30 Ocak 2021

Ama aşk var, bir tek aşk var

Sanki derin bir ormanda kaybolmuş gibi, bu koca dünyada tek başımıza mı kalacağız?

Haberin 5N1K'sının K'sı, bir değil iki kişiydi: Hande Erçel ve Kerem Bürsin!

Ve haberin dikkatimi çekmesinin iki nedeni varsa; o nedenlerden ikincisi "Aşırı Yakın Arkadaşız" başlığıydı.

Kerem Bürsin kardeşimiz, Hande Erçel hanım ile aralarında aşk dedikodusu çıkınca "Hande ile aşırı yakın arkadaşız" demiş.

Benim yakın arkadaşlarım var ama doğrusu onlarla aşırıya kaçtığımızı düşündürecek bir hareket içinde de olmuyoruz.

Birlikte yaptığımız şeyler, yemek yemek, içki içmek, yürüyüş yapmaktan ibaret. Arada filme, tiyatroya filan gittiğimiz de olurdu tabii ama bir yıl var ki onu da yapamıyoruz.

Onun için "aşırıya kaçmamış yakın arkadaşlık" konusunda bir fikre sahibim de "aşırı yakın arkadaşlık" kavramını, tam olarak kavrayabildiğimi söyleyemem.

Kim bilir, belki de bu "seviyeli birliktelikten önceki aşama" olabilir.

Haberi okurken Angelina Jolie'nin Brad Pitt ile evlenmeden on yıl kadar önce yaptığı bir "açıklamayı" hatırladım.

Jolie, film setleri arasında gezer, kalan boş vakitlerinde de UNESCO adına hayır işleri ile uğraşırken, özel hayatına vakit bulamazmış.

Erkek dergilerinin "Top Ten" listelerinde her zaman yer alan bir kadından söz ediyoruz burada, dikkatinizi çekerim.

Peşinde sayısız "yakışıklı fakir – çirkin zengin" vs. erkek olan bir kadından.

Ama o yine de yapayalnızmış. Çünkü tanıştığı insanlarla arkadaşlığını tam geliştirecekken programı gereği bir başka yere gitmesi gerekiyormuş.

İyice tanımadığı insanlarla ilişkiye girmeyen "prensip sahibi" bir kadın olduğu için de cinsel yaşamı felaket durumdaymış.

Sonunda çözümü şöyle bulmuş: Sadece eski arkadaşları (sevgilileri değil, arkadaşları) ile birlikte oluyormuş.

Daha önceden tanıdığı, güvendiği, arkadaşlık etmekten hoşlandığı insanlar yani.

Onlara telefonda "üç günlüğüne New York'tayım, gel sevişelim" diyor, üçüncü günün sonunda herkes sepetini koluna takıp, kendi yoluna gidiyormuş.

Acaba bu arkadaşlık türü, "aşırı yakın arkadaşlık" sayılır mı?

Bana tarih öncesi gibi gelecek kadar yıllar önce Gelişim Yayınları'nda birlikte çalıştığımız bir arkadaşım afedersiniz biraz ayran gönüllüydü.

O yıllarda Gelişim Yayınları, oldukça genç nüfusuyla, neredeyse herkesin birbiriyle arkadaş olduğu kalabalık bir yayıneviydi.

Bu arkadaşımızın sorununun "kızlarla aşırı yakın arkadaş olma isteği" olduğunu düşünüyorum şimdi.

"Aşırı yakın arkadaş olma isteğini" belirttiğinde zavallı kızlar neye uğradıklarını şaşırır ve genellikle şu yanıtı verirdi: "Ama biz arkadaşız?.." Arkadaşım hiç bozuntuya vermezdi: "Birbirimize âşık olmamız için düşman olmamız mı gerekiyor?"

Bu anlattıklarıma bakıp, Kerem Bey ile Hande Hanım'ın "aşırı yakın arkadaşlıkları" hakkında imalarda bulunduğum sonucunu çıkarmayınız lütfen.

Bütün yaşam döngümüzü alt üst eden şu pandemi döneminde yakın –uzak demeden arkadaşlıklarımızın tadını çıkarmamız gerektiğinin altını çizmek için anlatıyorum bunları.

