır; akıl batının ürünüdür, İslam dünyası akılcı değildir” gibi saçma iddialar tamamıyla gerçek dışıdır. Al-Gazali bile, akıl yürütmeyi reddedip, imanı ön plana koyarken, bu tezini, akıl yürütmelerle desteklemiştir.

İslam coğrafyasında elbette, rasyonel kuramların ve felsefi akıl yürütmelerin yanı sıra, tasavvuf ve mistik gelenekler de ortaya çıkmıştır. Ancak bu gelenekler Hıristiyanlık’ta ve Musevilik’te de mevcuttur. Tasavvuf ve mistisizm İslam’ın  tekelinde olmadığı gibi, İslam coğrafyası da sadece tasavvuf ve mistisizm geleneğinden ibaret değildir. Dolayısıyla ne akılcı gelenek, ne de mistik gelenek, “doğu”yu ve “batı”yı ayırt edici özellikler değildir.

Aynı durum bilimde de söz konusudur. “Batı”da yapıldığı biçimde, gözlem ve deneye dayanan bilim geleneği, İslam coğrafyasında da vardır. Sadece felsefe alanında değil, tıp bilimi alanında da ciddi çalışmaları olan İbn-Sina, bunun en tipik örneğidir. İbn-Sina’nın dışında da, İslam coğrafyasında, matematik, fizik, astronomi, biyoloji, tıp gibi alanlarda çok ciddi atılımlar gerçekleştiren bilim adamları yaşamıştır. Hatta, Orta Çağ döneminde, İslam coğrafyasında, Avrupa’dan çok daha gelişmiş bir bilim geleneği vardı. Avrupa’da bilim geleneğinin gelişmesi, Orta Çağ’dan sonra, Kopernik, Kepler ve Newton gibi bilim adamlarıyla ortaya çıkmıştır. 1300’lerden sonra bilim İslam coğrafyasında çökmüş, Avrupa’da ise yükselişe geçmiştir. (Osmanlı İmparatorluğu ise, kendi kuruluşundan önce İslam coğrafyasında var olan bilim geleneğini kendi içine taşıyamadığı gibi, kendi kuruluşundan sonra Avrupa’da devam eden bu bilim geleneğini de kendi içine taşıyamamıştır!).

Dolayısıyla, İslam dünyasını tasavvufa ve mistisizme indirgeyip, Avrupa’yı akılcılıkla ve bilimle özdeşleştirmek, büyük bir yalandan başka bir şey değildir. “Batı”daki akılcı ve bilimci anlayış Descartes’la, Kopernik’le, Kepler’le, Newton’la başlamamıştır; Avrupa ile birlikte Orta Doğu ve Kuzey Afrika’yı da etkilemiş olan bu gelenek zaten Antik Yunan’dan beri vardı.

Aslında Antik Yunan anlaşıldığında, sorun büyük ölçüde çözülecektir. Thales, Herakleitos, Anaksagoras, Pitagoras, Protagoras, Sokrates, Platon, Aristoteles, Epikuros, Hipokrates, Herodotos, Aristarkhos, Eudoxos, Euklid, Arkhimedes gibi Antik Yunan filozofları ve bilim adamları incelendiğinde, İslam coğrafyasındaki ve Hıristiyan coğrafyasındaki bilimi ve felsefeyi etkileyenlerin kim olduğu ortaya çıktığında, bu iki coğrafya arasında yaratılan yapay ayrım da ortadan kalkacaktır.

“Doğu-batı” ayrımı bağlamında ortaya konulan ikinci karşıtlık ise, Avrupa-Kuzey Amerika dünyası ile Asya-Uzak Doğu dünyası arasındaki sözde karşıtlıktır. Oysa bu da, büyük ölçüde yapay bir ayrımdır. Çünkü Antik Hindistan’da ve Antik Çin’de de, mistik geleneklerin yanı sıra, akıl yürütme temelli felsefe ve gözlem-deney temelli bilim geleneği vardı. Örneğin Hindistan’da, “Vedanta” ve “Nyaya” geleneğini izleyen bazı düşünürlerin, akla dayalı felsefi argümanlar ortaya koyduklarını görmekteyiz. Salt din bağlamında, Uzak Doğu’daki Hinduizm, Budizm, Taoculuk ve Şintoizm dinleri, Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam dinlerinden önemli ölçüde ayrılsalar da, Uzak Doğu’da da, hem geçmişte hem de günümüzde, çok ciddi bir bilimsel gelenek mevcuttur.

Tüm bunlar da gayet doğaldır. Çünkü dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, insan her yerde insandır. Her insanın hem aklı, hem de duyguları vardır. Üstelik akla ve duyguya sahip bu insanlar, tarih boyunca, karşılıklı etkileşim içinde olmuşlardır. İnsanları coğrafyalara ve bölgelere ayırarak etiketlemek, gerçeğe aykırı genellemeler yapmak, keskin kategoriler oluşturmak, insanı ve kültürü anlamamızı zorlaştırır.

Bu çerçevede, doğu ve batı sözcüklerinin tek anlamı vardır: O da yönle ilgili olanıdır. Onun dışında bu sözcüklere hiçbir anlam yüklenemez. Doğu, batı, kuzey, güney, sadece pusulayı ilgilendirir.

Bu anlamda, coğrafya ve alan olarak nerenin doğu nerenin batı, nerenin kuzey nerenin güney olduğu da, durduğunuz yere göre değişir.

Dünya yuvarlak olduğuna göre, her yer hem batıdır, hem doğudur, hem kuzeydir, hem de güneydir.

 

Yazarın Diğer Yazıları

Mağduru oynayan zalimler

Türkiye’nin seçimle iktidara gelen padişahına karşı yürütülen protesto gösterilerine katılan vatandaşlara, terörist muamelesi yapılmaya devam ediliyor

Darbeci Erdoğan

Erdoğan da şu anda, Mısır’daki darbeyi sert ve sistematik bir biçimde eleştiren dünyadaki nadir liderlerden birisi haline geldi

Gezinin sonuçları ve yararları

İstanbul’da Gezi Parkı’nda başlayan ve daha sonra tüm ülkeye yayılan, AKP hükümetini ve Recep Tayyip Erdoğan’ı protesto gösterilerinin üç büyük yararı oldu...