07 Ocak 2024

"Bugünü yaşamak dünü sevmekten geçer"

Sadece sevmek de değil, bugünü kuran dündür; bugünümüzü kuran o insanları, ürettiklerini ve yaşadıklarını bilmek, geçmişle bağımızı daha bir sağlamlaştırıyor; iyi ki dedirtiyor

Zaman geçer ama hayat geçmez… Nerede, kimden duymuştum bu cümleyi hatırlamıyorum ama birçok açıdan doğru olduğunu düşünüyorum. Hayat bir ağaç gibi zamanın derinliklere köklerini salıyor ve beslenmeye devam ediyor. Bunu en çok 1970'li yıllara bakarken, o yıllardaki hayatı irdelerken düşünüyorum son zamanlarda. Başka bir deyişle, 1970'ler bitmedi! O yıllarda yaşananları ilgiyle dinleyip okuyoruz, o dönemde pikaplardan yükselen şarkıları dinlemekten zevk alıyoruz, 70'lerin atmosferinde yaratılmış filmleri izlemekten bıkmıyoruz. Sadece o yıllarda çocukluğunu, ilk gençliğini yaşayan bizler değil, bizlerin çocukları da aynı duyarlılık damarından beslenmeyi sürdürdüler. Kısaca, zaman geçti ama hayat eskimedi, 70'lerin gür damarını yeni zamanlara taşımaya devam ediyor.

1970'lı yılların kuşaktan kuşağa geçen duyarlılık damarını yaratanların anıları da çok ilgi çekiyor. O dönemin tanıklarından, duyarlılığın yaratılmasına katkıda bulunanlardan biri de Arif Keskiner. Bilmeyenler için bir ön bilgi olarak söyleyelim: Selvi Boylum Al Yazmalım filmini izlemeyen var mıdır? Hâlâ bir aşk mottosu olarak dilimizde olan "sevgi neydi, sevgi emekti" o filmden yadigâr kaldı bize. Maden filmi nasıl da bir rüzgâr yaratmıştı! Otobüs filminin yoksulluğun uzak memleketlere yansıması nasıl da içimize işlemişti. İşte o filmlerin yapımcısı Arif Keskiner. İstanbul'da öyle herkesin paldır küldür giremeyeceği Çiçek Bar'ın da sahibi. Sanat dünyasının nabzı yıllarca orada atmıştı. Yaşar Kemal'in, Yılmaz Güney'in sırdaşı, Tarık Akan'ın ve birçok sanatçının yakın dostu Arif Bey'i geçtiğimiz eylül ayında, İstanbul dışında yaşadığı evinde ziyaret etmiştim.

Heyecan dolu, güzel bir yolculukla evine vardığımızda, yakın dostu Haluk Oral'la tavla partisini yeni bitirmişti. Sonbaharın solgun öğle güneşinin vurduğu yüzünü incelerken iki yanımda iki sevgili insan, sevinç ve heyecan duyduğum insan vardı… O unutulmaz filmlerin duyarlılığımızı besleyen yaratıcısı ile söyleşebiliyor olmanın mutluluğunu ise tarif edemiyordum. "Siz" demiştim, "1960'lardaki melodramların ağdalı dilinin bir cümleyle yıkılıvermesine ve aşkla emeğin yan yana konmasına vesile oldunuz." Gülümsemiş, "İlk kez böyle bir şey duydum, doğru galiba" demişti. O gün çok şey anlattı, daha önce yazdıklarının satır aralarında kalmış ayrıntıları, kitaplarına girmemiş kimi anıları… Umut filminin bobin kutularını yurt dışına nasıl kaçırdıklarını… Cannes'da yaşadıkları büyük heyecanı… Maden filminin perde arkasını, Anadolu sinemalarında yarattığı yankıyı, Kemal Sunal'ı, Kapıcılar Kralı'nın memlekette oluşturduğu havayı… Başka bir çalışma konusu onlar. Bir şey demişti "Bazı konular var, örneğin Cüneyt Arkın'ın yazdıkları filan, ona yanıt vermek istedim. Kitabım yayımlanacak, orada okursun." Yazmak da isterim, dediğimde ise "Memnun olurum" demişti. Bu yazı, çiçekli bir anıta dönüşen Arif Keskiner'e ilkgençliğimin gönül borcudur aynı zamanda.

Daha önce, Yaşar Kemal'le ilgili anılarının yanı sıra Çiçek Bar üzerinden anlattığı anılarının sonuncusu "Akşam Çiçekleri" adıyla Literatür Yayınları'ndan çıktı. Hümeyra Erdoğan'ın nehir söyleşisi ve dostlarının Çiçek Bar'la ilgili yazdıklarının toplamından oluşuyor kitap. Barın yirminci kuruluş yıldönümünde müdavimi sanatçıların, dostlarının yazmasını istemiş Keskiner; yazmışlar ama öylece kalmış, yayımlanamamış. Hümeyra Erdoğan bu hazineyi keşfetmiş, denebilir. Ne güzel olmuş. Kendisi de barın müdavimlerinden: "Ben Çiçek Bar'da dostluğun, paylaşmanın, vefanın, insanları olduğu gibi kabul etmenin güzelliğini gördüm ve yaşadım" diyor, kitabın sonunda. Öyle olmasa bu içtenlikli yapıt ortaya çıkmazdı zaten.

Kitapta, yirminci yıl için izlenimlerini kaleme alanların tümünü saymak olanaksız ama Tarık Akan'ı, Bülent Kayabaş'ı, Savaş Dinçel'i, Nur Sürer'i, Menderes Samancılar'ı, Hülya Uçansu'yu, Deniz Türkali'yi anmadan geçmek olmaz. Onların ve diğerlerinin yazdıkları, Arif Bey'in sanatçı dostlarıyla ilgili anlattıkları dönemin entelektüel dünyasının portresini de tamamlıyor.

