23 Mayıs 2019

Meksika’ya gitmek ister misiniz?

Yeni cumhurbaşkanı görev süresinin sonunda, uyuşturucu çetelerini sindirerek öldürülen ve kaçırılan vatandaş sayılarını aşağılara çekebilirse, ülke ve Latin Amerika tarihine adını yazdırabilir

Meksika, bazı Latin Amerika ülkelerine benzer şekilde, tam bir çelişkiler ülkesidir. Fakirlik ve zenginlik el ele, yan yanadır. Bir yanda lüks ve zenginlik göze çarpar; diğer yanda fakirlik içinde perişan kitlelere rastlarsınız. Güçlü uyuşturucu çetelerinin faaliyetlerinden kaynaklanan şiddet olayları ülke gündeminin değişmez başlıkları arasında hep üst sıralardadır. Öte yandan, 3145 km uzunluğundaki Meksika-ABD sınırında, süreklilik arz eden bir gerilim, insani dram ve siyasi polemik mevcuttur. Orta Amerika ülkelerinden kaçan çaresiz insanların oluşturduğu kafileler, her sene,  Meksika’yı boydan boya geçerek ABD sınırına ulaşır ve duvarın diğer tarafına geçmeye çabalarlar. Turistler bakımından ülkenin bazı bölgelerine gitmek tehlikelidir; internet aracılığıyla turistlerin uzak durması gereken bölgelere dair bilgilere rahatlıkla ulaşabilirsiniz.

2013 yılıydı, Türkiye’den Küba’ya dönüyordum, Paris’te, hava alanında, Air France’ın Havana uçağına binmek üzere beklerken okuduğum Le Monde Diplomatique’deki derin, ayrıntılı, somut olaylara dayalı Meksika analizini hâlâ hatırlıyorum. Söz konusu araştırma bu ülkeye dair yaşadığım ilk şoku tetiklemiştir. Yazıda, Meksika’nın, resmi hükümetle birlikte, çok güçlü uyuşturucu çeteleri tarafından ortaklaşa yönetildiği anlatılıyordu. Çetelerin, yıllar içinde, uyuşturucu ticaretine paralel biçimde, diğer faaliyetlerini de genişlettiklerine, örneğin, liman işletmesi gibi yatırımlara yöneldiklerine dikkat çekiliyordu.  “Vay canına, nasıl bir ülke imiş Meksika?” dedirtecek nitelikte bir tahlildi.

Meksika’ya dair asıl sarsıntıyı 2014 sonbaharında yaşadım. Tehlikeli bölgeler arasında öne çıkan, ülkenin güneyindeki, başkent Mexico City’e fazla uzak olmayan Guerrero eyaletinde, Ayotzinapa şehrinin erkek öğretmen okulu öğrencileri civardaki İguala kentinde düzenlenen öğretmen haklarıyla ilgili bir gösteriye katılıyorlar, niyetleri oradan Mexico City’e giderek bir protestoya iştirak etmek. Bindikleri otobüsün ücretinin ödenmesiyle ilgili bir sorun yaşıyorlar; ancak mahalli polise solcu öğrencilerin otobüsü kaçırdıkları yönünde bilgi ulaşıyor. Neticede İguala polisi öğrencileri tutukluyor ve tamamını, ne hikmetse, polisin bağlantılı olduğu “Guerreros Unidas” adlı uyuşturucu çetesine teslim ediyor. Teslim alanlar, öğrencilerin rakip çetenin üyeleri olduğunu düşünerek bunları civardaki çöplüğe götürüp hepsini öldürüyorlar, cesetleri yakıyorlar.

