18 Ağustos 2019

Deniz Akkaya ile estetik ve 'felsefeye giriş'

İlle de güzel, ille de "fit" olmamız gereken bir görsellik çağında "çirkinlik" ve "şişmanlık" adeta ayıp haline gelmiş durumda

Bir zamanlar bir Deniz Akkaya vardı. Her yaptığı olay olurdu. Aradan yıllar geçti, "yaş"a ve "yeniliğe" büyük önem veren şöhret makinesi onu da öğüttü, tüketti. Neyse ki sosyal medyaya sahiptik günümüzde. Çektiği kısacık bir video, Deniz Akkaya'nın bol güneşli ve rüzgârlı bayram sükûnetinde yeniden gündeme gelmesine yetti. "Çirkin ve şişko insanlarla arkadaşlık etmem!" diyordu bu yarı şaka yarı ciddi videoda sabık manken ve aktrisimiz.

Elbette kendi tercihiydi; dileyen dilediğinden hoşlanabilir, isteyen istediğiyle arkadaşlık edebilirdi. Ne acı ki bu sözlere kızanlar, Akkaya'nın çeyrek yüzyıl önceki "estetiksiz" görüntülerini dolaşıma sokuyorlardı sanal alemde. Yani tam da kızdıkları şeyin aynısı ile bir tür linç başlatıyorlardı. Bize ille de güzel, ille de "fit" olmayı dayatan bir görsellik çağında, ayrımcılığa karşı çıkacağız derken dış görünüş yeniden kutsanıyordu!..

Güzellik nesnede değil öznede bulunur

Oysa daha Felsefeye Giriş derslerinde öğretilen bir şeydi "güzellik" kavramının ne olduğu. Çok değerli, rahmetli hocamız Prof. Dr. Ömer Naci Soykan'ın bize öğrettiği gibi "güzellik", nesnenin kendisinde bulunan bir özellik değildi. Bir masa örtüsünü tarif ederken mesela; ekose diyebilir, kumaşın cinsini söyleyebilir, uzunluğunu ve enini ölçebilirdik. Ama "güzel" ya da "çirkin" dediğimiz anda bu, masa örtüsünün bir özelliği değil, bizim ona atfettiğimiz bir estetik değer olurdu. Bu nedenleydi ki birinin hiç hoşlanmadığı masa örtüsüne, bir başkası hayranlık duyabilirdi.

İnsanın fiziği için de geçerliydi bu. Günümüzün "güzellik" ve "yakışıklılık" kavramları tamamen toplumların ve onların da üstünde sinema endüstrisinin, hatta tekstil sektörünün ürettiği algı biçimleriydi. Bembeyaz ten, uzun boy, renkli gözler ve sarı saçlar olmazsa olmazdı! Böyle buyurmaktaydı Instagram çağı!..

Ama bazen kazalar da olmuyor değildi bu ticari döngüde. Daha geçen hafta, erkeklerde sakal bırakma modası hortladı diye 8 milyar dolar zarar ettiğini açıklayacaktı koskoca Gillette firması!..

TIKLAYIN - Sakal modası, tıraş bıçağı markasını 8 milyar dolar zarara uğrattı

Ölçülebilen 'çirkinlik': Obezite

Kısacası estetik (güzellik), son derece göreli bir alandı. "Şişmanlık" ise yine öznelliğin alanına girse de bu kez ölçülebilir bir mahiyet kazanıyordu. Belli bir vücut kitle endeksinin üstünü "şişman", "obez" ve hatta "morbid (hastalıklı!) obez" ilan edebiliyordu tıp dünyası... Kimi ülkeler "birincil ölüm tehdidi" olarak savaş açıyorlardı şişmanlığa... Toplu ulaşımda obezler sevilmiyor, "şişko"lar daha ilkokul çağında bile alay konusu edilebiliyorlardı acımasızca...

Yedi ölümcül günahtan biriydi neticede "oburluk"... "İhtiyaçlar piramidi"nin en altında yer alan (en aşağılık!) ihtiyaçlarımızı; dışkılama, seks ve kısmen de uykuyu kapalı kapılar arkasına hapsetmişti "modern" toplumlar. Ama bir diğer vazgeçilmez ihtiyaç olan beslenme, hâlâ göz önünde yapılabiliyor; hatta ilkel bir güdüden mum ışığında "romantik" yemekler çıkarabiliyordu insanlık...

