15 Eylül 2020

"Dil yaresi"

Kendimi tutamayıp, arada bir "dil jandarmalığına" kalkışacağım belli oldu

Türkçe’de yapılan yanlışlar karşısında duyduğum "acziyet"i anlattığım yazıya karşılık ilk tepki Oya Baydar’dan geldi. Çok mutlu oldum. Belli ki Oya’nın da keyfini kaçırıyor bu gibi dilsel kullanımlar. Onun tepesini attıranların başında "iniş çıkış yapmak" türü, "yapmak"lı kullanımların geldiği görülüyor. Oya, bu konuda İstanbul trafik polisinin katkısını hatırlıyor musun? "Bekleme yapma"!

Hatırlıyorum, Yakup Kadri, "konuşma yapma" kullanımına sinir olurdu. "Konuştu dersin, olur" derdi. "Yakında "gelme" yaptı, "gitme" yaptı diyeceğiz!"

Rahmetli Hakkı Devrim "dil yaresi" deyimini kullanmıştı. Kelime oyunu yapıyordu: Arapça "dil", "kalp" demek. Onun için divan şiirinde sık sık karşımıza çıkar. "Yareli" olan hem şu dilimiz, hem de kalbimiz, demek istiyordu. Ayrıca kendini "dil polisi" ilan etmişti. Birkaç günde bir bu yanlışlara değiniyordu. Bir yararı oldu mu? Gördüğüm kadar, olmadı. Benim böyle bir şeyler yazmamın bir yararı olacak mı? Olmayacak. Ama alıştık artık. Hiçbir yararı olmayan o kadar çok konuda o kadar çok şey yazdık ki... Yazı yazıyor olmayı artık böyle tanımlıyorum: Yararı olmayan şeyler yazmak.

Peki, bu neden? Dünyada bunun benzerleri var mı? Örneğin tanınmış bir Fransız yazar "Fransızca yanlışları" üstüne yazmak gibi bir görev ediniyor mu? Duymadım.

Mehmed Efendi’nin evinde otururken bir cümleyi yanlış kurmasından ya da bir kelimeyi yanlış telaffuz etmesinden söz etmiyoruz. "Kamu"ya hitap edenlerin, yazıyla ya da sözle yaptıkları yanlışlardan söz ediyoruz. Örneğin adam bir kanalda "spiker". Spikerlik yapan birinden parlak bir durum analizi beklemezsiniz belki ama doğru telaffuz beklersiniz. Adam ya da kadın "Vamık" adını kısa "a" ile, "yamuk" der gibi telaffuz ediyorsa, ne denir buna?

Özellikle bu "a"lar, nerede uzun, nerede kısa, içinden çıkamadık gitti. "Hakem" derken uzar, "Vamık" derken kısalır... Dert!..

Evet, "neden böyle?" diye sormuştum. Çünkü dille oynandı. "Öz" Türkçe adına dile yapılan müdahalenin bir benzeri olduğunu sanmıyorum. Almanca ve Macarca’ya da müdahale edildiğini biliyoruz ama bizdeki boyutlara varan bir şey olduğunu sanmıyorum.

Hakkı Devrim bu gibi işlere karışmaya karar vermişti. Vaktiyle Ömer Asım Aksoy aynı konuya dalmış ve yanlış kullanımlarla (ve düzeltmeleriyle) bir kitap yapıp yayımlamıştı. Şimdilerde televizyonda adını hatırlamadığım ama bana çok sevimli görünen birinin böyle kısa dil dersleri verdiğini görüyorum. Başka örnekler aklıma gelmiyor ama belli ki bu toplumun diliyle yaşadığı, başka yerlerde pek görülmeyen bir sorun var.

Neyse, işin burasını şimdilik kurcalamayalım. Başka bir şeyi söylemek istiyorum: "Dilin 'doğru' kullanımı" ne demek? Bu doğru kullanım sorunu (correctness) daha çok "gramercilerin" sorunu. "Gramerci" değil de dilbilimcilerin önem verdiği şey ise "doğru"su olmayan "kullanım"dır (usage). Dil, değişir. Kumandayla değil, kendi dinamikleriyle değişir. Onun için "doğru kural" koyma çabası biraz boşuna bir çabadır. Atalarımız "galat-ı meşhur" demiş, bayağı modern bir tesbitte bulunmuşlar. Gramer kuralı açısından yanlış sayılacak bir şeyi eğer çok sayıda kişi kullanıyorsa o kural çöker ve bu yanlış kullanım onun yerini alır.

Seslerle ilgili de böyle (fonoloji düzeyi). Özellikle yabancı dilden alınma kelimelerin kullanımında yerli ses yapısı belirleyici olur. Biz Türkler kelimeyi "şanzıman" diye almışız, kime "şanjman" dedirteceksin, "şarz etmek"ten vazgeçirip "şarj" ettireceksin?

Ama sözünü ettiğimiz yanlışlardan çoğu böyle değil. Oya Baydar kelimelerin nasıl berbat edildiğinin birkaç örneğini vermiş. "Müdrik"le "müdrir" iyiydi, örneğin. Kim bilir her gün daha neler oluyordur.

Benim, örneğin, "adına"larla, "aynen"lerle sorunum var. Oya’nın da söylediği "akl-ı selim" ayrı bir dert. Bir insanı "gasp" edenlerden söz ediliyor falan. "Ayakkabını X’ten mi aldın?" gibi bir soruya "Aynen" diye cevap vermenin anlamını ben anlamıyorum. Gene Oya’nın da şikayet ettiği "keyfiyet" anlaşılabilir bir yanlış, ama yeniden üretilecek bir şey değil.

Bunları düşündüğüm zaman kendimin de "gramerci" muhafazakârlığına düşüp düşmediğimden emin olamıyorum. İngilizce’de "un" anlamına gelen "flour" kelimesi "çiçek" anlamında "flower"dan gelir. Çünkü zamanında beyaz una "unların çiçeği" demişler ve böylece "un" anlamında "çiçek" yerleşmiş. Yani dilin, kelimelerin böyle bir bakışta sırrı çözülmeyecek serüvenleri oluyor. Bunlara "yanlış" diye karşı çıkmak da fazla akıl kârı görünmüyor.

Her neyse, kendimi tutamayıp, arada bir "dil jandarmalığına" kalkışacağım belli oldu.  

Yazarın Diğer Yazıları

Alın teriyle hilafet

Türkiye'nin önderi Tayyip Erdoğan, Türkiye'yi İslam dünyasının önderi yaparken, kendisi de otomatikman İslam dünyasının önderi olmaz mı? Hani, "Halife" dediklerinden?

Dış politikada birlik

İç politikayı düzenlemekte hiçbir şeyi doğru yapmadığını söylediğimiz bir İktidar nasıl oluyor da hepimizi hizaya sokacak bir dış politika yürütebiliyor? 

Anayasa

İktidarın içinde yaşadığı "meşruiyet" dünyasının kurallarını, ölçülerini Anayasa Mahkemesi tespit etmiyor. "Kim ediyor?" diye sorarsanız, Tayyip Erdoğan ediyor