29 Nisan 2024

İtibardan ne olmazmış?

“İtibardan tasarruf etmeyenler” toplumu bu “değer” sistemiyle “fenomenler” fenomenini üretti

Bugünlerde, bir türlü düzelemeyen ekonomik durumun arkaplanını  oluşturduğu ortamda, “tasarruf” gereğinden söz ediyoruz. İktidarın tepesinde oturanlar da tasarruftan dem vuruyor. Oysa bugün bu “tasarruf” gereğini ortaya çıkaran “tasarruflarda” bulunanlar da onlar. Bir “atasözü” izlenimi veren “İtibardan tasarruf olmaz” sözünü ve ardında yatan düşünce tarzını toplumda geçerli kılan; bizzat Tayyip Erdoğan. Şu sıralar birçok belediye AKP’nin elinden CHP’nin eline geçmişken bu mansıpları sahiplenmiş AKP erkanının “Reis”lerinden gelen bu bilgeliğe nasıl sadakat gösterdiklerinin hikayelerini de bir ölçüde okuyup haberdar oluyoruz. Şu kadar borç, bu kadar lüks makam arabası v.b. Evet, itibardan tasarruf etmemişler.

“İtibardan tasarruf olmaz” sözünün bir “atasözü” izlenimi verdiğini söyledim. “Atasözü”, yıllar içinden süzülüp gelen bir bilgeliğin ürünüdür. Böyle “zamana dayanıklı” olduğu için benimseriz atasözlerini.  Geleneksel eğilimleri ağır basan toplumlarda hayatını birtakım atasözlerinden çıkardığı derslere göre düzenleyerek yaşayan insanlar vardır. Şimdi, Tayyip Erdoğan’ın önümüze sürdüğü bu üç kelimelik bilgelik de bir “atasözü” mü?  Erdoğan söyleyinceye kadar böyle bir “bilgelik”ten haberim olmadığını itiraf edeyim. Ama bu sözü Tayyip Erdoğan’ın “icat” etmiş olacağını da sanmıyorum. Belki Tayyip Erdoğan’ın "atalar”ından biri söylemiştir.

Baktığımız zaman böyle bir bilgeliğin geçerli olabileceğini hiç sanmıyorum. Bunun tam tersi geçerli olabilir. “İtibar”, bu kültür çerçevesinde gösterişten mümkün mertebe kaçınmak...

İstanbul’un Osmanlı dönemi boyunca yapılaşmasına bakalım. “Sivil” mimari denince “ahşap” gelir aklımıza. Bunun yol açtığı felaketleri, yangınlarda nasıl mahallelerin yanıp yok olduğunu biliriz, bunun hikayelerini okumuşuzdur. “Zengin adam”, zenginliğini gösterecekse; bir “külliye” yaptırır. Tayyip Erdoğan da “eser”lerine “külliye” demekten hoşlanıyor.  Külliyede en (ya da “tek”) gösterişli yapı camidir çünkü cami “Allah için” yapılmıştır. Külliyenin öteki binaları da taş, tuğla kullanarak yapılmıştır ama onlar işlevsel binalardır (medrese, hamam, hastahane, imarethane v.b.) ve  gösterişle ilgileri yoktur. Koca Osmanlı tarihi boyunca bir tek Kanuni Süleyman’ın sadrazamı (ve gençlik arkadaşı), “makbul” sıfatı yakıştırılmış İbrahim Paşa kendisine kagir bir saray yaptırma cesaretini göstermiştir (ve bir süre sonra Kanuni’nin emriyle “giderilmiştir”).

Yani tarih boyunca “itibar” sahibi kişilerin gösterişten kaçtıklarını, kaçındıklarını görüyoruz. Bundan, sarayın kendi dışında gösterişli davranışlara iyi gözle bakmadığı sonucunu çıkarabiliriz. Çıkarmamız yanlış da olmaz. Bu “kıskançlık” çok iyi bir şey değil elbette. Ama bir yandan; sarayın kendisinin de şatafattan kaçındığını hatırlamalıyız. Daha önemlisi, bu tavır en parlak döneminde dahi Osmanlı toplumunun, Osmanlı “ileri gelenlerinin” ne oldum delisi olmamalarına katkıda bulunuyor ki ben asıl erdemin burada olduğunu düşünenlerdenim. Zaten bu toplum padişaha da “Mağrur olma” diye seslenerek “mahviyet”in en önemli değer olduğunu vurgulamış.

