12 Aralık 2021

Yalnızlığa yoldaş bir adamın bitmeyecek hesaplaşması…

Türk halk müziği ezgilerini son derece başarılı kompozisyonlarla senfonik şaheserlere dönüştürdüğü plaklarıyla, beslendiği pınarın zenginliğine zenginlik kattı. Yarasına arabesk müzikle tuz basmaya çalışan 80'lerin dağıtılmış ülkesinde bir Sultan-ı Yegâh albümü yaparak, Anadolu toprağının müzikal köklerinden yeşerttiği fidanla hem müziğe hem ülkeye kendi öz zenginliğini hatırlattı, umut aşıladı

Bunaltıcı sıcaklardan püfür püfür havasına kaçılan yaz günlerinde değil yüze kırık cam parçacıkları gibi çarpan soğuk kış rüzgârında faça ala ala varmıştım Büyükada Viranbağ'a. İskeleden çıkıp merkezden sağa doğru kıvrılarak uzayan yokuşu geçerken bir yandan Nur Yoldaş'ın cam gibi saydam, sert ve güçlü sesiyle yorumladığı Sultan-ı Yegâh çınlıyordu kulaklarımda. Nokta dergisi muhabiri olarak Büyükada'nın Viranbağ mevkiinde bir viranede yaşamayı seçmiş olan bu şarkının bestecisiyle konuşacaktım…
Ada esnafının yalnızca mevki ve yön olarak verdiği tarifle ilerlerken konaklar, evler geçtim, yerleşim alanlarının olmadığı yükseklere doğru tırmandım. Asfalt yoldan saparak fundalıkların, bodur ağaçlar ve çalılıkların arasına daldım. Ya bulamazsam, ya gelen bu davetsiz misafirle konuşmak istemezse… Endişelerin daha da ağırlaştırdığı adımlarımı sert çalılar, küçük kayacıklar arasında basacağım yeri seçerek atıp ilerlemeye çalışmak giderek daha da yorucu oluyordu. Sokaklarında bile kimseciklerin dolaşmadığı bu ada soğuğunda fundalıklar arasında aradığım, ülkenin en değerli yeteneklerinden, eserleriyle döneminin başarılı müzisyenlerinde arasında yerini almış büyük bir sanatçıydı. Beş on dakikalık arayışın ardından ileride çatısı görünen kulübeye doğru sekiz on adım kala birden ayakta bana doğru bakarken buldum onu.  

Attila İlhan'ın Sultan-ı Yegâh şiiri, ruhunun karanlık dehlizlerinde el yordamıyla bir çıkış yolu arayan bireyin çaresizliğinin, umut kırıklıklarının, korkularının, özlemlerinin, anılarının sarmalında yitişini betimleyen Türk şiirinin anıt eserlerinden biri oldu. Ergüder Yoldaş'ın bu şiire yaptığı besteyse hayatın insanın üzerine koyu bir örtü gibi serildiği anların senfonisine dönüştü. Güçlü betimlemelerle örülü güftesinin üst düzey bir müzikal kompozisyonla birleştiği ve böylece insanı büyüleyici bir derinliğin içine düşüren Sultan-ı Yegâh, 1981 yılında yayınlandığından bu yana kendi kulvarını yaratan şarkılardan oldu. Türk sanat müziğine yaslanan temelinin üzerinde Batı müziği düzenlemeleriyle yükselen bu Ergüder Yoldaş bestesi, milyonların dikkatini çekmeyi başaran bir çıkış yapmıştı. Ama 1999 kışının sonlarına doğru yanına gittiğim o soğuk günde, uzamış kirli saçları, birbirine sarmaşıklar gibi dolaşmış sakalıyla sanki etrafını saran fundalıklardan bir parça, yaşadığı o toprağa inatçı kökler salarak tutunmuş, dallarında şarkılar uçuşan bir ağaç gibiydi. "Neden buradasınız?" sorumu, zihninin keskin açıklığı ve baktığı denizin yansıdığı duru ve pırıl pırıl mavi gözleriyle kısa yanıtladı: "Hesaplaşma, hayatla hesaplaşma…"

Gece gökyüzüne bakmak gibidir Sultan-ı Yegâh'ı dinlemek… Koyu, ürkütücü bir karanlığa bakıyor olsanız da göz kırpan ışıklarıyla geceye yayılmış milyonlarca yıldızın parlayışıyla korkunuz dağılır. Birey olarak yıldızlar gibi tekliğimiz ve yalnızlığımızın kara evreninde kayan bir yıldız gibi dolaşan bu şarkı, derinlikli sözleri ve müziğini özümsemeye birikimli kulaklar isteyen seviyesine rağmen her yaştan dinleyiciye ulaşmayı başarmıştı. Ama şarkının adını aldığı Sultan-ı Yegâh'ın başka perdeye taşınan ve orada çalınan makam yapısı gibi bestecisi de stüdyolarda, piyanosunun başında değil, etrafında sert rüzgârların anbean dolaştığı bir kuytuya çekilmişti. Şarkı yerini, dinleyicisini bulmuştu ama -her ne kadar kendi seçimi olsa da- müzikseverler için bestecisi olması gereken yerde değildi.

