06 Aralık 2019

"Kuzey" Atlantik

NATO’nun adı bize dört belli başlı yönden "Kuzey"in adını veriyor ama bu örgütün asıl temsil ettiği "Batı"dır. Dolayısıyla NATO’ya karşı takınılan tavır kaçınılmaz olarak Batı’ya karşı takınılan tavra eşlik eder, ondan etkilenir ya da onu belirler

Gergin geçmesi beklenen NATO toplantısı oldu, geçti. Ardından esen havaya bakılırsa öyle pek "gergin" geçmiş gibi görünmüyor. Toplantı öncesinde söylenmiş sözlere bakılırsa, Erdoğan’ın Macron ile yüz yüze gelmesinin bir boks maçı kıvamında geçmesi beklenirdi. Ama böyle bir izlenim de yok.

Bugün (5 Aralık, Perşembe) T24’te yayımlanan yazısında Oya Baydar Erdoğan’ın NATO’dan ayrılma hazırlığı yapıyor olabileceğine, bir ihtimal olarak, ama kuvvetli bir ihtimal olarak, değinmişti. Bunu da "Yeni Şafak" gazetesinin yayın yönetmeninden destek alarak ileri sürüyordu. Onun yazısına (Oya’nın verdiği alıntılarla) bakıldığında gerçekten de, durum vahim görünüyor! NATO "bize düşman"! Her an saldırabilirler!

Ama öyle bir şey olmadı. Türkiye (yani Tayyip Erdoğan) Litvanya ve Baltık konusunda "blokaj" yapmaktan vazgeçti; başkaca önemli bir şey olmadan toplantı sona erdi. "Bir şey olmadan" mı, yoksa bir şeyler oldu da bilgisi bize gelmedi mi? En azından, görünür bir düğümlenme, karşılıklı konuşmayla çözülemeyip ortalığa saçılan bir kavga, bir çekişme yok. Erdoğan "dörtlü" bir toplantıda bulundu, ayrıca Trump’la görüştü, bunlardan da bir "takaza" belirtisi belirmedi.

"Bana öyle geliyor ki..." diye başlayacağım, ama ikide birde bunu söyleyerek yazı yazılmaz ki! Söyleyeceğin bir şey varsa bunu bir yere dayandırman gerek. Dayandıracağın bu yer de "Bana öyle geliyor ki" olamaz, olmamalı. Tamam da, Tayyip Erdoğan döneminde neyin ne için yapıldığını, sürüp sürmeyeceğini, ne kadar süreceğini bilen var mı? Bütün kararları veren bir kişi var ve o kararları niçin verdiğinin bildiğimiz bir "rasyonalite" içinde bir açıklaması bulunmuyor. 

Tabii bu değişkenliği gösterme yeteneği yalnızca Tayyip Erdoğan’ın altından kalkmayı başardığı bir şey değil; sonuçta gene onun varoluş biçiminin bir sonucu ve gereği olarak, partisinin üyeleri de aynı beceriyi sergileyebiliyorlar. Şu termik santral ve baca konusu bunun en yakın örneği oldu galiba. Bildik ertelemeye olumlu oy veren AKP’liler şimdi Erdoğan’a minnet sunuyorlar, veto etti diye! AKP’lilerin bu toplu davranışı şüphesiz takdire layık, ama içlerinden biri neredeyse rekor kırmış durumda: Ertelemenin bir felaket olduğunu bir hayli inandırıcı bir üslupla anlattıktan sonra ertelenmesi için oy kullanmıştı. Şimdi o da Erdoğan’a veto şükranını sunmak üzere kuyruğa girmiştir diye tahmin ediyorum.