Zengin olanın “fakir taklidi” yapmasını salık veriyor değilim. Neyse o. Ama “görkem” saçarak saygıdeğerlik kazanma çabası bence itibar getirmez, itibar götürür. Bir “olgunluk” işareti değildir; olsa olsa olgunluktan nasibini almamış olmanın işaretidir. Amerika’nın başkanı sarayda değil “ev”de oturduğunu söylemekten gurur duyar. Haydi o bir cumhuriyetin başkanı, “saray” terbiyesi almamış, monarşi nedir bilmemiş diyelim. Britanya’nın Başbakanı da “10 Downing Street” adresindeki evde oturur.  Herhangi bir “monarşi” geçmişi, alışkanlığı olmayan ülkelerde kendine “saray” yaptıran “büyük önderler” itibar değil, görgüsüzlük sergilemiş olurlar. Tabii gösteriş saraydan ibaret değil. Bunları biliyoruz, yeniden sayıp dökmeye gerek yok.

“Vay, niye ıstakoz yedi?” diye mesele çıkaracak değilim. Ama ıstakozu sadece çok dar bir çevrenin yiyebildiği, geri kalanların başka nedenle değil, sırf imkanları yetmediği ve hiçbir zaman yetmeyeceği bir toplumsal düzeni yaratmış olanlar neyi nasıl tükettikleri konusunda biraz dikkatli olmalıdır diye düşünüyorum.  “İtibardan tasarruf etmeyenler” toplumu bu “değer” sistemiyle “fenomenler” fenomenini üretti.

Tayyip Erdoğan adı anılınca aklımıza her şeyden önce İslam’ı siyasi ideoloji olarak benimsemiş, bu yapısıyla seçimler kazanarak bu ülkede iktidarını sürdürmüş bir kişi gelir. İyi de, bu fenomenal düzen İslami ideolojiye ve değerlere de uymuyor. Tayyip Erdoğan muhafazakar olduğunu ileri süren bir siyaset adamı. Her fırsatta toplumun önüne “muhafazakar” sayılan alternatifler sunuyor. Ama konu bu olunca, bizlere “bu iyidir; doğrusu budur” diye önerdiği şey, gelenekle ilgisi, yakınlığı olmayan bir şey.  

Demek ki burada “modernist” diyeceğim ama bu tarzın modernizmle de bir ilgisi yok bence.

Murat Belge kimdir?

16 Mart 1943'te Ankara'da doğdu. İngiliz Erkek Lisesi'ni ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. Aynı bölümde asistanlık ve doktora yaptı. 1969'da İngiltere'deki Sussex Üniversitesi'nde araştırmacı olarak bulundu. Christopher Caudwell ve Marksist estetik konulu teziyle 1980'de doçent oldu.

Genç yaşlarda yaptığı William Faulkner ve James Joyce çevirilerinin yanı sıra 1964'ten itibaren Yeni Dergi, Papirüs gibi dergilerde çıkan eleştirileri, yorum yazılarıyla tanındı. Namık Kemal, Behçet Necatigil gibi yazarlar üstüne incelemeler yaptı. 1970'te Halkın Dostları Dergisi'nin kurucuları arasında yer aldı. 12 Mart 1971 muhtırasıyla başlayan darbe döneminde iki yıl cezaevinde kaldıktan sonra 1974'te üniversiteye döndü. 1975'te Birikim dergisini kurdu. 1981'de YÖK'ün kuruluşunun ardından üniversiteden istifa etti. 1983'te İletişim Yayınları'nı kurdu, 1984'te Yeni Gündem dergisini çıkartmaya başladı. Denemelerini Tarihten Güncelliğe (1983), 12 Yıl Sonra 12 Eylül (1992), Edebiyat Üstüne Yazılar (1994) kitaplarında topladı. 1980'lerde Sadık Özben mahlasıyla düzenli olarak mizah yazıları yazdı. 1991'de Helsinki Yurttaşlar Derneği, Türkiye şubesini kurdu. 1997'de profesör oldu; 1995'ten bu yana Bilgi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü'nde akademik çalışmalarını sürdürüyor.

Marksist estetikten militarizme, edebiyattan yemek kültürüne, Osmanlı ve İstanbul tarihine dek birçok farklı alanda 26 tane kitabı ve çok sayıda makalesi yayımlandı. Halkın Dostları, Birikim, Yeni Dergi, Yeni Gündem, Milliyet Sanat, Papirüs dergilerinde ve Cumhuriyet, Demokrat, Milliyet, Radikal, Taraf gazetelerinde yazdı. Hale Soygazi ile evli.

