24 Nisan 2024

Değişen dünya

Solun daldığı kış uykusundan uyanması, silkinmesi ve toparlanması gerekiyor, diye düşünüyorum. Bu işe girişirken cesur olmak çok önemli. “Geçiştirme” değil, gerçek bir özeleştiri gerekiyor

Bizim burada pek fazla sözü edilmiyor ama dikkat edebildiğim kadarıyla birçok başka ülkede dünyanın elle tutulur biçimde değiştiği söyleniyor ve tartışılıyor. Ben kendi hesabıma epey bir zamandır global gündemi izlemiyorum, daha doğrusu izleyemiyorum. Ama bu kopukluğa rağmen ben de böyle bir şeyler olduğunu hissediyorum. Evet, dünya bizim bildiğimiz dünya olmaktan çıktı gibi. Bunu hissediyorum ama ne oldu ve oluyor, neden oluyor, olanlar nereye yöneliyor, bir şey söyleyemiyorum. Bugün bu “belirsizlik” üstüne birkaç şey söylemeye çalışacağım.

“Belirsizlik” filan diyorum ama bir yandan da büyük laflar etmekten vazgeçemiyorum. Bir süredir içinde yaşadığımız ortam bana “Aydınlanma Çağı”nı hatırlatıyor. On sekizinci yüzyılda Batı dünyası böyle bir adım atmıştı. Şimdiki durumu buna benzetmemin nedeni, paradoksal bir şey söyleyeceğim, şimdi olanın Aydınlanma’da olanın tersi olması. Aydınlanma ile açılan “koridor” kapanıyor, yerine nereye gittiğini pek kestiremediğimiz yeni bir yol seçilebiliyor. Bu belirsizlikler her zaman insanı korkutur; onun için ne olduğunu anlamaya çalışanlar arasında dünyanın sonu geldiğine inananlar da var. Evet, insanoğlunun doğaya verebileceği zarar büyüdükçe büyüdü. Bu da yaşanan hayata bakışta böyle bir karamsar tutumu besliyor.

Aydınlanma büyük bir iyimserlik dalgası yaratmıştı. Bu şimdiki dalga ciddi bir karamsarlık dozu içeriyor.

“Akıl mı/Vahiy mi?” kavgasından büyük ölçüde İbn Rüşd’ü izleyerek çıkan Batı, doğayı inceleme ve öğrenmenin bilimsel yöntemlerini bularak ve geliştirerek, on sekizinci yüzyıla girerken, Aydınlanma’nın kapısını da açmıştı. İnsanın “kendi aklını” bulması ve bunun kazandırdığı imkanları görmesi büyük bir güven ve bir iyimserlik veriyordu. Newton gibi adamlar bu ruh halinin içini somut bilgiyle doldurdular. Kartezyen felsefe, düşünmenin yöntemlerini de gösterdi. Dört koldan ilerleyen bu sürecin siyasi uzantıları da elbet olacaktı ve oldu: parlamenter demokrasi.

Aydınlanma’ya adım adım yaklaşırken “ütopyalar” yazılmıştı. Dünya olduğundan daha iyi bir dünya olabilirdi ve öyle oldurmanın yolunu açacak olan da insan aklıydı. Şimdi girdiğimiz döneme uzanırken bizler “dystopialar” döneminden geçtik; “Cesur Yeni Dünya”dan, “Hayvan Çiftliği’nden, “1984”ten geçerek geldik buraya.

Şimdi dünyanın epey büyük bir kısmı bu yeni düşünce yapısının uzantılarında yaşıyor. Putin’lerin, Modi’lerin, Bolsonaro’ların, Trump’ların yönettiği bir dünya bu. On dokuzuncu yüzyılda ve yirmincinin de kısm-ı küllisinde Jakoben dediğimiz türden siyasi rejimlere oldukça sık rastlardık. Bunlar da pek kalmadı galiba. Niçin kalmadı? İnsanlığı olduğu yerden alıp bizdeki deyimle “nurlu ufuklara” taşıyacak ideolojilere inanç kalmadı da ondan. Kimse yeni parlak düşünce beklemiyor; düşüncelerin siyaseti belirlemesini beklemiyor. Siyasetle düşünce arasında bir bağlantı kurmuyor, diyebilirim.

