08 Mayıs 2021

İlk Meclis de içkiyi yasaklamıştı

Salgın bahanesiyle konulan 17 günlük içki yasağı, bundan tam bir asır önce yaşanan içki yasağı günlerini hatırlattı. İki yıl sürebilen yasak, her bakımdan başarısız olmuştu…

Üniformalı polis masaya kurulup mezeler eşliğinde rakısını yudumlayan fesli adama doğru yanaşıp parmağını sallıyor:

- Azîzim içki men'edildi! Haberiniz yok mu?

Masadaki kerli-ferli adam önce bir şaşırıyor, sonra da kükrüyor:

- İnsaf yâhû! Bâri kadehi bitireyim…

1920'lerin başındaki bir Tevhid-i Efkâr gazetesinde yayınlanan karikatür, Millî Mücadele Yıllarında Bir Yasak Denemesi - Men-i Müskirat (İçki Yasağı) Kanunu ve Toplumsal Hayata Yansımaları adlı kitapta yer alıyor. Karadeniz Teknik Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Uğur Üçüncü'nün yazdığı kitap, 17 günlük kapanma sürecinde satışı yasaklanan içkinin Kurtuluş Savaşı yıllarında da başına gelenlerle ilgili önemli bir araştırma.

Millî Mücadele'yi yürüten Birinci Meclis tutucu özellikleri ağır basan "İkinci Grup" milletvekillerinin bastırmasıyla içkiyi tümden yasaklamış, yine içki yasakçılığının hortlatıldığı bugünler için derslerle dolu olaylar yaşanmış…

Osmanlı'nın gevşekçe de olsa şeriatla yönetilen bir imparatorluk olduğu, içkinin Müslüman tebaaya yasaklandığı, gayrimüslimlerin ise içki üretip tüketmelerine -belli kurallar haricinde- izin verildiği herkes tarafından biliniyor. Osmanlı'nın çöküşte olduğu, TBMM'nin kurulmasına rağmen Cumhuriyet'in henüz ilan edilmediği 1921-23 yılları arasında Meclis'in yürürlüğe koyduğu içki yasağı ise az biliniyor, az hatırlanıyor. Üçüncü'nün kitabı, iki yıl süren bu dönemle ilgili çarpıcı bilgiler veriyor.

Men-i Müskirat Kanunu teklifi, Meclis'in 23 Nisan'da açılmasından sadece 5 gün sonra, Atatürk'e muhalif olan tutucu kanadın liderlerinden Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey tarafından verilmiş. Ali Şükrü Bey içkinin dînen yasak olduğunu hatırlatmış, sosyal hayat üzerindeki olumsuz etkilerinden dem vurmuş, Amerika'da da o günlerde başlayan ünlü içki yasağını örnek göstermiş. Ve uzun tartışmalardan sonra kanun 14 Eylül'de kabul edilmiş. Sonrası ise, yaşadığımız günlerle ilginç benzerliklerle dolu…

Kaçak rakıcı polis müdürü

Prof. Üçüncü, kanunun çıkışından sonraki durumu şöyle anlatıyor:

"Kanun Anadolu'da küçük kasaba ve köylerde uygulansa da şehirlerde içki kullanımı kaçak yollarla devam etti. Birçok evde üzüm kıyma makineleriyle kıyılıyor, çamaşır leğenleri üzümün fermantasyonu, gaz tenekelerinden yapılan imbikler ise damıtma işlemi için kullanılıyordu. Elde edilen içkiler çocuk denecek yaştaki gençler tarafından hava karardıktan sonra tüketilmekteydi. Bununla beraber devlet idarecileri ve zengin sınıfa mensup vatandaşlar halka göre içkiyi daha rahat içebilmişlerdir. Hatta kanunu uygulamaktan sorumlu polislerin ve hâkimlerin dahi içki kullandıkları görülmüştür."

