20 Haziran 2022

Yetmez ama evet konusu

”Yetmez ama evetçiler kahrolsun” korosunda yer alanlar, öyle görünüyor ki, “asıl hedef” olarak AKP’yi ve zihniyetini değil, bu grubu alıyorlar. Bu grup “demokrasi” diyor ve şimdiye kadar bunu demekten vazgeçmedi

2010 referandumu öncesinde Tayyip Erdoğan’ın demokratlığı konusunda ne düşündüğümü yazmama yol açan vesile Ertuğrul Özkök’ün “itiraf”ıma dair yazısı olmuştu. 2002’deki seçimle 2013’te Gezi protestosu arasındaki sürede AKP iktidarının davranışı bana umduğumdan çok daha iyi göründü. Derken Gezi oldu ve işler değişti. Bu sefer karşımıza çıkan AKP’nin yaptıkları korktuğumdan (seçim öncesinden söz ediyorum) beter çıktı. Bugünlere geldiğimizde, birçok bakımdan, AKP iktidarında geçen bu dönem kadar kötü bir dönem yaşamadığımızı düşünüyorum.

Ancak, 2010 referandumunda Erdoğan hakkında öyle düşünmekle birlikte, “Yetmez ama Evet” sloganını doğru buluyor ve destekliyordum. Bunun ne gibi düşüncelerden geldiğini açıklayacağım.  Ama ondan önce önemli bir referans vermeliyim. Bu “yetmez ama evet” yaklaşımı üstüne kopan fırtınanın büyük kısmı herhangi bir gerçekliğe dayanmıyor. Örneğin AKP’nin bugün kurmuş olduğu faşizan hukuk düzeni o referandumun sonucu, devamı vb. değildir. 2017 referandumundan sonra gerçekleşme imkânı bulmuş, bu imkânı onlara verenler arasında CHP’nin Anayasa Mahkemesi’ne “tek oy/blok oy” itirazının da payı olmuştur. Bu itirazın kabulü Fethullah cephesinden üyelerin istedikleri tasfiyeleri yerine getirmelerine ciddi yardım etmiştir.

Ama ben şimdi bu çok çetrefil konulara girmek istemiyorum (girsem de çıkabilir miyim, bilmiyorum).  Bu konuyu Yıldıray Oğur yazdı; en ince ayrıntılarına kadar inceledi, hangi aşamada hangi aktörlerin nasıl davrandığını gösterdi. 2010’daki değişimle sonradan, 2017’de yapılan değişiklik bambaşka zihin yapılarının ürünüdür. Bu ikincisinde değişikliğe destek veren bir “Yetmez ama evetçi” de tanımıyorum. 

Benim o zamanki itirazım şu noktada toplanıyordu. AKP döneminde yapılmış olan bu değişiklik, 12 Eylül yönetiminin yasamasının bir ürünüydü. Bu bana göre zaten yeterince geçerli nedendi değiştirilmesine; ama biraz daha ayrıntıya gireyim (o zaman bunları yazmış olsam da): 12 Eylül’ün derdi, kurduğu düzene devamlılık sağlamaktı. Bunun (oldukça güvenilir) bir yöntemi getirdiği kurumlara ideolojik bir devamlılık, bir istikrar kazandırmaktır. HSYK bir 12 Eylül kurumuydu. Kurumun üyeleri de onları oraya tayin eden iradeyle uyumluydu elbette. O halde sorun, bu uyumu korumak, devam ettirmek.

Kurumları insanlar işletir ve zamanı gelince ölürler;  ölenlerin yerine yenilerinin getirilmesi gerekir. Bu iş nasıl yapılacak? Temelde iki yöntem var diyebiliriz: Bunu yapacak bir kurul belirlenir, “x” kurumundan iki kişi, “z” kurumundan altı kişi, her neyse, onların toplanıp bu seçme işini yapmasına karar verir. “Yetmez ama evet”li referandum buna uygun işliyordu—ama Adalet Bakanı ile müsteşarı da bu işi yapan yedi kişinin arasındaydı; bu da 12 Eylül mantığına uygundu tabii.

Öbür yöntem, seçimi yapacakların söz konusu kurum üyeleriyle sınırlı tutulmasıydı. Buna “ko-optasyon” diyoruz. Bu yöntem ister istemez bir “kurum kimliği”, “kurum ideolojisi” üretir. İster istemez “kapalı” bir sistemdir. Kurum üyeliğini belirli ideolojik eğilimleri olanlara açık tutar, öyle olmayanlara kapatır. Bu da 12 Eylül zihniyetinin temel yaklaşımlarına uyan bir sistemdir.