Dolayısıyla sağımızı, solumuzu da şaşırmış durumdayız. Bu “sağ” açısından pek öyle yerinecek bir durum değil. Çünkü zaten bu duruma girmiş bir dünya adamakıllı sağa kaymış bir dünya demektir. Siyasi sağ insanları birtakım “soylu amaçlar” adına birtakım cenderelere sokmaktan hoşlanmaz, kalkışmaz öyle işlere. Yerleşik ilişkilere yaslanmayı, tutunmayı salık verir, “Oturun oturduğunuz yerde; ahalinin rahatını kaçırmayın” der. Girdiğimiz dönemde en geçer akça “tavsiye” de bu olsa gerektir.

Bu “tavsiye”ye uyup oturduğumuz yerde oturacaksak, buna en iyi ayak uyduracak siyasi rejim herhalde “plebisiter diktatörlük”tür. Bu rejimin halkına sunacağı plebisit halkın (çoğunluğun diyelim) zaten inandığı ve istediği şeydir, o şeyi bir de plebisitle onaylamasıdır. Böylece rejim “halkın” istediğini yapmış olur. Yani rejim, evelallah, demokratiktir.

Örneğin bu yeni dünyanın tekrarlanan olaylarının başında “göç” geliyor. Tuzu herhalde “yaş” olanların yaşadığı yerlerden tuzu kuru olanların yaşadığı yerlere doğru inatçı bir hareket. Batan tekneler, kaybolan canlar, varılan noktada karşılaşılan bir hayli insanlık dışı muamele -hiçbir şey göçün önünü kesmiyor. “Bizim memlekete Afrika’dan gelen göçmelerin daha mutlu yaşamasını sağlamak için şu tedbirleri alalım ve uygulayalım” diye bir plebisit yapıldığını duydunuz mu hiç? Tabii duymadınız- öyle bir şey olmadı ki. Ama “Bu tanrının cezası siyah adamların burada oturamayacak şekilde rahatsız edilmeleri...” için plebisit yapıldığını işitseniz herhalde şaşırmazsınız.

İnsan tarihinin saat rakkası gibi çalıştığına inanırım. İkinci Savaş’tan sonra Nazizm ve Faşizm mahkum olur, lanetlenirken demokratik değerler değer kazandı. Özgecil (altruist) bir ahlak anlayışı başat duruma geçti, etkili oldu. Özellikle altmışlı yıllarda böyle bir atmosferde yaşadık. Bir yandan koloniler bağımsızlığına kavuştu v.b. Allende’ye yas tutuk ama Çin Hindi hepimizi mutlu etti. Ne var ki şimdi rakkas ters yönde işliyor. Büyülü kelimelerden biri “gerçekçi.” Herkes birbirine “Gerçekçi ol” tavsiyesinde bulunuyor. Ne demek bu, nasıl gerçekçi olunuyor? Bu aslında “Bencil ol”, “Her durumda kendi çıkarını düşün” demenin “kibar” şekli. Sakın verme, hep al!

O özgecil kültürden buraya nasıl geldik? Bu birdenbire olmadı, tek bir dinamiğe de bağlanamaz. Herhalde sosyalizmin çöküşünü etkenler arasında saymalıyız. Sosyalizm, uzun süre, “daha iyi bir gelecek” özlemini kendisinin temsil ettiğini savundu ve bir hayli inandırıcı olmayı da başardı. Bunun sonunda çöken şeyin sosyalizm olduğunu düşünmüyorum, ama onun bu başarısı genel başarısızlığın onun hesabına yazılması sonucunu verdi. Sanırım bugünün dünyasında sosyalizme en şiddetle düşman olan kimseler bir zaman “sosyalist” diye anılan ülkelerde yaşamış olanlardır.

“Daha iyisi olamıyor. Öyleyse olanla, olabilenle yetinelim. Olandan alabildiğimiz kadarını alalım.”

Sosyalizm deneyiminin gelip dayandığı nokta bu “bilgelik” oldu.

