25 Nisan 2019

Nereden başlamalı?

Bugün, Osmanlı’yı çöküntüye götüren koşulların benzerini Türkiye için hazırlamakla meşgul

On Dokuzuncu Yüzyıl’ın ilk yarısında İstanbul’da büyükelçilik yapan Stratford Canning’in (1786-1880) hayatını anlatan bir kitapta, Mustafa Reşid Paşa (1800-1858) ile Canning arasında geçen bir diyalog anlatılır.

Tanzimat Fermanı’nın mimarı Mustafa Reşid, bir gün Canning’i ziyaret etmiş, ona Osmanlı İmparatorluğu’nda yapmayı planladığı reformlardan bahsetmiş ve fikirlerini sormuş.

“Reşid’in bir gün beni ziyarete gelip Osmanlı Türkiyesi’ndeki reformlar konusunda bana açıldığını hatırlıyorum,” diye anlatır Canning kitapta.

“İşin neresinden başlanılması gerektiğini sormuştu. Ben de ‘Ta baştan.’ diye cevap verdim. ‘Nasıl baştan?’ diye sordu. ‘Can ve mal emniyetinden tabii,’ dedim.”

Bu görüşme muhtemelen 1836’da, yani 183 sene önce oldu.

Canning, can ve mal emniyeti diyerek Osmanlı’nın keyfilikten arındırılmasını ve bir hukuk devletine dönüşmesi gerektiğine işaret ediyordu. 

İngilizler bu işe 1215’te, Kralları John ile baronlar arasında imzalanan Magna Carta Libertatum, Büyük Özgürlükler Sözleşmesi, ile başlamışlardı. Bu sözleşmeyle Kral, asillerin can ve mal güvenliğinin korunacağına dair bazı vaatlerde bulunmuştu.

Ne acıdır ki hayata dönse ve Türkiye Cumhuriyeti’nde reform yapmayı düşünen bir devlet adamı – ki böyle biri yoktur – ona “İşin neresinden  başlamak gerekir,” diye sorsa Canning muhtemelen aynı cevabı verecektir. 

Çünkü ne Osmanlı hukuka (ve sonuçta adalete) önem verdi ne de bugünkü Türkiye. 

Hukuk devleti olmamak, Osman Gazi’den bu yana hiç kesintisiz süregelen bir Türk devlet özelliğidir.

Bu hastalığın nedeni, o zaman ve şimdi, yöneticilerin hukuku iktidarlarına bir sınır olarak görmeleri, “can ve mal güvenliği” sağlanmadan ilerlemenin ve huzurun mümkün olmadığını anlayamamalarıdır. 

Osmanlı’nın tökezlemesinin en büyük nedenlerinden biri, ilerleyen çağa uygun bir hukuk altyapısı geliştirememesi idi. Bu özelliğiyle 16’ıncı Yüzyıl’dan itibaren Batı’da başlayan zenginleşme ve ilerlemeye katılamadı. 

Avrupa ise yeni buluşlar ve bilinmeyen yerleri keşfi ile artan ticareti ve ekonomik büyümeyi düzenlemek için yeni bir hukuk altyapısı geliştirdi ve ticareti kısıtlayan engelleri yavaş yavaş ortadan kaldırdı. 

Batı’nın bu güne kadar süren zenginliğinin temelleri bu gelişmelerde yatar.

Türkiye bir türlü Osmanlı’nın başka bir giysi içinde devamı olmaktan kurtulamadı. Hukuku yerlerde süründürdü, demokratikleşemedi, kişilerin despotluğundan kurtulamadı. 

Bunun sonucu, ata binip Asya’dan Anadolu’ya doğru yola çıkmasından bu yana Türklerin kendi yöneticilerinin esareti altında yaşamalarıdır.

Buna eşlik eden başka özellikler de var: Devletin ruhuna işlemiş rüşvet ve yolsuzluk. Zulüm. Öğrenmeden çok, ideoloji ve itaat içeren eğitim. Aykırı ve veya yeni düşüncelerin sürekli cezalandırılması sonucunda Türklerin, neredeyse 3.000 yıl önce eski Yunan’da başlayan dünya düşünce hayatının kapısından içeri girememeleri.

AKP rejimi, kendinden önce gelenler gibi, bu büyük reformu gerçekleştiremedi. Tersine, bulduğunu daha beter etti. 

Bugün, Osmanlı’yı çöküntüye götüren koşulların benzerini Türkiye için hazırlamakla meşgul.

*

Türk toplumu, aklını başına toplayıp evini düzene koyuncaya kadar acı çekmeye devam edecek.

Yazarın Diğer Yazıları

Siz olmadan yapamazdık

AKP döneminin en büyük özelliklerinden biri, kamu parasını kullananlardan hesap sormanın imkânsızlaşmasıdır. Türk medyası bunun kolaylaştırıcısı ve suç ortağıdır

Ayşegül Savaş’la Tavanda Yürümek

Walking on the Ceiling kısa bir zaman önce yayımlandı ve Batı’da ünlü eleştirmenlerden ve yayınlardan övgü aldı

Hayatın en iyi tarafı nedir?

Batı’nın bugün ulaştığı düzeyde feylesofların ve bilim adamlarının büyük payı var.  Her şeyin açıklamasının dinde arandığı karanlık çağların sonunu onlar getirdiler.