16 Nisan 2019

Kanuni’ye cami sormak

Çamlıca’da yapılan caminin, büyüklüğünden başka, temsil ettiği bir aşama var mı?

Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu, sanırım yerel yönetim seçimleri kampanyasında, Çamlıca’da inşa edilen son derece büyük camiyi eleştirmiş. “Öyle bir yerde bu büyüklükte bir cami yapılması bir ‘israf’tır” anlamına gelen bir eleştiri.

Bu caminin yapılma kararı tabii Tayyip Erdoğan’ın (zaten “yapılması kararı” Erdoğan’ın olmayan bir şey yok.) Herhalde İstanbul’un belediye başkanıyken böyle bir projenin iyi olacağını düşünmeye başlamıştı; iktidarı ele geçirdikten bir süre sonra da projenin gerçekleştirilmesi için düğmeye bastı. Caminin inşaatı şimdiye kadar tamamlandı. Altı minaresiyle kentin hemen hemen neresinden baksanız görüyorsunuz.

Dolayısıyla Karamollaoğlu’nun eleştirisini Erdoğan hemen üstüne alındı ve cevap verdi. Bunu söylemeden önce, böyle bir şey söylemenin doğru olup olmadığını Kanuni Sultan Süleyman’a sorması gerektiğini söyledi. Bu bir söz sanatı kullanımı tabii. Yani sözü edilen padişahın bıraktığı eserlere bakıp ondan ders alınması gerektiğini söylemiş oluyor.

Öyleyse biz de bakalım, Kanuni Sultan Süleyman ne yapmış. Cevap, herhalde, Süleymaniye Camii.

Bu cami ile Çamlıca tepesinde yapılan cami birbiriyle kıyaslanabilir mi? Elbette her şeyi her şeyle kıyaslayacak bir nokta bulursunuz. Ama bunun anlamlı olabilmesi için, konuyu açan kişinin neyi temel alarak konuyu açtığına bakmak gerekir. Karamollaoğlu, “uzaklık”tan söz ediyor; “Erişmesi bu kadar zor olan bir yerde 60.000 kişi alacak bir cami yapmanın anlamı ya da gereği var mı?” sorusunu soruyor. Bu noktadan bakınca söz konusu iki yapı arasında bir “benzerlik” yok. Süleymaniye kent içinde, kentin en kalabalık semtlerinden birinde. Süleymaniye’ye erişmek, kimsenin oturmadığı Çamlıca “tepesi”ne erişmek gibi zorlu bir iş değil. Tamam, Samatya’da oturuyorsanız gene zor gelebilir ama Süleymaniye denilen semtte kalabalık bir nüfus yaşıyor. Caminin bu nüfusa oranla gereksiz büyük olduğunu da iddia edemezsiniz.

İstanbul, malum, “yedi tepeli kent” olarak tanınır. Bu “yedi tepe”nin “patent”i aslında Roma’ya aittir. Çeşitli nedenlerle dünyanın en görkemli kentinin yedi tane tepesi varsa, ona bir tür “nazire” olarak kurulan kentin tepeleri beşte, altıda kalamaz. Tam yediyi tutturamasanız bile, biraz zorlayarak gerekli rakamı bulacaksınız. İstanbul da biraz böyle sayılır: Tepelerin yedincisinin (Cerrahpaşa’nın olduğu sırt) “tepe” olup olmadığı tartışmalı denebilir.

Bizanslıların şehircilik politikası bu tepeleri birer anıtsal yapıyla süslemeyi içeriyordu. Bu yapıların başında gelen Ayasofya bizim de “birinci” saydığımız tepedeydi. Fatih’te On İki Havari’ye ithaf edilmiş kilise vardı ki Fatih Camii de bunun yerinde yapıldı. Bizanslıların böyle bir niyeti vardı ama tepelerin yedisini de bu şekilde donatamadılar. Bu projeyi Osmanlılar tamamladı. Süleymaniye de üçüncü sayılan tepeyi süsler.

Yani, işin içinde bir “görünüm” kaygısı vardır. Olacak elbet. Son kertede bir imparatorluk başkentinden söz ediyoruz. İmparatorlukların en sevdiği “güzel sanat” mimaridir. “Görkem” aranır. Bu da, ister istemez, “büyüklük” gerektirir. Ama Osmanlılar çerçevesinde gözetilen ilkeler yalnız bunlar değildi. Başka ölçütler vardı. Örneğin Sultanahmet Camii’ne yıllarca cemaat namaza gitmedi, çünkü geleneğe göre padişah sefere gider, zafer kazanır, elde ettiği ganimetin bir kısmı ile de “hayrat”ını yaptırırdı. Oysa I. Ahmed sefere mefere gitmeden, “Hazine” parasıyla yaptırmıştı adını taşıyan camiyi. Onun için boykot ettiler.

Tayyip Erdoğan için “görünüm” önemli. Çamlıca’da bu caminin inşa edildiği yerde bir “cami ihtiyacı” yok. Hele 60.000 kişi “istiab edecek” bir binaya hiçbir ihtiyaç yok. İstanbul’un tepelerini dikkat çekecek alımlı binalarla süsleme politikası da hepsi sur içinde kalan yedi tepeyle sınırlı; gördüğün tepeye cami yaptırmayı, Alemdağ’da yetmiş, Kayışdağ’da seksen bin kişi alacak cami yapmayı içeren bir “tarihi miras” ya da bir “misyon” yok.

“Çamlıca’da camiyi yaptık; şimdi buraya cemaat getirecek tertibatı tamamlayalım” diye bir düşünce oluşursa (ki oluşması normaldir) bu da yeni bir “israf” kapısı olur.

Temel beyin Müslüman kültüründe gösterişe yer olmadığı üzerine sözleri sonuç olarak bir “yorum.” Pekala onlarda da vardı “gösterişli” işler yapma çabası. Onlar da bin yıl önce yapılmış Ayasofya’nınkinden daha büyük bir kubbe kurabilmek için epey bir girişimde bulundular. “Daha büyük” düşüncesi evrensel-insani bir tutkudur—ama biraz çocuksu bir tutkudur.

Süleymaniye yapıldığı zaman çağının mimari örnekleri arasında bir yer tutuyordu. Bir aşama temsil ediyordu. Çamlıca’da yapılan caminin, büyüklüğünden başka, temsil ettiği bir aşama var mı?

Yok.

Kullanılan malzeme “beton” olacaksa, büyüklük de bir ölçüt olmaktan çıkıyor. Ama dedim ya, bu da bir tutku. Kimileri için başlı başına bir ideal; büyük olsun da, nasıl olursa olsun. Şu dönem Türkiye toplumunda ağırlığı hissedilen anlayış ve zevk tam da bu gibi tatminler arıyor.

Yazarın Diğer Yazıları

Serinkanlılık

"İktidar, toplumda siyasi gerilim yaratmanın ve “kendinden olmayan”ı düşman ilan etmenin kendi iktidarını perçinlediği konusunda kesin görünen bir tutumda"

Şaşkınlık

On yedi yıllık bir iktidar acemi çocuk gibi davranıyor

Mızıkçılık

"Türkiye Cumhuriyeti adındaki ülkede yaşamaya devam edeceğiz ama bu şimdiye kadar tanıdığımız, bildiğimiz Türkiye Cumhuriyeti olmayacak"