Üçüncü'nün aktardığına göre, dönemin etkili milletvekillerinden Dr. Rıza Nur da anılarında şöyle diyor:

"Rakının önü alınamadı. İmbikler toplandı amma bazı nüfuzlu memurlar bunlardan bir kısmını alıp evlerine yerleştirdiler. Bunların biri Ankara polis müdürü Dilaver, diğeri ise şimdi Bursa valisi olan Fatih'tir. Mükemmel rakı çıkarıp iyi ticaret yaptılar. Halk da derhal ilkel bir imbik uydurdu: Bir büyük tencereye tenekeden bir kapak yaptırıyorlar, kapağın bir kenarından içine bir boru geçiriyor, kapağın üstüne de soğuk su koyuyorlar. Tencereye mayalanmış üzümü koyup ısıtıyorlar. Bu, memleketin her tarafına yayıldı. Üzüm bulamayanlar başka şeyleri, hatta kocayemişi mayalayıp rakı yaptılar…"

Dönemin ünlü yazarı Falih Rıfkı da, polis müdürünün rakısının şöhretinden dolayı, rakıya halk arasında "Dilaver Suyu" denildiğini anlatıyor.

Milletvekillerinin gaz tenekeleri içinde en iyi kaçak rakının üretildiği Keskin'den rakı getirttiği, Ankara Belediye Binası karşısında herkesin gözü önünde okkası üç yüz kuruşa içki satıldığı, lokantaların kuytu yerlerinde içki servisine devam edildiği de o günlerin anıları arasında.


Çok sayıda din adamının da yer aldığı Birinci Meclis'in ilk kanunlarından biri, içki yasağı oldu. Ancak iki yıl sürebildi ve pek uygulanamadı...

Şarabın adı "ekşi şıra" oldu

Kanun çıktığında İstanbul itilaf devletleri işgalinde olduğundan bu kentte uygulanmamış, İstanbul ancak TBMM yönetimi altına girince yasak kapsamına alınabilmiş. Polis kayıtlarına göre 2 bin 23 meyhane ve birahane bulunan dev şehirde içki yasağını uygulamaya kalkmak da, bir sürü sıkıntı yaratmış. İçki veren bakkallar da dahil 4 bin 141 mekân kapatılmış, bazı meyhaneciler ise yan yollara sapmış. "Daha önce içki satıyorduk ama artık dükkânımızda kukla oynatıp alkolsüz meşrubat satacağız" diyen kurnaz meyhaneciler, birkaç tencere alıp fasulye ve pilav pişirerek gelen polislere dükkânlarının lokanta olduğunu ispata çalışmış. Yolunu bulan bulmuş, içki satışı yine devam etmiş…

Prof. Üçüncü, İstanbul'daki manzarayı şöyle anlatıyor: "Eskiden meyhane olup lokantaya dönen yerlerde içki küçük fincanlarda satılıyordu. Yüksek fiyatlar verebilenler şampanya ve viski dahi bulabiliyordu. Şıra görüntüsü altında şarap da satılıyordu. Piyasada iki tip şıra vardı: normal üzüm şırası ve kanundan sonra yapılmaya başlanan, fıçılarda ekşitilerek şarap haline getirilen şıra… Kafayı bulmak için bekletilmiş şıraların içine afyon ilave edenler de oluyordu. Piyasada konyak da boldu, pastanelerde çay görüntüsü altında fincandan konyak içilebiliyordu."

Dönemin ünlü yazarı Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın yazdıkları ise sanki bugünleri anlatıyordu: "Hükümet bu yasağı koymakla içki içmeyi engellemek şöyle dursun, herkesi içmek için kışkırttı. İsteği arttırdı. Bu yasaktan sonra içkiye rağbet yüz kat arttı. Hiç kullanmayanlara bile iştah geldi."

Hüseyin Rahmi, "Meyhanede Kadınlar" romanında bir sarhoşu da şöyle konuşturuyordu:

"Getir ulan… Anasını sattığımın dünyası… Polis mi gelecek? Jandarma mı? Birkaç tek ikramla gönüllerini alırım. Tenezzül edip İstanbul Valisi burayı şereflendirseler bile bir-iki toka ile işi geçiştiririm. Her zaman ziyafetlerde şampanya içilmez ya… Yasaktan sonra rakılar ne hale geldi. Tatsın da anlasın. Görevlidir…"

Yasaklı günler, Amerika'daki "prohibition"ı andıran görüntülere de sahne olmuş. Beyoğlu civarında ele geçirilen içlerinde Bordo şaraplarının da olduğu şaraplar, rakı, şampanya ve konyaklar denize dökülerek "imha edilmiş". Polisle vatandaşın karşı karşıya geldiği olaylarda ise kimi zaman trajik, kimi zaman komik sahneler yaşanmış. Üsküdarlı bakkal Efnad efendinin kızı Penepot rakı kaçırırken şişenin üzerine düşmüş, karnı yaralanarak bağırsakları dışarı fırlamış mesela. Bir başka mahallede ise evine koca bir şişed rakı götüren vatandaş polisçe yakalanınca, "Ben de tam yasaktan önce aldığım rakıyı karakola teslim etmeye gidiyordum" demiş. Ve bir şişe rakıyı kaptırmayla durumu kurtarmış…