Aradan neredeyse beş yıl geçmesine rağmen öğrencilerin niye ve nasıl öldürüldükleri halen çözülemedi. 43 öğrencinin, ikisi dışında, cesetleri bile henüz bulunamamış durumda. Sadece çeteyle bağlantısı olduğu düşünülen İguala Belediye Başkanı ve birkaç polis hapisteler, o kadar. Öğrencilerin yakınları; hükümetin, cesetleri ve sorumluları bulması için girişimlerini sürdürüyorlar. 43 masum öğrencinin toplu şekilde katledilmeleri, herhalde, tüm medeni ülkelerde hükümet düşürür. Meksika’da maalesef bu yönde bir demokrasi kültürü gelişmemiştir. Geçtiğimiz yıl sonunda göreve başlayan solcu popülist yeni cumhurbaşkanı Andre Manuel Lopez Obrador (“AMLO” kısaltmasıyla anılıyor.), seçim vaadi mahiyetinde, adalet yerini buluncaya kadar Ayotzinapa araştırmasının devam edeceğini açıklamıştı. Bakalım yeni başkan adaletin önündeki engelleri kaldırabilecek mi?

Meksika’nın cezasızlık kültürü açısından sicilinin hayli kabarık olduğu biliniyor. 1968 yılı Ekim ayı başında, Meksika Olimpiyatları’nın açılmasından iki hafta önce, Tlatelelco Meydanı’nda barışçı gösteri amaçlı toplanan öğrencilere askerlerin ateş açmaları sonucunda ölen 300’ü aşkın gencin katilleri hiçbir zaman mahkeme önüne çıkarılmadılar.

Küba’daki görevimiz sırasında, Latin Amerika’daki temsilciliklerimiz ülke içi gelişmeleri Ankara’ya bildirirken, telgrafların örneklerini bölgedeki T.C. Büyükelçiliklerine de servis ederlerdi. Böylece tüm bölgeyi yakinen izlemek imkânımız olurdu. Havana’daki son aylarımda (2016 sonbaharı) Meksika Büyükelçiliğimizden gelen bir telgrafta, çete tarafından ahiren öldürülen bir belediye başkanından bahisle, 2016 yılında infaz edilen belediye başkanı sayısının neredeyse 10’a ulaştığına dikkat çekiliyordu. Demek ki; Meksika’da, ortalama, her ay bir belediye başkanı cinayete kurban gidiyor. Herhalde böylesi olumsuz bir rekora, Latin Amerika dâhil, başka hiç bir ülkede rastlamak mümkün değildir.

Geçtiğimiz günlerde, bir televizyon kanalında, yüzlerce Meksikalı annenin, anneler günü vesilesiyle, başkentin bir meydanında, kaybolan yakınlarını aramak üzere bir araya geldiklerini konu alan bir program izledim. Anneler, kayıp çocuklarının resimlerini sergileyerek yetkililerden onların bulunmasını istiyorlar, üç bin civarında kederli anne bir araya toplanarak seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Gerçekten büyük bir insani dram yaşanıyor Meksika’da.

Ülkede geçerli şiddet ortamından gazeteciler de paylarını alıyorlar. 2000 yılından itibaren öldürülen gazetecilerin sayısı 150’ye ulaşmış. Devlet tarafından koruma altına alınmasına rağmen öldürülen gazeteciler mevcut. Gazeteci cinayetleri de aydınlatılamıyor, failleri yakalanamıyor, gazetecilere yönelik saldırıların arkasında basında eleştirilere maruz kalan kamu görevlilerinin de bulunduğuna inanılıyor.

Duruma toplu biçimde baktığımızda karşımıza şu tablo çıkıyor:

2018 yılında şiddet olayları neticesinde öldürülenlerin sayısı bir önceki yıla oranla yüzde 15 artarak 29 bin rakamına ulaşmış. Kaybolanların sayısı ise yılda üç bine yaklaşıyor. Yönetimin 2006 yılında  “Çetelere karşı savaş” sloganıyla başlattığı, ülkede güvenliğin sağlanmasında Meksika ordusunu öne çıkaran ve askeri yöntemlere dayalı uygulamalara başlanmasından itibaren zayiatın daha da arttığı dikkat çekiyor. Öte yandan, 2007 ila 2018 yılları arasında kaybolanların sayısı ise 37 bine yükselmiş.

Geçtiğimiz sene, yaz aylarında, yukarıda tasvir ettiğimiz şiddet ortamında seçimler yapıldı. Seçimleri, şiddetin şiddetle durdurulamayacağını savunan, seçildiği takdirde Meksika’nın barış ve düzen içerisinde radikal bir değişim geçireceğini iddia eden, uygulanan askeri çözümlerle ülkeye huzur ve barışın gelmeyeceğini ilan eden, solcu ve popülist lider Obrador (AMLO) seçimleri kazanarak Aralık ayında başkanlık koltuğuna oturdu.