Sanıyorum daha dipten işleyen dinamik sosyo-politik düzeyin, teknolojik gelişmenin açtığı imkanları kullanmakta gösterdiği yavaşlıktır. Burada, politika düzeyinde, temsili demokrasinin gitgide “arkaik” bir yapı haline gelmesi sorunuyla yüzleşmemiz gerekiyor. Teknolojik imkanları değişik bir bakışla kullanarak temsili demokrasiyi doğrudan demokrasiye yaklaştırmamız mümkün. Mümkün ama bunu yapmıyoruz. Yapılmasına engellerden biri, sanırım oldukça ciddi biri, varolan politikacılar ordusudur. Onların yardımcısı “bürokrasiler”i de sayabiliriz sanırım.

Yukarıda “siyasi sağ” konusunda düşündüklerimi yazdım. O şekilde tanımladığım kesimin yaşanan krizlere çare üretmesini beklemek hayalperestlik olur (şüphesiz bireysel katkılar her zaman mümkündür.) Yani, kısacası sorunun (sorunların) sahibi soldur. Solun daldığı kış uykusundan uyanması, silkinmesi ve toparlanması gerekiyor, diye düşünüyorum. Bu işe girişirken cesur olmak çok önemli. “Geçiştirme” değil, gerçek bir özeleştiri gerekiyor. Teori düzeyinde olsun, pratik düzeyinde olsun, büyük bir düşünsel hamle...

Murat Belge kimdir?

16 Mart 1943'te Ankara'da doğdu. İngiliz Erkek Lisesi'ni ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. Aynı bölümde asistanlık ve doktora yaptı. 1969'da İngiltere'deki Sussex Üniversitesi'nde araştırmacı olarak bulundu. Christopher Caudwell ve Marksist estetik konulu teziyle 1980'de doçent oldu.

Genç yaşlarda yaptığı William Faulkner ve James Joyce çevirilerinin yanı sıra 1964'ten itibaren Yeni Dergi, Papirüs gibi dergilerde çıkan eleştirileri, yorum yazılarıyla tanındı. Namık Kemal, Behçet Necatigil gibi yazarlar üstüne incelemeler yaptı. 1970'te Halkın Dostları Dergisi'nin kurucuları arasında yer aldı. 12 Mart 1971 muhtırasıyla başlayan darbe döneminde iki yıl cezaevinde kaldıktan sonra 1974'te üniversiteye döndü. 1975'te Birikim dergisini kurdu. 1981'de YÖK'ün kuruluşunun ardından üniversiteden istifa etti. 1983'te İletişim Yayınları'nı kurdu, 1984'te Yeni Gündem dergisini çıkartmaya başladı. Denemelerini Tarihten Güncelliğe (1983), 12 Yıl Sonra 12 Eylül (1992), Edebiyat Üstüne Yazılar (1994) kitaplarında topladı. 1980'lerde Sadık Özben mahlasıyla düzenli olarak mizah yazıları yazdı. 1991'de Helsinki Yurttaşlar Derneği, Türkiye şubesini kurdu. 1997'de profesör oldu; 1995'ten bu yana Bilgi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü'nde akademik çalışmalarını sürdürüyor.

Marksist estetikten militarizme, edebiyattan yemek kültürüne, Osmanlı ve İstanbul tarihine dek birçok farklı alanda 26 tane kitabı ve çok sayıda makalesi yayımlandı. Halkın Dostları, Birikim, Yeni Dergi, Yeni Gündem, Milliyet Sanat, Papirüs dergilerinde ve Cumhuriyet, Demokrat, Milliyet, Radikal, Taraf gazetelerinde yazdı. Hale Soygazi ile evli.