Öte yandan kaçak rakı ticareti tam gaz devam etmiş, rakılar maden suyu şişelerine gizlenerek satılmış. Karaborsada fiyatlar da tırmanmış, bir şişe rakı 400 kuruşa çıkmış. Evliya Çelebi'nin 1600'lerde "piyade meyhane" dediği sokakta dolaşıp zuladan birer fırt içki verenlerden geçilmez olmuş, bu eski deyim yeniden hatırlanmış.


1921'den bir asır sonra içki yasakçılığına soyunanlar, Prof. Üçüncü'nün kitabını okumalılar...

"Verginin dört-beş katı kaçakçılara gitti"

İki yıl uygulanabilen kanun bu sürede hemen her gün eleştiri konusu olmuş. İçki sektöründe çalışanlar ve eğlence yerleri emekçileri işsiz kalmış, pek çok bağ sökülmüş ya da kurumuş, hazine de önemli bir vergi gelirinden mahrum olmuş. Ve nihayet, Eylül 1923'te kanunun kalkması için teklif verilmiş. Çatalca mebusu Şakir Kesebir ve arkadaşları, "Devlet hazinesine girmesi gereken paranın dört-beş katı kaçakçılara gitti. Karaborsa içkileri alamayanlar afyon ve esrara yöneldi. Kanunla arzulanan amaca da ulaşamadı. Bağcılar büyük darbe aldı" gerekçelerini öne sürmüşler. Böylece 1921 Eylül'ünde yasalaşan yasak 1923 Eylül'ünde içki üretimi ve satışı ruhsata bağlanıp yüksek alkollü içkilerden alınan vergi de dört kat arttırılmak kaydıyla tarihe karışmış. İçki içtikleri veya sattıkları için cezaya çarptırılanlar da ayrı bir kanunla affedilmiş.

Bu iki yıllık deneyden tam bir yüzyıl sonra, 21. yüzyılın bir hükümeti salgını bahane ederek 17 günlük bir içki yasağı koydu. Hukuk çiğnendi, polisle bayiler karşı karşıya geldi, gözönündeki marketler reyonlarını kapatırken ücra köşelerdeki bakkalların bir kısmı satışa devam etti. İnsanın doğası gereği yasak tersi etki yaptığından, birçok kişi de çılgınca içki stokladı, raflar doldu doldu boşaldı.

En çarpıcısı ise, "laik" Türkiye Cumhuriyeti'nde bunlar olurken Arap ülkesi Dubai'den gelen haberdi. Turizmi canlandırmak için geçen yıl içki tüketiminin kurallarını gevşeten ülke, bu kez de Münih'in ünlü Oktoberfest'ine rakip çıkıyordu. Bu Ekim'de yapılacak "Oktoberfest in Dubai" seyyar lokantaları, danslar eşliğinde biranın su gibi aktığı dev çadırları ve geleneksel Bavyera giysili garsonları ile Münih'i aratmayacaktı. 120 bin kişi kapasiteli Dubai Marina'da yapılacak festival tutarsa tam 3 aya yayılacaktı.

Araplar açılırken, Türkiye kapanmaya çalışıyordu. Hem de asırlık tecrübelerine, yaşanmışlıklarına rağmen…

Yazarın Diğer Yazıları

Restorana kavuşma

Uzun bir ayrılıktan sonra restoranlara yeniden kavuşurken, modern hayatın bu uygarlık kalelerine, damaklarımız kadar ruhlarımızı da doyuran bu mekânlara bir övgü yazısı…

Yeni tatlar, yeni renkler…

Uzayan salgın insanları evlere hapsettikçe, dışarıdan ısmarlanabilecek hazır lezzetlerde de yeni arayışlar artıyor, yeni tatlar hayatımıza giriyor. İşte birkaçı…

Ağız sulandıran yeni kitaplar…

En uzun sürecek kapanmaya girerken zaman bolluğunda keyifle okunabilecek, damak tadını zenginleştirebilecek yeni gastronomi kitapları…