Kadınlar ile erkekler arasındaki arkadaşlığın, mutlaka cinsel bir yönü olacağını iddia edenler elbette var.

Toprağı bol olsun, Freud bunlardan biri ama o zaten nereye baksa bunu görüyordu.

Cinsel bir boyutu olsun ya da olmasın, yalnızlık duygusu hafife alıp, gülüp geçeceğimiz bir durum değil.

Birleşik Krallıktaki York Üniversitesi'nin bir araştırması ortaya koydu ki yalnızlık, en az sigara içmek kadar sağlığa zararlı.

Bu bulguya, 180 bin kişi üzerinde yapılmış 23 farklı araştırmanın sonuçlarının değerlendirilmesiyle ulaşıldı.

Yalnızlık çeken insanların kalp hastalıklarına yakalanma olasılıkları, normalden yüzde 29 daha fazla.

Araştırma ekibinin başı Dr. Nicole Valtorta, "sosyal ilişkileri zayıf olan kişilerin kalp hastalığına yakalanma riskinin, güçlü sosyal ilişkileri olan kişilerden yüzde 29 oranında daha yüksek olduğunu gördük. Felç riskinin ise sosyal olarak izole olmuş kişilerde yüzde 32 daha fazla olduğunu tespit ettik" diyor.

Ve sosyal medyada saatler geçirip, sosyalleştiğini zannedenler için de kötü bir haberim var:

Playboy kapak kızı, film oyuncusu Yvette Vickers, 2011'de Los Angeles'teki evinde ölü bulunmuştu. Komşusu onu evinin ikinci katındaki yatak odasında bulduğunda cesedi doğal olarak mumyalanmıştı.

Kalp krizi geçirdiğinde çalışır durumdaki klimanın önüne düşmüştü.

Klimadan gelen soğuk ve kuru havanın bu mumyalanma durumunu yarattığı düşünülüyor.

Ve bu nedenle kesin ölüm zamanını tesit edebilmek de mümkün olmadı.

Öldüğü için yanıtlamaya fırsat bulamadığı 16 bin Facebook postası vardı. Twitter hesabına da 880 tweet atılmıştı.

"Sosyal" medyada aktifti ama bu onu tek başına ölmekten kurtarmaya yetmemişti.

Yalnız yaşayanların sayısı tüm dünyada giderek artıyor ve öyle görünüyor ki "sosyal medyada" sosyalleşmek, bu yalnızlığın ilacı da değil.

1950'lerde Amerika'da içinde bir tek kişi yaşayan hanelerin oranı yüzde 10 iken, 2010'da bu oran yüzde 27'ye çıkmıştı.

TÜİK verilerine göre Türkiye'deki durum da giderek ABD'ye benziyor.

Evde tek başına yaşayanlarımız 2012'de nüfusun yüzde 8,6'sı iken 2019'da yüzde 16,9'a çıkmış bulunuyor.

2012'de bu 6 milyon 360 bin kişi demekti. 2019'da bu rakam yaklaşık 14 milyon kişiye çıkmış.

İki mislinden fazla bir artıştan söz ediyorum.

TÜİK'in 2019 İstatistiklerle Aile araştırmasında geniş ailelerin yüzde 26,9'unun yoksulluk sınırında yaşayan aileler olduğunu da hesaba katalım.

Yoksulluk nedeniyle isteseler bile ayrı eve çıkamayacak durumda olduklarını gösteriyor bu.

Yani "evde tek başına" yaşama eğilimindeki artışın devam edeceğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Yalnızlık, çağdaş toplumların bir gerçeği ve ancak bu gerçekle baş edebilmenin yolu da "sosyal medya" değil.

Bilgisayar ekranında ya da elinizdeki telefondaki harflere, emojilere bakarak yalnızlığı yenebilmek mümkün değil.

Kaliforniya Üniversitesi (UCLA) bir "yalnızlık ölçer" geliştirmiş. 20 sorudan oluşuyor.