Kitapları

- Tarihten Güncelliğe (Alan, 1983; İletişim, 1997)

- Sosyalizm, Türkiye ve Gelecek (Birikim, 1989)

- Marksist Estetik (BFS, 1989; Birikim, 1997)

- The Blue Cruise (Boyut, 1991)

- Türkiye Dünyanın Neresinde (Birikim, 1992)

- 12 Yıl Sonra 12 Eylül (Birikim, 1992)

- İstanbul Gezi Rehberi (Tarih Vakfı, 1993; İletişim, 2007)

- Türkler ve Kürtler: Nereden Nereye? (Birikim, 1995)

- Boğaziçi'nde Yalılar ve İnsanlar (İletişim, 1997)

- Edebiyat Üstüne Yazılar (YKY, 1994; İletişim, 1998)

- Tarih Boyunca Yemek Kültürü (İletişim, 2001),

- Başka Kentler, Başka Denizler 1 (İletişim, 2002)

- Yaklaştıkça Uzaklaşıyor mu: Türkiye ve Avrupa Birliği (Birikim, 2003)

- Osmanlı: Kurumlar ve Kültür (Bilgi Üniversitesi, 2006)

- Başka Kentler Başka Denizler 2 (İletişim, 2007)

- Genesis: "Büyük Ulusal Anlatı" ve Türklerin Kökeni (İletişim, 2008)

- Sanat ve Edebiyat Yazıları (İletişim, 2009)

- Balkan Literatures in the Era of Nationalism (Jale Parla ile birlikte, 2009)

- Sadık Özben'in Toplu Eserleri (Helikopter, 2010)

- Başka Kentler, Başka Denizler 3 (İletişim, 2011)

- Edebiyatta Ermeniler (İletişim, 2013)

- Başka Kentler, Başka Denizler 4 (İletişim, 2014)

- Militarist Modernleşme-Almanya, Japonya ve Türkiye (İletişim, 2014)

- Linç Kültürünün Tarihsel Kökeni: Milliyetçilik (Agora, 2006; Berat Günçıkan ile söyleşi)

- Step ve Bozkır - Rusça ve Türkçe Edebiyatta Doğu-Batı Sorunu ve Kültür (2016)

- Şairaneden Şiirsele / Türkiye'de Modern Şiir (İletişim, 2018)

- "Siz isterseniz…" – Popülizm Üzerine Yazılar (İletişim, 2018)

- Sanat ve Edebiyat Yazıları II (İletişim, 2019)

Çevirileri

- Hegel Üstüne: W.T. Stace

- Martin Chuzlewitt: Charles Dickens

- Döşeğimde Ölürken, Ağustos Işığı, Ayı: William Faulkner

- Dublinliler, Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi: James Joyce

- Arabadakiler, Patrick White

- 1844 Elyazmaları: Karl Marx

- Bir Zamanlar Europa'da, Leylak ve Bayrak: John Berger

- Feodal Toplumdan Yirminci Yüzyıla: Leo Huberman

- Yazıcı Bartleby: Herman Melville

- Kayıp Kız: David Herbert Lawrence

- Yurtsuzların Ülkesi: Dugmore Boetie

- Lenin ve Felsefe: Louis Althusser (Bülent Aksoy ve Erol Tulpar ile birlikte)

- Yanya Sultanı – Tepedelenli Ali Paşa: William Plomer

 

Yazarın Diğer Yazıları

“Siyasal İslam”

Bu, İslam’a özgü bir durum mu?  İslamcılar mı, sadece İslamcılar mı, “Siyasetsiz olmaz!” diye tutturuyorlar? Hayır. Hemen hemen bütün dinler aynı şeyleri söyleyecektir. Dinden söz ediyoruz, “Tanrı”dan söz ediyoruz. Bir topluluğu yönetmenin tanrısal buyruklardan başka temeli olabilir mi? “Laik bir tanrı” olabilir mi?

Amerika ve Trump

Ben sonuçta Trump’ın seçilmeyeceğini sanıyorum. Böyle olmasını istediğim için mi böyle söylüyorum? Olabilir. Olabilir ama tekrar edeyim: Seçilmeyecektir

Sivil anayasa

AKP tarafı “sivil” kavramında ısrar eder ve burada bir “keramet” keşfederken “demokratik” kavramını kullanmaktan da aynı ısrarla kaçınıyor. Oysa bundan böyle (ve aslında ezelden beri) ihtiyaç duyduğumuz şey, Anayasa’nın da, “ana” olmayan yasaların da, genel siyasi atmosferin de “demokratik” olması