Arif Keskiner, kuşkusuz, sadece bir film yapımcısı ve bar işleticisi değil; önceki kitaplarını ve Akşam Çiçekleri'ni okuyanlar bilir, o bir devrimcidir aynı zamanda. Aybar dönemi Türkiye İşçi Partisi'nin üyesidir, sinemacıların Büyük Ankara Yürüyüşü'nün organizasyonunda en önde görev alanlardandır. Filmciler Kooperatifi'nin, Sokak Çocukları Vakfı'nın kurucularındandır. Her türlü mali ve siyasi riski göze alarak yapımcılığını üstlendiği filmlerle birlikte o ülkemiz kültür tarihinde özel bir yere sahip.

Akşam Çiçekleri'nin sonunda şöyle diyor Arif Keskiner:

"Ben tüm hayatım boyunca hep dostluğa, sevgiye, güzelliğe ve tüm bunların paylaştıkça arttığına inandım ve Çiçek Bar'da böyle bir dünya kurmak istedim. Sanırım bunu da sizlerle başardım ve Çiçek Bar, gelen herkesin hayatına bir şekilde dokundu… Bir yerlerde 'unutmak ihanettir' diye bir söz okumuştum. Ben elimden geldiğince, hatırladıklarımı sizlerle paylaşmak istedim. Bu insanlar, bu hikâyeler unutulmasın diye."

Bugünü yaşamak dünü sevmekten geçiyor, diyor kitabın bir yerinde. Sadece sevmek de değil, bugünü kuran dündür; bugünümüzü kuran o insanları, ürettiklerini ve yaşadıklarını bilmek, geçmişle bağımızı daha bir sağlamlaştırıyor; iyi ki dedirtiyor.

İbrahim Dizman kimdir?

1961'de, Çanakkale'de doğdu. Ankara Üniversitesi'nde, Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Türk Dili, Güzel Sanatlar Fakültesi'nde Yaratıcı Yazarlık dersleri verdi.

1983'ten beri çeşitli kültür-sanat ve edebiyat dergilerinde eleştiri-röportaj, değerlendirme ve kültür tarihi üzerine inceleme-araştırma yazıları yazdı.

İbrahim Dizman'ın ikisi roman olmak üzere yayımlanmış 20 kitabı var; bir kitabı Yunancaya da çevrildi.

Dizman'ın yönetmenliğini yaptığı 4 belgesel film de bulunuyor.

Sahnelenmiş iki tiyatro oyunu bulunmakta. Ayrıca, çeşitli sahne gösterileri de hazırladı ve uyguladı.

Kültür Bakanlığı Roman Başarı Ödülü, Behzat Ay Ödülü ve Genel-İş Abdullah Baştürk İşçi Ödülü sahibi de olan Dizman, çeşitli yıllarda Çağdaş Türk Dili ve Roman Kahramanları dergilerinin yayın yönetmenliğini ve editörlüğünü yürüttü. Türkiye PEN üyesidir. 

Kitaplarından bazıları:

Suyun ve Rüzgârın Şehri Çanakkale, İletişim Yayınları, 2020

Aşrı Memleket Trakya (T. Bilecen'le birlikte), İletişim Yayınları, 2018

Adı Başka Acı Başka (Karadeniz'in Son Ermenileri), İletişim Yayınları, 2016

Kardeşim Gibi (A. Papadopulos ile birlikte), Heyamola Yayınları, 2016

30 Yıl 30 Hayat (Ç. Sezer'le birlikte), İmge Kitabevi Yayınları, 2010

Başka Zaman Çocukları (roman), 2007, Heyamola Yayınları, 2007

Denize Düşen Dağ (monografi), 2006, Heyamola Yayınları, 2006

Belgesel filmleri: 

Kardeş Nereye: Mübadele, senaryo yazarlığı ve danışmanlık (yön: Ö. Asan), 2010

Oyunlarla Yaşayan Şehir, yönetmen, 2012

Hrant Amca: Memlekete Dönüş, yönetmen, 2016

Poliksena: Kız Öldün, yönetmen, 2018

Yola Gelmeyenler, yönetmen, 2020

Yazarın Diğer Yazıları

Yazanla yazılan arasındaki o ince çizgi

Yazarların kendi alanları dışındaki tercihleri, özellikle politik seçimleri her zaman risklidir. Okurların zihninde yazanla yazılan arasındaki ince çizgi her an silinebilir çünkü

Hikâyeler heykellerden güçlüdür

Devasa heykellerle varlığını kendinden sonra da hayatta tutmaya çalışanlar, imparator da olsalar, önlerinde onlarca kişi hayranlıkla onu izlese bile, zihnimizde yaşamıyorlarsa, ruhumuzda iz bırakmamışlarsa sıradan olarak kalmaya mahkûmdurlar. Çünkü her şey unutulur ama dil ırmağına düşen anlam, insanlığın sonsuz denizine doğru süzülüp gider ve yaşamını sürdürür

Çınarlı kubbeli mavi bir limandan arta kalan

Şimdilerde o keşmekeş içinde olamıyor ama geçmişte Ayasofya'nın üst katına çıkıp bir köşeye oturduğunuzda, neredeyse görünür olan bir sessizlik fanusu içinde hikâyelerini fısıldardı size şehir. Yazarların ve şairlerin de İstanbul'u anlatan eserlerinin hep bu fısıltılarla yazıldığına inanmışımdır. Çünkü o büyüyü keşfeden, o saklı büyücüyü bulan anlatabilir ancak İstanbul'u