Dolayısıyla, bana öyle geliyor ki, NATO toplantısına giderken Erdoğan, Türkiye’yi NATO’dan koparacak bir siyasetin temellerini atmak üzere bir plan hazırlamıyordu. NATO’dan ayrılmak değildi amacı. Böyle bir amacı hiç yoktur ya da "olmayacaktır" demek istemiyorum. Oya Baydar’ın söz konusu yazısında değindiği, "Batı alerjisi" Tayyip Erdoğan’ın siyasi kişiliğinin önemli ve özsel bir parçası. Onun için herhangi bir gün, bir sabah uyanıp en büyük düşmanımızın NATO olduğunu onun ağzından dinleyebiliriz. Söylemek istediğim, şimdilik böyle bir plan olmadığı. Yani benim edindiğim izlenim olmadığı yolunda. Erdoğan füzeler konusunda ısrarlı. Bu Baltık konusu da yanılmıyorsam o işin pazarlığında işe yarayabileceği için gündeme geldi. Erdoğan bu konuda (bu planın kendisine karşı bir tavır olmadığı zaten söylenmişti) esnek ve "anlayışlı" davranıyor, inat ederek NATO’nun işlerini aksatmıyor. Bunun karşılığında NATO’nun anlayışlı olması gerekiyor. "Bu durumda biz de fazla ısrarlı olmamalıyız" demelerini bekliyoruz. Nitekim bizim gözlememize izin verdikleri sahne üzerinde olan buydu. 

Dolayısıyla AKP basını "Reis"in bu son başarısını göklere çıkararak anlatıyor. Bu koşullarda muhalefet de, hemen, "N’aber, Baltık kararını nasıl geri aldırdılar?" rolüne geçecektir.

Bu tür muhalefetten hoşlanmıyorum. Tayyip Erdoğan "kafa tutan" bir siyaset adamı imgesi sunmayı seviyor. Bunu en kolay Batı ile ilişkilerinde yapıyor. Yani böyle bir fırsat doğduğunda "duyarak oynuyor". Muhalefet ise, muhalefet edecek "gedik" olarak, Erdoğan’ın vereceği tavizi kolluyor. "Hani şöyle demiştin, ne odu?" Bu ağzı benimsemek, başlangıçtaki "kafa tutma" tavrının doğru tavır olduğunu zımnen kabul etmek anlamını taşıyor bence. Oysa sorgulanması gereken de bu: "Kafa tutmak doğru ya da gerekli tavır mıydı?" Yani sonuçta bir "Hangimiz daha ulusalcıyız?" yarışına girilmiş oluyor.

Bu şimdiki NATO konusu da böyle. Aslında Erdoğan’ın yanında muhalefet de, NATO’nun "emperyalizmin" silahlı kolu olduğu görüşünü benimsemiş durumda. Bunu dile getirmekte aceleleri ya da seslerini yükseltme yetenekleri değişebiliyor ama bir ortak zeminde duruyorlar. Ben kendi hesabıma bir NATO dostu değilim, ama bu konunun böyle bir yüzeysellikle ele alınmasını doğru bulmuyorum.

NATO’nun adı bize dört belli başlı yönden "Kuzey"in adını veriyor ama bu örgütün asıl temsil ettiği "Batı"dır. Dolayısıyla NATO’ya karşı takınılan tavır kaçınılmaz olarak Batı’ya karşı takınılan tavra eşlik eder, ondan etkilenir ya da onu belirler. Daha doğrusu, "NATO’ya karşı olmak", tek bir felsefeye indirgenemez. Hangi gerekçelerle karşısın? Ayrıca, karşı olduğun o kurumu istemiyorsan, yerinde ne olmasını istiyorsun? Bunlarla ilgili doğru dürüst bir düşünce oluşturmadan, "İşte NATO’ya taviz verdin" basitliğinde muhalefet yapmanın uzun vadede yararlı olacağına da inanmıyorum.

Yazarın Diğer Yazıları

Dış politikada birlik

İç politikayı düzenlemekte hiçbir şeyi doğru yapmadığını söylediğimiz bir İktidar nasıl oluyor da hepimizi hizaya sokacak bir dış politika yürütebiliyor? 

Anayasa

İktidarın içinde yaşadığı "meşruiyet" dünyasının kurallarını, ölçülerini Anayasa Mahkemesi tespit etmiyor. "Kim ediyor?" diye sorarsanız, Tayyip Erdoğan ediyor

Hurufilik

Bir adam resepsiyona çıngırak bırakarak nasıl darbe yapar, cevabı olamayan bir soru. Ama böyle şeylerin cevabı yoktur zaten. Bu alemde böyle şeyler olur