31 Mart 2024

"Yazı yoksuldur ama daha temizdir"

Hayatın belirsiz zamanlarına, "kara bir dal gibi" sözlüklerden apartılmış kelimelerle, zengin ama yapay yaşam vaatleri sunarak girenler değil, yazının yoksul ışığını tertemiz taşıyanlar kalır geleceğe

Kitaplığımızdaki, masamızdaki en oylumlu, en kalın kitaplar muhtemelen sözlüklerdir. Çalışma masamın en uzak köşesinde okkalı duruşuyla her daim bir öğretmen edası içinde beni süzen yıpranmış sözlüğümle ne zaman göz göze gelsem tuhaf bir tedirginlik duyarım ama ardından bir ferahlık da kaplar içimi. Tedirginlik duyarım çünkü kelimelerden korkmak gerektiğini bilirim. Ferahlık duyarım, çünkü defterime ya da bilgisayarımın parlak yüzeyine düşürdüğüm her sözcük sonsuz bir anlam denizinden süzülmüş ve bana emanet edilmiştir o an; artık özgürüzdür kelimelerle ben. Aslında bazılarımızın bir türlü işitemediği sesi de vardır kelimelerin: Elinize ilk kez aldığınız kalemi beyaz kâğıda sürterken duyduğunuz incecik cızırtı o an çocukluk uçarılığıyla çok anlam ifade etmeyebilir ama hayatınıza kelimelerle ve onların bir araya gelişiyle anlam kazandırmaya başlamışsanız olağanüstü bir melodinin size eşlik ettiğini anlarsınız.

Sözlüklerde bekleyen kelimeler

O ses, o melodi gerçekte bir sihirdir. Onun ardı sıra büyülenmiş halde yürümeye başlarsınız; varmak istediğiniz yer, bulmak istediğiniz şey yaşamı anlama formülüdür gerçekte. Tıpkı Lokman Hekim'in ölümsüzlük iksirini araması ve bulması gibi. Farklı farklı varyasyonları olan bir hikâyedir bu. Lokman, ölümsüzlük iksirini bir ırmağa düşürmüş ve kaybetmiştir. Belki bu nedenle Doğu'nun eski zaman şairleri hep nehir kıyılarında beklemiştir esin gelmesini. Hikâyenin bir diğer versiyonu ise kâğıtta yazılı olan ölümsüzlük formülünün yağmurda silinmiş olmasıdır. Yağmur imgesi de bütün sanatların vazgeçilmez temasıdır belki de sırf bu yüzden. Hatta denebilir ki yağmurun bereket getirmesinin sebebi de budur; doğanın adaleti yani! Sadece formülü bilenler ölümsüz olmasın, yüzünü yağmura dönen herkes nasiplensin diye, ölümsüzlükten!

Kelimelerle ilişkilendirilebilecek bir başka hikâye de Şeyh Galip'in Hüsn ü Aşk'ıdır. Ayrı düşen Hüsn ve Aşk birbirlerine mektuplar yazarlar gizlice; bu mektupları ulaştıransa sözlük anlamı "kelime" olan Sühan'dır. Aşk, Hüsn'e kavuşmak için ateş denizini mumdan kayıkla geçerken de yardımcısı yine Sühan'dır; kişi metaforu üzerinden işaret edilen kelimelerdir yani! Şeyh Galip, kandil ışığında neyi düşünüp yazdıysa yazmış; bugün bizim anladığımız, hayatın ve hayatı kuşatan hislerin ve elbette aşkın, özlemin, sahiden de bir ateş denizi olduğu, bu ateşin ortasında en çok da duyguların ateşine dayanıklı kelimelere ihtiyaç duyduğumuzdur.

Kara bir dal gibi kelimeler

Masamdaki sözlüğe bakarken, bir tabuta bakar gibi de oluyorum bazen. Sayfalar dolusu sözcükler ve açıklamaları, Nâzım Hikmet'in bir şiirinde dediği gibi "kara dallar gibi ölüler" sanki. Günlük hayatımızda kelimeler çoğu kez gerçekten kara dallar gibi yapraksız ve çiçeksizdirler; rasgele, umursamadan savurur geçeriz, nereye nasıl düştüğünü çok da hesap etmeden. Oysa, Umberto Eco "Oklar bedeni gelip geçebiliyorsa sözcükler de ruhu delip geçebilir" der ve devam eder Gülün Adı'nda: "Bazı şeyler yürekle sezilir. Bırak yüreğin konuşsun; yüzleri sorguya çek, dilleri dinleme."

İşte tam orada, Eco'nun bilgece bakışlarıyla işaret ettiği noktada filizlenir kelimeler; bir çağrışım, bir sevinç ya da keder, can suyu gibi işler kelimenin içine. Söylenmese de anlamı vardır, eğer Eco'nun oku gibi birine isabet ediyorsa...