Seks kapalı alanda, yemek yemek serbest!..

Uykucuları ve seks düşkünlerini gözden ırak tutabilen denetim toplumu; bu durumda "aşırı" yemek yiyenleri sokaklarda, AVM'lerde görünür hale getiriyor, aldıkları kilolardan kolayca teşhis edebiliyordu. Kimileri tarafından "iğrenç" bulunan oral seks örneğin, iki kişi (ya da belli bir grubun) mahremiyetinde kalıyordu ve sorun yoktu. Ama bir başka "iğrençlik" olan elle yemek yemek, Araplar'a özgü diye niteleniyor, hijyenik kaygılarla dışlanıyordu. Boşuna küçükken "Yemek yemenin adabı var!" diye uyarmıyordu bizi büyüklerimiz. Sağlıklı nesiller yetiştirirken, "göz zevkimiz" de bozulmuyordu.

Peki obezite sadece açgözlülükten değil de örneğin bir tür hormonal sorundan, kalıtımsal bir nedenden ya da kişisel bir tercihten (hedonizm ya da intihar eğiliminden) kaynaklanıyorsa ne olacaktı? Bu sorunun yanıtı, Lasse Hallström'ün 1993 yapımı filmi "What's Eating Gilbert Grape"te vardı. (Yazının bundan sonrası fazlasıyla "spoiler" içerir.)

Gilbert Grape ne yesin bu durumda?

Kahramanımız Gilbert (Johnny Depp), ABD'nin ücra bir kasabasında, otistik kardeşi Arnie (Oscarlık Leonardo DiCaprio!) ve aklı bir karış havada kız kardeşleri ile yaşamaktadır. Her biri ayrı soruna sahip bu kardeşlerin bir de bakmaları gereken morbid obez anneleri, Bonnie (Darlene Cates) vardır. Filmin ortasında Arnie'nin gözaltına alındığını öğrenir Bonnie... Ve o yerinden kalkamayan, tek derdi bir sonraki öğün ne yiyeceği olan kadını hışımla evden çıkarken görürüz. Tüm alayları göze almış, karakolu basmıştır! Ve biricik afacan Arnie'sini polisin elinden kurtaracaktır.

O sahnede 200'lü kilolarla ölçülen bir "obez" değil, yavrusuna sahip çıkan bir annedir artık Bonnie... Sadece bir anne... Buna rağmen sürer toplumun alayları... Bonnie öldüğünde cenaze görevlileri, kadının ancak vinçle evden çıkartılabileceğini söylerler. Annesiyle son bir kez alay edilmesini istemeyen Gilbert'ın bu durumda tek çaresi, doğup büyüdükleri evi yakmaktır! Basit estetik yargılar, bir trajedi yaratmıştır.

Bugün de milyonlarca insan estetik ameliyat için kuyrukta beklerken bir güzellik "norm"una kavuşmak için sağlığından oluyor, kimileri "çirkinim" diye intihar ediyor. Bu nedenle, Deniz Akkaya'yı sabun köpüğü videosundan dolayı linç ederken onun geçmişini gündeme getirenler, aslında "güzellik ayrımcılığı"nı yeniden üretmekten başka bir şey yapmıyor.

Ve konu gerek "çirkinlik", gerek "şişmanlık" olsun, kınadığımız her şeyin sonunda bir gün bizim de başımıza gelebileceğini unutmamak gerekiyor.  

Yazarın Diğer Yazıları

Sanal kimlikler ve 'Galatasaraylı' Fenerbahçeliler

Henüz pembe kar yağmadı ama Galatasaray Lisesi'ne Fenerbahçeli müdür atandı! Bakalım yeni milenyumda daha neler göreceğiz?!.

Belçika'da evlenmenin 'şiddet'li hazzı!..

Avrupa'daki konvoylu ve silahlı düğünler, dördüncü kuşak "gurbetçiler"de "yerli ve milli"liğin devam ettiğini bize gösteriyor

Gece metrosuyla 'karanlık'tan şafağa...

O kadar hasret kalmışız ki adil bir ülkeye, Ekrem İmamoğlu'nun İstanbul'da "24 saat ulaşım" kararı bile bize büyük bir umut ışığı olabiliyor