Zaman zaman bana sorduğu sorularla röportaj değil de karşılıklı sohbet etmiştik Ergüder Yoldaş ile. Çalıştığım Nokta'nın eski yayın yönetmeni Arda Uskan'ı da sormuştu bana, "Orada mı hâlâ, ne yapıyor?" diye. Bu soruyu duyunca demek ki yıkmamış her şeyi, bir gün döner diye düşünmüştüm içimden. Büyükada'daki 12 yıllık inzivasına 2003'te son verdi, kardeşinin yanına yerleştiği İzmir'de Ocak 2016'da aramızdan ayrıldı.



Bir şarkı değildi elbette ömrüne sığdırdığı. 1981'deki çıkışından önce de sonra da müzikte açtığı o yeni kulvara soluksuz koşan eserler ekledi. 1960'larda kurduğu orkestrasıyla başladığı müzik yaşamına, hayatının en olgun döneminde verdiği ara ile kaybeden bizdik biraz da. Kendi özel yaşamında yaşadıkları sarsıntılar kadar TRT'nin radyo repertuarından çıkardığı eseri, Eurovision elemelerinde istenmeyen bestesi, o dönem müzik piyasasının yozluğu, plakçıların hassas bünyesini rahatsız eden tüccarlığı, medyasıyla yapımcılarıyla hayata bakışının hiç uyuşmadığı etrafını saran hoyrat bir düzenle hesaplaşmaydı bana iki kelimede özetlediği. Zamanında bir başka hoyratlıktan, Nazi Almanyasından kaçan Alman profesör Fischer'e de ev sahipliği yapmış Viranbağ'daki o kulübeden "hayata dönüş"ünün ardından da küçük dersler, eğitimler dışında yine inzivasını sürdürerek yaşadı.

Türk halk müziği ezgilerini son derece başarılı kompozisyonlarla senfonik şaheserlere dönüştürdüğü plaklarıyla, beslendiği pınarın zenginliğine zenginlik kattı. Yarasına arabesk müzikle tuz basmaya çalışan 80'lerin dağıtılmış ülkesinde bir Sultan-ı Yegâh albümü yaparak, Anadolu toprağının müzikal köklerinden yeşerttiği fidanla hem müziğe hem ülkeye kendi öz zenginliğini hatırlattı, umut aşıladı.

Dünyanın arsız, öğütken çarklarına hassas fikri ve sanatçı duruşuyla verdiği bir tepkiydi on iki yıllık inzivası. Büyükada'daki münzevi yaşamından alınıp "kurtarılmak" istendiği yer, tam da uzak durmaya çalıştığı o hayattı zaten. Bugünkü manzaraya onun gözleriyle bir daha bakıp düşündüğümüzde gerçek hayat onun zihninde, adasındaydı; karşı kıyıdaki İstanbul, içinde çılgınca koşuşup duran bizlerin tıkıldığı bir meczuphane gibi yükseliyordu uzakta. Asıl kurtarılması gerekenler de o vahşi hayata devam edenlerdi sanki…

Yazarın Diğer Yazıları

Babalar, anılar, gölgeler, şarkılar…

Babalar, anılar, gölgeler ve şarkılar… Hiç yalnız bırakmadan bizi, biçim değiştirerek yaşamayı sürdürecek, birbirlerine dönüşe dönüşe ilerleyerek zamanın sonsuzluğu içerisinde hep var olacakmış gibiler

Yorgun şarkılar ve ihtiyar bir tabure…

Bir daha dünyaya gelseydim Nevizade Sokak'ta bir tabure olmak isterdim, "Yorgun şarkılarda anarsın beni, öyle kolay değil unutamazsın" çalınırken süt güğümü gibi sus pus dururdum olduğum yerde, sessiz, sitemsiz

"Kadınlarımızın yüzü, acılarımızın kitabıdır"

Bir ülkeyi anlamak için bir şarkılarına bakmalı bir de kadınların yüzlerine…