20 Aralık 2013

Yaratıcı yıkım mı yoksa sadece yıkım mı olacak?

Bir yıkım ve kollektif utanç süreci bu o açık. Peki bu yıkımdan iyi bir şey çıkabilir mi?

Yolsuzluk soruşturmasının içerdiği iddialar ve sonrasındaki gelişmeler Türkiye’nin siyasal kurumları (örneğin kuvvetler ayrılığı) ve kirlenme açısından tam bir yıkımı işaret ediyor. Aşınma ve yıkım zaten uzun süredir demokratikleşme kisvesi altında devam ediyordu.  Reformdan geçirilmesi ve demokratikleşmesi gereken kurumlar bunun yerine kaldırılıyor veya baypas ediliyor ama yerine yenileri konulmuyordu. Bugün yaşanan bir dizi itiraf ve ve ayyuka çıkma eşliğinde tam bir çöküş. Önümüzdeki dönemde bu çirkinlik hikayesi yazılmaya devam ederken yeni aşamalardan geçecek. Her bölümde kahramanlarından biri biraz daha haklı veya üste çıkmış gözükecek. Ama toplum ve geleceğimiz için sonuç değişmeyecek.

Uzun vadede tüm bu olanlardan tiksinti duyanlar için önemli olan soru şu. Bu yıkımdan iyi bir şey çıkabilir mi ve nasıl çıkar? Hasan Cemal’in ifadesiyle bir korku duvarı aşılmış gözüküyor. Ama daha saygılı, şeffaf ve demokratik bir devlet isteyenler ne yapmalı, duruşları ne olmalı?

Gelişmenin yolu bazen yıkımdan geçer. Yeni ve daha iyinin inşası için önce var olanın yıkılması gerekir. Ekonomik kurumlarımızı da son kez bir yıkım sonucunda yeniden yapılandırabilmiştik. 2000-2001 krizinde var olan finansal kurumlar çökünce, son on yıldaki büyümenin altyapısını oluşturan ve bizi 2008 küresel krizinden koruyan mali kuralları ve kurumları oluşturabildik. Merkez Bankası’ndan BDDK’ya o kurumlar ve sağladıkları güven sayesindedir ki  bugünkü siyasal krizin olumsuz ekonomik etkileri de henüz çok büyük değil. Yaşadıklarımız 1990’larda olsaydı TL çoktan tarumar olmuştu.  Son senelerde kayırmacı atamalar, ihale yasasındaki değişiklikler ve vergi cezalarının siyasal motivasyonlarla kullanılması gibi eylemlerle bu kazanımların altı oyuldu. Son iddialar bunun doğal sonucu olan yozlaşmanın boyutunu açıkça gösteriyor. Uzun süre demokratikleşmenin büyük bir kesim için umudu olan AKP de 2000-2001’deki yıkımın sonunda ortaya çıkmıştı. Seçmen 2002’de ANAP’tan SP’ye ve DSP’ye eski siyaseti veto edince siyasetin merkezi yıkıldı, yeninin yani AKP’nin önü açıldı. O zamanlar AKP bugünkünden gece gündüz kadar farklı bir söylem ve tevazuyla siyaset sahnesine çıkmıştı.

Ama o günle bugün arasında üç önemli fark var. Birincisi o zaman seçmenin büyük çoğunluğu tek ses olarak “artık yeter çekilin” demişti. Bugünse özellikle medyanın yoğun baskı altında olması nedeniyle toplum ve seçmen bölünmüş durumda; dünkü T24 haberinde kamuoyu araştırmacıları son skandalların oylarda yüzde  2 ila 5 yapacağını tahmin ediyordu. İkincisi, o zaman ekonomik kurumlarımızı yeniden inşa ederken (her ne kadar yenilenmenin motoru iç dinamikler olsa da) dış dünyadan mali ve fikirsel büyük destek gördük. Bugünse dış dünyanın kafası hala karışık. Gerek AB gerekse ABD askeri vesayet sonrası Türkiye’de kimin kim olduğunu ve neyi temsil ettiğini yeni yeni anlamaya başladı, hala mevcut iktidarın alternatifi var mı emin değil. Üçüncüsü ve belki en önemlisi, o zaman yeni bir dil ve imajla dümene geçmeye hazır denenmemiş bir siyasal parti vardı ortada, yani AKP. Bugünse HDP dışında yeni sayılabilecek bir parti yok. En azından yaklaşan yerel seçimler öncesi yeni bir parti kurulması da pratik değil. Ama genel seçimler öncesi mevcut partilerden kopmalarla böyle bir şeyin olması en azından ihtimal dahilinde.

Yeni, veya iktidar alternatifi olmak isteyen eski partiler bu yıkımdan daha temiz ve demokratik bir Türkiye’nin çıkmasına katkıda bulunmak niyetindeyseler o zaman mutlaka mümkün olduğu kadar yeni kadrolarla ve yeni bir dil ve imajla ortaya çıkmak zorundalar. Örneğin eş başkanlık, parti başkanlarına maksimum dönem kısıtlaması gibi kendi kendilerini bağlayan uygulamalarla  eskisinden farklı olacakları mesajını verebilirler.