Kafka, uzağında kaldığı, artık hiç kavuşamayacağını bildiği aşkına boşuna seslenmemişti: "Milena, yardım et bana! Söyleyebildiklerimden daha fazlasını anla." Kafka'nın bu haykırışı, bir okun havada vınlayarak hedefe uçması gibi, kâğıt üzerinde cızırdayan kaleminden yükseliyordu ve hayatın büyüsünü taşıyordu. İki ayrı hayat kelimelerle birbirine değiyordu. Milena bu haykırışa ne yanıt verdi bilmiyoruz, mektuplarının yakılmasını vasiyet etmiş o; ama, iki uzak hayatın birbirine kelimelerle değmesinin yakıcı anlamını Kafka'nın cümlelerinden biliyoruz: "İki saatlik yaşam iki sayfalık yazıdan daha iyidir diye emin olmayın, yazı yoksuldur ama daha temizdir."

Sadece bu nedenle bile; hayatın belirsiz zamanlarına, "kara bir dal gibi" sözlüklerden apartılmış kelimelerle, zengin ama yapay yaşam vaatleri sunarak girenler değil, yazının yoksul ışığını tertemiz taşıyanlar kalır geleceğe. Kafka'yı hâlâ okuyoruz, çünkü o haklıydı!

İbrahim Dizman kimdir?

1961'de, Çanakkale'de doğdu. Ankara Üniversitesi'nde, Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Türk Dili, Güzel Sanatlar Fakültesi'nde Yaratıcı Yazarlık dersleri verdi.

1983'ten beri çeşitli kültür-sanat ve edebiyat dergilerinde eleştiri-röportaj, değerlendirme ve kültür tarihi üzerine inceleme-araştırma yazıları yazdı.

İbrahim Dizman'ın ikisi roman olmak üzere yayımlanmış 20 kitabı var; bir kitabı Yunancaya da çevrildi.

Dizman'ın yönetmenliğini yaptığı 4 belgesel film de bulunuyor.

Sahnelenmiş iki tiyatro oyunu bulunmakta. Ayrıca, çeşitli sahne gösterileri de hazırladı ve uyguladı.

Kültür Bakanlığı Roman Başarı Ödülü, Behzat Ay Ödülü ve Genel-İş Abdullah Baştürk İşçi Ödülü sahibi de olan Dizman, çeşitli yıllarda Çağdaş Türk Dili ve Roman Kahramanları dergilerinin yayın yönetmenliğini ve editörlüğünü yürüttü. Türkiye PEN üyesidir. 

Kitaplarından bazıları:

Suyun ve Rüzgârın Şehri Çanakkale, İletişim Yayınları, 2020

Aşrı Memleket Trakya (T. Bilecen'le birlikte), İletişim Yayınları, 2018

Adı Başka Acı Başka (Karadeniz'in Son Ermenileri), İletişim Yayınları, 2016

Kardeşim Gibi (A. Papadopulos ile birlikte), Heyamola Yayınları, 2016

30 Yıl 30 Hayat (Ç. Sezer'le birlikte), İmge Kitabevi Yayınları, 2010

Başka Zaman Çocukları (roman), 2007, Heyamola Yayınları, 2007

Denize Düşen Dağ (monografi), 2006, Heyamola Yayınları, 2006

Belgesel filmleri: 

Kardeş Nereye: Mübadele, senaryo yazarlığı ve danışmanlık (yön: Ö. Asan), 2010

Oyunlarla Yaşayan Şehir, yönetmen, 2012

Hrant Amca: Memlekete Dönüş, yönetmen, 2016

Poliksena: Kız Öldün, yönetmen, 2018

Yola Gelmeyenler, yönetmen, 2020

 

Yazarın Diğer Yazıları

Sesle konuşulur ama sözle dokunulur

Kelimeleri sözlükten çıkardığınız anda artık onlar bir civa damlacığı gibi avcunuzdan kayıp gidebilir; hangi anlamı yüklenip bir cümlede yer alacağını her zaman kestiremeyebilirsiniz. Öfkeniz ve dargınlığınız aslında bitmemiş bir sevgiyi söyleyebilir; sevginizi taşıyan sözcüklerse derin bir kırgınlığı anlatabilir

Adı Türkiye olan sosyoloji laboratuvarı

Sadece seçim sonuçlarına şaşırmadık; bir parti genel başkanının zaferin ardından, klişelerden uzak, alışmadığımız bir biçimde kelimelerin tarihsel çağrışımlarını kullanarak konuşmasına da şaşırdık

"Özlemde kanat oluyor her çağrışım"

Tıpkı Nâzım Hikmet gibi memleket hasretiyle yaşayıp bütün bunları yapıtlarına yansıtan Fahri Erdinç, büyük ustayla aynı sonu yaşayacağını hissetmiş gibi, mektuplarının birinde şöyle diyor: "Göğsümdeki acaip ağrı seyrek de olsa, yakamı bırakmış değil. Ne desem ne yazsam, halimi, sağlığımdaki aksaklığı tanımlayamayacağımı biliyorum. Sonu hep kavrıyor ve kabul ediyoruz ama sonun yaklaştığını bilmeye, hissetmeye katlanamıyorum"