05 Mayıs 2018

Aday...

Önümüzdeki seçimde yüzde 10 gibi bir oran son derece önemli; ama HDP oluşmakta olan blokların ikisinde de yok

Halk Partisi’nin aday açıklama süreci bir tuhaf oldu gibi geldi bana. Muharrem İnce de noktalanan bu süreç, insanda başka bir şey planlanmış, ama ne olmuşsa olmuş, bu plan işlememiş ve buraya varılmış izlenimi yaratıyor. Çünkü sonunda açıklanacak aday Muharrem İnce olacaksa o gizli kapaklı havanın herhangi bir gereği yoktu. Adayın kim olduğu, kim olacağı, bir yandan sıkı sıkı saklanır, bir yandan da “merak uyandıracak” ipuçları saçılırken, “Tayyip Erdoğan’ı çıldırtacak bir isim”den söz edilmişti. Muharrem İnce adının Tayyip Erdoğan’ın zihni yetilerinde bir değişikliğe yol açacağını sanmıyorum.

Bu sürecin başında, Halk Partisi çevrelerinden de, “Erdoğan’ın doğal tabanı” sayılan kesimlerden oy alabilecek bir adayın ne kadar önemli olduğunu ima eden sözler geliyordu. Muharrem İnce adı böyle bir şey olmayacağının garantisi sayılabilir.  

Bu durumlar ve aynı zamanda Abdullah Gül’ün anlaşma sağlanamadığını söylemesi, Halk Partisi’nin tamamı değilse de Kemal Kılıçdaroğlu’nun Abdullah Gül gibi birinin adaylığına olumlu gözle baktığını, ama böyle bir gelişmenin çeşitli etkenler tarafından engellendiğini düşündürüyor. Bu etkenlerden biri Meral Akşener’in kendi adaylığından vazgeçmemesiyse, biri de sanırım, Halk Partisi’nin hem örgüt hem de seçmen tabanının AKP (ve bütün milli görüş geleneği) kökenli birine oy verme konusunda gösterdiği şiddetli isteksizlik, kabullenmezlik, olmuştur. Bu da CHP açısından bir “Dimyat’a pirince giderken” sahnesinin perdesini aralamış olmalı.

Tayyip Erdoğan’ın şimdiye kadar kurduğu ve seçilirse kurmaya devam edeceği düzen, şimdiye kadar yaptığı ve seçilirse yapmaya devam edeceği belli olan işler, vahametin ileri derecelerine çoktan vardı.

Onun için “demokrasi” kavramına ya da kendisine saygı duymaya devam eden herkes (bunlar çok farklı siyasi kültürlerden geliyor olabilirler) birinci ve en önemli hedef olarak bu seçimi Erdoğan’ın kazanmasını önlemeyi benimsemiş durumda. “Herkes” demişim… Bu belki de çok doğru değil. Çünkü sorun gerçekten bu diktatoryal gidişi durdurmaksa düşünülmesi gereken şey de, “en başarılı biçimde kim durdurabilir?” olmalıydı. “Aday bizim görüşümüze göre mi?” sorusu bunun önüne geçebiliyorsa, demek ki daha fazla önem verilen kaygılar var. Bana göre bu “apolitik” bir tavır; ama Türkiye’de kendini “sol”da gören kesimlerde “apolitik politika” neredeyse kural haline geldiği için şaşırdığımı veya yadırgadığımı da söyleyemem.

Bir de HDP konusu var ki bence o da bu kategoriye giriyor. AKP karşısında 2 belli başlı oyuncu var (şimdilik) bunlar İP ve CHP çevresinde şekilleniyor. İkisinde de HDP yer almıyor. Kamuoyu araştırma şirketlerinin  ciddiye alınır olanları HDP’ye %10 barajını geçme şansı tanıyor. Önümüzdeki seçimde %10 gibi bir oran son derece önemli. Ama HDP oluşmakta olan blokların ikisinde de yok. Bu datuhaf değil mi?

Neyse, fazla uzatmayalım. Durumun hassasiyeti, zaten bir hayli bölük pörçük olan muhalefet cephesinde “iç” tartışmaları teşvik etmiyor.

Yazarın Diğer Yazıları

Gezi davası

Türkiye düz değil "helezoni" diyebileceğimiz bir hareket tarzıyla, ağır aksak, ama demokrasi doğrultusunda yürüyen bir toplumdu. Bu doğrultuya direnen kesimler vardı, zaten süreci ağırlaştıranlar da onlardı. Ama Tayyip Erdoğan’la bu ağır aksak gidiş de durdu

Bu ne ayak?

"Ayak" değil "müttefik"; biraz da "müttefik malgré lui", fırtınada aynı filikaya sığınmış iki rakip misali. İlişkinin bu tanımı savunulabilir ve kanıtlanabilir bir kanal açıyor. Erdoğan açısından "daha hafif" bir sorumluluk anlamına da gelmiyor

"Antagonizm" dedikleri

Bir yanda kaba kuvvetin izin verdiği ölçüde yumrukla ya da silahla empoze edilen kurallar, bir yanda kardeşlik temelinde uzlaşma ve anlaşmayı savunanların önerdiği ilkeler, tamamen "antagonist" bir tavır alışla, karşı karşıya duruyor