Ve tabii demokratik değildir. Değişime imkân bırakmaz. Kurumun dışındaki toplumu kaale almaz.

Peki, lehine söylenecek bir şey yok mu?  Var aslında. Bu gibi kurumların doğal olarak belirli ilgi alanları vardır. Kurumda çalışanlar bu alanları tanır, özelliklerini öğrenir, bu yapılan işte deneyim kazanır.  Bunlar da önemli ve faydalı şeyler. Sonuçta “devamlılık” sağlar ko-optasyon yöntemi.

İyi, iyi de, peki “değişim” ne olacak?  O bir ihtiyaç değil mi?  Diyelim “yürütme” bir işe girişmiş (olumlu bir iş olacağını da varsayalım); ama “yargı” bu “yenilik”ten hoşnut değil. Dolayısıyla tıkıyor yolu. Bu da iyi bir durum değil. O halde ne yapmalı?

Benzer durumlarda başvurmak üzere “uzlaşma” denen bir şey vardır. Böyle bir durumda bir denge sağlayacak bir düzen gerekiyor. Seçimi yapacakların bir kısmı ko-optasyon mantığıyla iş yapacak kurum üyelerinden, ama bir kısmı da toplumdan gelecek taleplere ya da yakınmalara karşı kulağı delik “yeni” kişilerden oluşacak. Ve elbette, böyle bir kurum içinde “bakan”, “müsteşar” gibi adamlar bulunmayacak (AKP iktidarı bildiğiniz gibi onları içeride tutmaktan vazgeçemedi). Bu adamlar bulunduğu gibi kurulun “başkanı” da oldular.

Evet, bu 12 Eylül kalıntısı ko-optatif yöntemin değiştirilmesinden yanaydım. O aşamada getirilen değişiklik önergesinin de şimdi toplumun ümüğünü sıkan sistemle bir ilgisi yoktu. Bunlar, 2017’nin bizlere armağanıdır. Aslında, gene Yıldıray Oğur’un tespit ettiği gibi, “Yetmez ama evet” yaygarasının yeri göğü tutması da bu “sonraki” tarihte başlamıştır.

Son yazımda “siyaset yapmak” üstüne yazacağımı söylemiştim. Ama bunu ancak kısmen yapabildim, çünkü “ko-optasyon” filan, dolaylı ilişkisi olan konulara girdim. Ama o konulara da gireceğiz.

Burada, gene yeterince “politik” bir sorun üstünde durmuş oldum. Ama yazı, göründüğü gibi, AKP’nin yaptığı bir anayasa değişikliği değil. Şu konjonktürde, AKP’ye muhalefet etme eyleminde birlikte bulunulduğu için aynı cephede gibi görünen, ama aslında öyle olmayan gruplar arasında geçen mücadeleyi ele alıyor. ”Yetmez ama evetçiler kahrolsun” korosunda yer alanlar, öyle görünüyor ki, “asıl hedef” olarak AKP’yi ve zihniyetini değil, bu grubu alıyorlar. Bu grup “demokrasi” diyor ve şimdiye kadar bunu demekten vazgeçmedi. Herkes için, bütün kurumları ve gelecek perspektifleriyle demokrasi. Belirli bir kesimin gözünde böylesine antipatik görünmelerinin ve yok edilmek istenmelerinin nedeni de budur. Çünkü öteki kesimin sözü, “Her şey olabilir, başta bizim olmamız koşuluyla” diyor. Böyle olduktan sonra, 12 Eylül yasamasını bile savunmakta bir sakınca görmüyorlar.  Bu durumda, rejimin “otoriter” yapısı ikinci dereceden bir soruna dönüşüyor. Asıl sorun, otoriteyi kimin kullanacağı. Muhalefetin, net ve homojen demokrat bir muhalefet olmasının engeli de bu.

Murat Belge kimdir?

Prof. Dr. Murat Belge, 16 Mart 1943’te Ankara'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi.

12 Mart 1971 muhtırasıyla başlayan darbe döneminde iki yıl cezaevinde kaldıktan sonra 1974’te üniversiteye döndü. 1981’de doçentken istifa etti.

Halkın Dostları, Birikim, Yeni Dergi, Yeni Gündem, Milliyet Sanat, Papirüs dergilerinde ve Cumhuriyet, Demokrat, Milliyet, Radikal, Taraf gazetelerinde yazdı.
1983’te İletişim Yayınları’nı kurdu. 1997’de profesör olan Murat Belge, başkanlığını da üstlendiği Bilgi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü'nde devam ettiği akademik çalışmalarını sürdürüyor.

