12 Nisan 2019

Mızıkçılık

"Türkiye Cumhuriyeti adındaki ülkede yaşamaya devam edeceğiz ama bu şimdiye kadar tanıdığımız, bildiğimiz Türkiye Cumhuriyeti olmayacak"

Çocuk oyunlarında da genellikle bir “kazanan” ve “kaybedenler” olur.  Olacak elbet;  oyunun çocuğu hayata alıştırdığını söylemiyor muyuz? Bu oyunlar oynanır ve “hayata alışma”, “hayat kurallarını öğrenme” faslında, kaybeden mızıklar. Olur olmaz gerekçelerle, bin dereden su getirerek, “Ben kaybetmedim” der. Durumu gözlemleyen “büyükler” varsa, “çocuk” der geçerler.

Ama herhalde oyunlarını böyle oynamaya alışmış çocuklar büyüyünce de “mızıklamak”tan vazgeçmiyorlar. Onlar vazgeçmemekle birlikte bu aynı şeyi yaptıklarında bunun adını “mızıkçılık” diye koymak insanın tuhafına gidiyor. Koca koca adamların bunu yapabilmesi şaşırtıcı bir şey—diye düşünüyoruz.

Ama oluyor. Şu anda, malum, seçimle ilgili olmakta. AKP’liler, kendilerini çok haklı görerek (çocuklar da aynen öyle bir havaya girerler), anlatıyorlar. Anlattıkları şeylere hak vermek mümkün değil. “Hile yapıldı” deniyor.  Diyenlerden biri İçişleri Bakanı. Yani, sahiden varsa, bu hileyi önlemekten sorumlu kişi.  “Seçmen kaydırılmış” deniyor. Bunun 31 Mart'tan önce söylenmesi gerekiyordu.

Çocuklar böyle bağırışınca “Çocuk” deyip geçeriz ama bu işi büyük adamlar yapınca, üstelik, bir toplumun geleceğini yakından ilgilendiren bir konuda bunu yapınca bir şey deyip geçmek zorlaşıyor.

Belli ki AKP’nin beklemediği bir iş olmuş. Hazırlıksız yakalanmışlar. Onun için de bir yığın çelişik söz söylüyorlar.  Binali Yıldırım’ın seçimi kazandığını ilan ediyorlar, örneğin;  bunu yaparken de üç bin küsurlu bir rakam telaffuz ediyorlar.  Sonra İmamoğlu’nun on dört, on beş bin farkının “Ben kazandım” demesine yetmeyeceği konusunda bağırıyorlar.

Cumhurbaşkanıyla Başkan Adayının İstanbul halkına teşekkür ettiği pankartları her yere asmışlar, sözcüleri o pankartın önünde demeç veriyor: Demeç de İmamoğlu’nun sayım tamamlanmadan kendini Başkan ilan etmesinin yanlışlığı üstüne.

Biri sorsa, “Ne bu perhiz, ne bu lahana turşusu” deyiminin anlamını öğrenmek istese, AKP’nin şu seçim sonrası davranışlarını örnek olarak gösterebilirsiniz.

“Usul” derler, bir şey vardır.  Vardır, çünkü olmalıdır. “Usul” yerine göre kusursuz olmayabilir ama bir şeyler yapılacaksa, nasıl yapılacağına dair bir usul olmalı ve o işle ilgili herkes bu usulün geçerliliği konusunda bir anlaşmaya uymalı.  Usul, katılımcılardan birinin aldığı sonuca göre değişmez—değişirse, usul kalmamış demektir.  Şöyle bir şey olur:  Bir uygulama olur, usul yeterli olmadığı için birtakım aksaklıklar çıkar.  Onun üzerine taraflar oturur, daha yeterli kurallar koymak üzere görüşür, anlaşırlar.  Bundan sonrası için kuralları yeniden düzenlerler.