Bir nokta daha çok önemli. Türkiye’de şu ana kadar yeniden inşa dönemleri hep tek bir partinin iktidarında ve uzlaşma değil zorla oldu. Bunun tek istisnası 2001-2002’deki koalisyon döneminde olabilirdi, ama o hükümet de yaptığı  reformların meyveleri daha alınmadan erken seçime giderek siyasal intiharda bulundu ve bu fırsat kaçtı. Bu sefer değişim mutlaka tek aktörlü değil çok aktörlü ve uzlaşma yoluyla olmalı. Bu yüzden CHP’den BDP’ye bütün partiler ve STK’lar ideolojik farklarını bir yana bırakıp mutlaka somut projeler  üzerinden işbirliği yapmalı. Birleşmeler veya seçim koalisyonu türünden işbirliği yöntemleri ideoloji, dil ve kadro farklılıkları nedeniyle gerçekçi değil. Ama ortak somut problemler ve projeler (örneğin basın yasası, seçim barajının düşürülmesi  ve BDP’li milletvekillerinin tahliyesi) üzerinden  işbirliği yapılabilir ve yapılmalı.

Böyle bir duruşun ve arayışın ruhu ve enerjisi var, Gezi olaylarında adeta bir çığlık  haline gelmişti. Ama bu enerji somut projeler ve talepler haline gelemedi. Şimdi bunun tam zamanı.

Peki yaşadığımız yıkım sonrası yapıcı yeniden inşanın fikirsel altyapısı nereden gelecek? Türkiye maalesef hayalleri, fikriyatı ve idealleri bölünmüş bir ülke. Ama iyimser olmamız için bir neden var. Daha şeffaf bir kurallar rejiminin gelişmesi için ilk etapta yapılması gerekenler o kadar da Kaf dağının ardında değil. Son yirmi yılda yayınlanmış STK raporlarında, akademik araştırmalarda, AB ilerleme raporlarında ve uluslararası demokrasi kuruluşlarının incelemelerinde mevcut.

Siyasi Partiler Kanunu,  Basın Yasası, Terörle Mücadele Yasası, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu, Kamu İhale Kanunu, Sayıştay Yasası, (polis ve orduyu kapsayan) Güvenlik Sektörü reformu ilk başta akla gelenler. Sahi son demokratikleşme paketindeki başta seçim barajı unutulan vaatlere ne oldu?

Örneğin yargı reformuyla ilgili Tesev Anayasa yazılarının dün yayınlanan Güneş Murat Tezcür’ün kaleme aldığı üçüncüsü şu sonuca varıyor: (Sanılanın aksine) partiler “anayasanın yargıyı ilgilendiren maddeleri üzerinde küçümsenmeyecek mesafe kaydetmişlerdir. AKP’nin başkanlık sisteminden vazgeçmesi karşılığında, diğer partilerin pozisyonlarını AKP’nin tercihleri doğrultusunda yumuşatmaları yargı konusunda partilerin genel hatlarıyla bir mutabakata varmalarını şüphesiz kolaylaştıracaktır.” Muhalefet partileri bu amaç uğrunda AKP’ye baskı yapmak için aynı zamanda BDP’nin ve HDP’nin (adem-i merkeziyetçi tercihleri doğrultusunda) üniter devletle çelişmeyen bazı yumuşamalar yapabilirler. (Yapıcı) siyaset bunu becermenin sanatı değilse başka nedir? Bu CHP ve MHP için BDP’nin peşinden gitmek (veya tam tersi) anlamına gelmiyor. Ortak hedefler ve seçmenlerinin iyiliği için siyaset yapmak ve sonuç almak anlamına geliyor. Sonra herkes kendi kimliği ve ideolojisiyle siyasete devam eder.

Benzer uzlaşma imkanlarının Basın ve Seçim Yasası gibi daha birçok alanda olduğunu düşünüyorum. Örneğin önümüzdeki seçimler 2002’den beri unuttuğumuz demokratik bir uygulamanın, iktidar ve muhalefet parti liderlerinin yeniden televizyonda seçmenlerin önünde karşılıklı tartıştıkları seçim olmalı. Bu yasayla gereklilik haline getirilmeli. Eğer seçmenlerin karşılaştırma ve bilgilenme imkanı ellerinden alınmışsa, medya serbest değilse, Haluk Özdalga’nın dediği gibi “seçimler olsa da demokratik olmaz.”

Bazen yıkım sadece yıkımdır. Bazense yıkım yapıcı ve yaratıcı olur. İkincisini isteyenler taleplerini somutlaştırmak ve yeni kadrolarla yeni bir siyaset biçimi geliştirmek zorunda. Her şeyden önce şeffaf ve saygılı bir devlet ve tarafsız ve adil kurallar rejimi. Sonra bırakalım isteyen o kurallar içinde istediği hayali kursun.