Türkiye'nin en üretken yazarları arasında ön sıralarda yer alan Murat Belge, çok sayıda kitapta yer alan makalelerinin yanı sıra 23 kitap yazdı; William Faulkner, James Joyce ve John Berger’den eserler de dâhil olmak üzere 15 çeviri kitabı yayımladı.
1957 seçimlerinde Demokrat Parti Muğla Milletvekili olarak parlamentoya giren gazeteci-yazar Burhan Asaf Belge'nin oğlu olan Murat Belge, aktris Hale Soygazi ile evli.

Kitapları

- Tarihten Güncelliğe (Alan, 1983; İletişim, 1997)
- Sosyalizm, Türkiye ve Gelecek (Birikim, 1989)
- Marksist Estetik (BFS, 1989; Birikim, 1997)
- The Blue Cruise (Boyut, 1991)
- Türkiye Dünyanın Neresinde (Birikim, 1992)
- 12 Yıl Sonra 12 Eylül (Birikim, 1992)
- İstanbul Gezi Rehberi (Tarih Vakfı, 1993; İletişim, 2007)
- Türkler ve Kürtler: Nereden Nereye? (Birikim, 1995)
- Boğaziçi’nde Yalılar ve İnsanlar (İletişim, 1997)
- Edebiyat Üstüne Yazılar (YKY, 1994; İletişim, 1998)
- Tarih Boyunca Yemek Kültürü (İletişim, 2001),
- Başka Kentler, Başka Denizler 1 (İletişim, 2002)
- Yaklaştıkça Uzaklaşıyor mu: Türkiye ve Avrupa Birliği (Birikim, 2003)
- Osmanlı: Kurumlar ve Kültür (Bilgi Üniversitesi, 2006)
- Başka Kentler Başka Denizler 2 (İletişim, 2007)
- Genesis: “Büyük Ulusal Anlatı” ve Türklerin Kökeni (İletişim, 2008)
- Sanat ve Edebiyat Yazıları (İletişim, 2009)
- Başka Kentler, Başka Denizler 3 (İletişim, 2011)
- Edebiyatta Ermeniler (İletişim, 2013)
- Başka Kentler, Başka Denizler 4 (İletişim, 2014)
- Militarist Modernleşme-Almanya, Japonya ve Türkiye (İletişim, 2014)
- Linç Kültürünün Tarihsel Kökeni: Milliyetçilik (Agora, 2006; Berat Günçıkan ile söyleşi)
- Şairaneden Şiirsele / Türkiye’de Modern Şiir (İletişim, 2018)

Çevirileri

- Hegel Üstüne: W.T. Stace
- Martin Chuzlewitt: Charles Dickens
- Döşeğimde Ölürken, Ağustos Işığı, Ayı: William Faulkner
- Dublinliler, Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi: James Joyce
- 1844 Elyazmaları: Karl Marx
- Bir Zamanlar Europa’da, Leylak ve Bayrak: John Berger
- Feodal Toplumdan Yirminci Yüzyıla: Leo Huberman
- Yazıcı Bartleby: Herman Melville
- Kayıp Kız: David Herbert Lawrence
- Yurtsuzların Ülkesi: Dugmore Boetıe
- Lenin ve Felsefe: Louis Althusser (Bülent Aksoy ve Erol Tulpar ile birlikte)

Yazarın Diğer Yazıları

Abdülhamid ve İslamcılık

Abdülhamid muhtemelen Tayyip Erdoğan'ın "ideal Müslüman" kavramından anladığı tipolojiye uyan biri değildi. Operasını dinler, en seçmesinden konyağını içer, Sherlock Holmes hikâyesini okuturdu. Batı tarzı eğitim veren yığınla okul açmış, subaylığın "meritokratik" olması için uğraşmıştı. Yani "Kızıl Sultan/Ulu Hakan kalıpları içinde doğru düzgün bir Abdülhamid resmi oluşturmak kolay değildir

"Liyakat" konusunun yorumları

Son hikâyede gene kafa karıştıran taraflar var gibi. Davutoğlu ve Babacan "liyakatli" değiller. Tamam mı? Tamam. Onları oraya bir "irade" getirmiş! Bu da tamam, ama hangi "irade"? Bekir Bozdağ mı ısrar etti, ille bunlar buraya gelecek diye? Memlekette Tayyip Erdoğan'ınkinden başka "irade" mi kaldı? Yani orada böyle bir "irade"nin kararı söz konusu ise, bu "irade" Tayyip Erdoğan'ın "irade"si

Bugünün dünyasında "İslamcı" olmak

"İnançlar" ve "koşullar" arasındaki ilişkileri yeniden gözden geçirmenin zaman gelmedi mi, ne dersiniz?