Kitapları

- Tarihten Güncelliğe (Alan, 1983; İletişim, 1997)

- Sosyalizm, Türkiye ve Gelecek (Birikim, 1989)

- Marksist Estetik (BFS, 1989; Birikim, 1997)

- The Blue Cruise (Boyut, 1991)

- Türkiye Dünyanın Neresinde (Birikim, 1992)

- 12 Yıl Sonra 12 Eylül (Birikim, 1992)

- İstanbul Gezi Rehberi (Tarih Vakfı, 1993; İletişim, 2007)

- Türkler ve Kürtler: Nereden Nereye? (Birikim, 1995)

- Boğaziçi'nde Yalılar ve İnsanlar (İletişim, 1997)

- Edebiyat Üstüne Yazılar (YKY, 1994; İletişim, 1998)

- Tarih Boyunca Yemek Kültürü (İletişim, 2001),

- Başka Kentler, Başka Denizler 1 (İletişim, 2002)

- Yaklaştıkça Uzaklaşıyor mu: Türkiye ve Avrupa Birliği (Birikim, 2003)

- Osmanlı: Kurumlar ve Kültür (Bilgi Üniversitesi, 2006)

- Başka Kentler Başka Denizler 2 (İletişim, 2007)

- Genesis: "Büyük Ulusal Anlatı" ve Türklerin Kökeni (İletişim, 2008)

- Sanat ve Edebiyat Yazıları (İletişim, 2009)

- Balkan Literatures in the Era of Nationalism (Jale Parla ile birlikte, 2009)

- Sadık Özben'in Toplu Eserleri (Helikopter, 2010)

- Başka Kentler, Başka Denizler 3 (İletişim, 2011)

- Edebiyatta Ermeniler (İletişim, 2013)

- Başka Kentler, Başka Denizler 4 (İletişim, 2014)

- Militarist Modernleşme-Almanya, Japonya ve Türkiye (İletişim, 2014)

- Linç Kültürünün Tarihsel Kökeni: Milliyetçilik (Agora, 2006; Berat Günçıkan ile söyleşi)

- Step ve Bozkır - Rusça ve Türkçe Edebiyatta Doğu-Batı Sorunu ve Kültür (2016)

- Şairaneden Şiirsele / Türkiye'de Modern Şiir (İletişim, 2018)

- "Siz isterseniz…" – Popülizm Üzerine Yazılar (İletişim, 2018)

- Sanat ve Edebiyat Yazıları II (İletişim, 2019)

Çevirileri

- Hegel Üstüne: W.T. Stace

- Martin Chuzlewitt: Charles Dickens

- Döşeğimde Ölürken, Ağustos Işığı, Ayı: William Faulkner

- Dublinliler, Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi: James Joyce

- Arabadakiler, Patrick White

- 1844 Elyazmaları: Karl Marx

- Bir Zamanlar Europa'da, Leylak ve Bayrak: John Berger

- Feodal Toplumdan Yirminci Yüzyıla: Leo Huberman

- Yazıcı Bartleby: Herman Melville

- Kayıp Kız: David Herbert Lawrence

- Yurtsuzların Ülkesi: Dugmore Boetie

- Lenin ve Felsefe: Louis Althusser (Bülent Aksoy ve Erol Tulpar ile birlikte)

- Yanya Sultanı – Tepedelenli Ali Paşa: William Plomer

 

Yazarın Diğer Yazıları

“Siyasal İslam”

Bu, İslam’a özgü bir durum mu?  İslamcılar mı, sadece İslamcılar mı, “Siyasetsiz olmaz!” diye tutturuyorlar? Hayır. Hemen hemen bütün dinler aynı şeyleri söyleyecektir. Dinden söz ediyoruz, “Tanrı”dan söz ediyoruz. Bir topluluğu yönetmenin tanrısal buyruklardan başka temeli olabilir mi? “Laik bir tanrı” olabilir mi?

Amerika ve Trump

Ben sonuçta Trump’ın seçilmeyeceğini sanıyorum. Böyle olmasını istediğim için mi böyle söylüyorum? Olabilir. Olabilir ama tekrar edeyim: Seçilmeyecektir

Sivil anayasa

AKP tarafı “sivil” kavramında ısrar eder ve burada bir “keramet” keşfederken “demokratik” kavramını kullanmaktan da aynı ısrarla kaçınıyor. Oysa bundan böyle (ve aslında ezelden beri) ihtiyaç duyduğumuz şey, Anayasa’nın da, “ana” olmayan yasaların da, genel siyasi atmosferin de “demokratik” olması