AMLO’nun ilk uygulamaları halkın hoşuna gidecek nitelikte; cumhurbaşkanına tahsis edilen lüks uçağa binmeyi reddediyor ve seyahatlerini hava yolu şirketlerinin tarifeli seferleri ile yapıyor. Cumhurbaşkanlığı konutuna taşınmayı kabul etmeyerek bu mekânı halka açık müze haline getiriyor. Kendi mütevazı dairesinde ikamet etmeyi sürdürüyor. ABD Başkanı Trump’ın tehditlerine kulağını tıkıyor, onunla itişip kakışmıyor, iyi geçinmeye gayret ediyor. Uyuşturucu çeteleri ve şiddetle mücadelede yükü ordudan geri alıyor ve ordunun önderliğinde yetiştirilmesine başlanan “milli muhafız” adlı yeni, özel eğitimli profesyonel kuvvetlere devrediyor. Gençlerin çetelere yönelmelerini engelleyici sosyal programları başlatıyor, öğrencilere verilen eğitim burslarını arttırıyor, halkın, ellerindeki silahları hükümete teslim etmelerini amaçlayan kampanyalar düzenliyor. Sonuç olarak, yeni cumhurbaşkanının, Meksika’da kök salmış şiddet geleneğini, cezasızlık kültürünü, adaletin önündeki engelleri, kamu kuruluşlarının ve çalışanlarının yolsuzluk alışkanlıklarını, 1-2 yıl içinde ortadan kaldırmasını kimse beklememeli; ancak altı yıllık görev süresinin sonunda, uyuşturucu çetelerini sindirerek öldürülen ve kaçırılan vatandaş sayılarını aşağılara çekebilirse, ülke ve Latin Amerika tarihine adını yazdırabilir.

Yazımızda irdelediğimiz kronik şiddet ve gelir dağılımı adaletsizliğini bir kenara bıraktığımızda, 120 milyon nüfuslu, sanayi malları üreten ve ihraç eden, yabancı yatırım çekebilen, kişi başı geliri 10 bin dolara ulaşmış, ihracat seviyesini 420 milyar dolara çıkarmış, dış ticareti 60 milyar dolar fazla veren, petrol çıkaran ve ihraç eden, ekonomisi Türkiye’ninkinden daha güçlü ve sağlıklı, her yıl 35 milyon yabancı turistin ziyaret ettiği bir ülkeden bahsettiğimizin de altını çizelim.

Küba’daki görevim sırasında Meksika’ya iki kez gidebildim. Başkent Mexico City ile turizm cenneti Cancun’u görme fırsatım oldu, pek de beğendim. Cancun’a iki saat mesafedeki Maya Medeniyeti’nin merkezi sayılan Chichen Itza’yı hararetle tavsiye ederim. Yukarı bölümde, haklar ve özgürlükler optiğinden yazdığımız hususların Meksika seyahati planlarınızı değiştirmesine üzülürüm. Yanlış yerde ve yanlış zamanda bulunmamak kaydıyla, iyi yolculuklar.

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

Nedir bu Küba’nın ABD’nden çektikleri!

Vaşington’un, John Bolton’un aklına uyarak soğuk savaş dönemi zihniyetine geri dönmesinden ötürü,  Küba’da yaşam, her geçen gün daha da zorlaşmakta

Venezuela’nın durumuna düşer miyiz?

"Venezuela halkı, bu çok vahim noktaya  bir kaç yıl içinde gelmedi. Bir ülkenin halkını birbirini düşman telakki eden gruplara bölmek çok kolay bir iş değildir"

Ruanda Soykırımı’nın 25. yıl dönümü ve Fransa’nın sorumluluğu

Soykırımla ilgili araştırmalardan, Hutu yönetiminin soykırım hazırlıklarını 2 yıl öncesinden planlamaya başladığını anlıyoruz