2010 yılı araştırmasına göre 45 yaş üstü yetişkinlerin yüzde 35'i "kronik" yalnızlık çekiyor. Bunların yüzde 20'si bu duruma son on yılda düşmüş.

Amerika nüfusunun yüzde 20'si "yalnızlık nedeniyle mutsuz" olduğunu söylüyor.

1985 yılında yapılan araştırmaya göre Amerikalıların yüzde 10'u ciddi bir konuyu konuşabilecekleri herhangi bir kimseye sahip değiller, yüzde 15'inin hayatta sadece bir tek arkadaşı var.

Aynı araştırmanın 2004 yılı sonuçları sorunun büyüdüğünü gösteriyor. Herhangi bir arkadaşı olmayanların oranı yüzde 25'e çıkmış, yüzde 20'sinin tek bir arkadaşı var.

Türkiye'de durum ne alemde, bununla ilgili bir veriye ne yazık ki ulaşamadım.

Rakamları biraz aşağıya doğru yuvarlarsak, yakın bir sonuç elde etmemiz olasıdır diye düşünüyorum.

Sosyal medya böylesine yaygınlaşmadan önce insanlar sosyalleşmek için hiç olmazsa sokağa çıkıyorlardı.

Kimseyi bulamasalar sohbet edebilecek bir barmen, bir berber, aynı takımı tuttuğu bir taraftar bulabiliyorlardı.

Kendileri gibi insanların devam ettikleri kulüplere, kahvelere vs. gidip, orada "canlı bir paylaşım" yaşayabiliyorlardı.

Bugün de bunu yapanlar var elbette, spor salonlarına düzenli devam edenlerin sadece sağlıklı yaşam için mi oralara gittiklerini düşünüyorsunuz yoksa?

"Dünya aktif Facebook nüfusunun" yarısının yaşadığı Avustralya'da yapılan bir araştırmadan da söz edeyim.

Facebook kullanıcıları, bilgisayar başında giderek daha çok vakit geçirdikleri için "aile içinde yalnızlık" sorunu yaşıyorlar.

1200 "uzun süreli Facebook kullanıcısı" üzerinde yapılan araştırma önemli bir "sosyal servet" sayılması gereken "yakın arkadaşlık" meselesinin giderek bu işten olumsuz etkilendiğini gösteriyor.

Peki bu kaçınılmaz bir sonuç mu?

Sanki derin bir ormanda kaybolmuş gibi, bu koca dünyada tek başımıza mı kalacağız?

Hayır, hiç sanmıyorum.

İnsanoğlu bugünkü medeniyet düzeyine sosyalleşerek, bunun kurumlarını yaratarak ulaştı.

Bir çaresi mutlaka bulunacaktır diye düşünüyorum.

"O vakte kadar ne yapacağız" diye soranlara Bülent Ortaçgil'den bir şarkı armağan ediyorum:

"Savaştık, savaşa yazdık / Yenen ağlar, yenilen ağlar / Bir baktık ki yapayalnızdık / Diyen ağlar, demeyen ağlar / Bir tek aşk var / Aşk var mı? Var.. Aşk Var!"

Yazarın Diğer Yazıları

FETÖ'nün siyasi ayağı nerede?

Çok ilginç bir gizli örgüt bu: En sıradan kamu kurumunda bile örgütlenmeye çalışmışlar, kendi adamlarını üst makamlara koymaya uğraşmışlar ama iş siyasete gelince bazı partilerde, birkaç ilçe başkanı ile yetinmişler!

Dünya tarihinin ilk "oksimoron" bayramı!

Adında "milli birlik" var, ülkenin bir yarısının, öteki yarısını "hain" diye gördüğü bir toplumsal iklimde yaşıyoruz

5 yıl oldu, hâlâ alacakaranlık

Genelkurmay Başkanı ve MİT Müsteşarı, Binbaşı H.A.'nın ihbarını nasıl oldu da bir darbe girişimi olarak değerlendirmedi? Herkes konuştu, bu ikili hâlâ susuyor. Onun için hep bu soruyu soracağız: Bu darbe girişimi en başından önlenebilir miydi?