Hani, 1946’da seçim yapıldı. “Açık oy, gizli sayım” denilen “usul”le yapıldı. Buna “usul” demek bile abes!  Zaten herkes bu abesliğin farkındaydı ve “usul” değişti.  Şimdi üzerine tartıştığımız bu durumda böyle bir olgu da yok. Tartıştığımız bu durumda AKP İstanbul Belediye Başkanlığı seçimini kaybetmiş durumda.  AKP bu sonuca katlanamıyor ve bunu önlemeye çalışıyor.  Daha önceki “Haziran-Kasım” örneği var belli ki zihinlerinde (o durumda da bir yığın “usulsüzlük” yapmışlardı);  “seçimi yenilersek belki ikincide kazanırız” diye her şeyi zorluyorlar.  Büyükçekmece’de polislerin ev ev dolaşması da, “ikincide kazanırız” stratejisinin ne gibi ögeler içereceği hakkında fikir veriyor. 

Sonuçlar yurttaşlarımızın “vicdan”ında tedirginlik yaratacaksa yenilenebilirmiş.  Sözkonusu somut durumla “vicdan” arasında bir bağlantı olacaksa,  kaybedenin yarattığı bu kaostan bir “vicdan azabı” duyup duymayacağı noktasında olmalı.  “Bu sonuç bazı seçmenlerin vicdanını tedirgin ediyor” diye bir “usul” getirdiğinizde her seçim sonucunu geçersiz sayabilirsiniz.  “Seçim”, besbelli, bir “sayı sayma” işidir.  Sayıların da vicdanla filan bir ilgisi yıktur.

AKP kazanıncaya kadar seçim yenilenir diye bir “usul” getirmeye çalışıyor AKP.  Daha önce de yazdığım gibi, ortada AKP’yi mutlu etmeyen bir sonuç, bir durum varsa, bunu yapan bir de “suçlu” olmalıdır.  Onun için Cumhurbaşkanı bugün kürsüye çıkıp “FETÖ’yü tam olarak temizleyemedik” diye konuşur.  Ama üç gün önce de onun Adalet Bakanı bir başka kürsüye çıkıp “FETÖ’yü temizledik” demiştir.  Olabilir.  İlke:  “Başkan her zaman haklıdır”.  Çelişen iki önerme varsa, doğru olan, Başkan’ın önermesidir.

AKP oyunun kurallarını değiştiriyor ve kuralları değiştirme hakkını talep ediyor. Şimdiye kadar “Ben bu oyu aldım” diyerek bunu istediğini yapabilmenin gerekçesi olarak sunarken, şimdi, oylarda aksama olunca, “istediğini yapabilme” ayrıcalığını sürdürme iradesine doğru bir “prosedür” başlatma eğiliminde.  Bu, tabii, tam bir “keyfilik” demek. Olayın mahiyetini düşündüğümüzde, bunu anlatmak için “oyunun kuralları” demek fazlasıyla hafif kalıyor.  Çünkü bu bir “oyun” değil.

Yüksek Seçim Kurulu ne yapmaya karar verir? Cumhurbaşkanı karar verecek otorite olarak orayı gösterdiğine göre, kendisini mutlu edecek bir karar çıkacağını bekliyor olabilir.  Ancak o kurulun kararı öyle çıkar ve iktidar bu işi istediği gibi bir seçime götürürse…

Türkiye Cumhuriyeti adındaki ülkede yaşamaya devam edeceğiz ama bu şimdiye kadar tanıdığımız, bildiğimiz Türkiye Cumhuriyeti olmayacak.  

Yazarın Diğer Yazıları

Gerilimi sıcak tutmak

Erdoğan’ın gerilimi temel alan bir siyaset tarzında karar kılmasının, popülizmin ihtiyaçları dışında, kendi somut yaşantısıyla da ilgisi olduğunu düşünüyorum

Harbiye’den Milli Müdafaa’ya

Sorun “savaş/savunma” muğlaklığına bağlı: Kendimizi korumak için mi silah üreteceğiz, çevremizde hegemonya kurmak için mi?

“İdam” zevki

Sayısız yetkiyle donattığımız “devlet” kurumuna bu dokunulmazlığı ihlal etme ayrıcalığını—bu bir ayrıcalık sayılabilirse—veremeyiz