22 Ağustos 2021

Paskalya Adası, doğa sevgisi ve edebiyatın gücü

Bu yazımın, başlığındaki sözcüklerden anlaşılacağı üzere, doğrudan edebiyatın işlevine yönelik bir vurgusu yok. 2021’in Temmuz sonu/Ağustos başı günlerindeki büyük çaplı orman yangınlarının bize gösterdikleri, Sait Faik’in o can yakıcı sorusuna götürdü beni. Andığım öykünün sonunda 1938 yazılı ve öykü ilk kez 28 Nisan 1939 tarihli “Vakit” gazetesinde yayımlanmış.

İyi eğitilmiş, saygılı insan,
her şeyi veren ve her şeyi geri alan doğaya şöyle der:
"İstediğini ver, istediğini al."
Ama bunu doğaya meydan okurcasına değil,
bir boyun eğişle ve onun istekleriyle
tam bir uyum içinde söyleyecektir.

Marcus Aurelius (121-180) / Düşünceler - X. Kitap

Sait Faik, edebiyatımıza armağanı saydığım "Kriz" (Kumpanya) öyküsünde, hemen bütün öykülerinin başat konusu insan sevgisini, Dârülfünun öğrencisi Necmi’nin gözlemleriyle aktarırken bir punduna getirip edebiyatın işlevini de tartışmaya açar. Necmi, tiyatrodan çıkıp gecenin karanlığında kız arkadaşıyla sokakta yürürlerken iki genç kendilerini rahatsız ettiğinde, vaktiyle Fransızca kitaptan okuduğu bir cümleyi anımsar: "Qu’ily ait dans la nature végétale et animale une tendance a la progression, en avant, a l’ordre, a l’harmonie, au perfectionnement." [Bitki ve hayvan doğasında ilerlemeye, düzene, ahenge ve mükemmelliğe doğru bir yönelim vardır]. Kendilerini rahatsız eden gençlerin davranışlarını, onların sanat/edebiyat zevklerinin eksikliğine bağlar önce ancak iki gencin, kendilerine yönelik uygunsuz davranışları devam edince anımsadığı Fransızca cümleyi -acaba sadece hayvanlar ve bitkiler için mi geçerlidir kaygısıyla- yerli yerine oturtmaya çalışan Necmi, edebiyat kuramcılarını kıskandıracak sorusunu sorar: "İnsanların ve onların ruhlarına, hislerine ait hiçbir takâmül[evrim, gelişme] olmayacak mıydı? O halde beyhude yere niçin şiirler ve romanlar yazılıyordu? Edebi eserler insanı yeni ve mesut, başka iyi ve güzel dünyaya götürmeye, kurmaya yardım etmiyorlarsa neye yarardı?" 

Bu yazımın, başlığındaki sözcüklerden anlaşılacağı üzere, doğrudan edebiyatın işlevine yönelik bir vurgusu yok. 2021’in Temmuz sonu/Ağustos başı günlerindeki büyük çaplı orman yangınlarının bize gösterdikleri, Sait Faik’in o can yakıcı sorusuna götürdü beni. Andığım öykünün sonunda 1938 yazılı ve öykü ilk kez 28 Nisan 1939 tarihli "Vakit" gazetesinde yayımlanmış. Dikkat ediniz, öykünün yazıldığı/yayımlandığı yıllarda henüz çeyrek yüzyılını bulmamış bir gençtir Sait Faik. Yeni devletin ilk "Maarif Kongresi" 16 Temmuz 1921’de toplandığında Mehmet Faik’in oğlu öykücü olacak Sait, henüz beş yaşlarındadır. Adı geçen Kongrenin sonrasında, 1924 yılındaki "II. Heyet-i İlmiye" toplantısıyla da ilk kez Türkçe/Edebiyat derslerinin -edebiyat dersinin adına ‘Türkçe’ denilerek- müfredat programı hazırlanmıştır. "Türkçe Programının Esbab-ı Mucibesi" başlığıyla yayımlanan programın "kıraat" bölümünden aktaracağım cümle, orman yangınları-Sait Faik- edebiyat ilişkisini gündeme getirme gerekçemdir: "Toplum ve doğa konularına karşı öğrencilerin bilinçli olmaları ve öğrencilerin bu konular üzerinde olumlu duygu ve düşünceler getirmelerini sağlamak." (Tuğba Çelik, Dil ve Edebiyat Öğretimi, Anı 2018) 

Küresel boyutlarda yaşanan doğa/çevre olumsuzluklarının, insanın doğayla ilişkisinde ilkin ele geçirme ve sonra emrine alma tutkusunun sonucu olduğunu söylemek bile fazla. Cehennemde bekleyen şeytan mutasyona uğrayarak değişip çoğalmadı sadece, barındığı dünyayı ‘ben ben’ diyerek cehennemleştirdi insan da bu uzun süreçte. Bu olumsuzluk sürecini, ‘Nuh Tufanı’ söylencesinin öncesi ya da sonrasıyla başlatmak sonucu değiştirmez ancak Montaigne’in, handiyse beş yüz yıl önceki şu belirlemesi, insanın doğa aymazlığının sabitlenişidir: "İnsanlar doğayı parfümcülerin yağı kullandıkları gibi kullanıyorlar dışarıdan gelen tüm kanıtlarla ve söylemlerle onu o kadar karmaşık bir hale getirdiler ki çeşitlendi ve herkese göre özelleşti; kendi kalıcı ve evrensel yüzünü kaybetti. Bunun için hayvanların gerçek tanıklığını, bozulmamış ve çeşitlilikle etkilenmemiş tanıklığını aramamız gerekiyor." (Denemeler 4, Say 2019). Onca zaman sonra Sait Faik de, gecenin bir yarısında patlak göz köpeğe nutuk çeken anlatıcısına benzer sözler söyletiyor: "Günün birinde dostluklardan, insanlardan ve hayvanlardan ve ağaçlardan ve kuşlardan ve çimenlerden yapılmış vazife hissiyle çarpan yüreklerle dolu bir âlemde yaşayacağımızı düşünelim." ("Öyle Bir Hikâye"/ Alemdağ’da Var Bir Yılan). Düşünelim ve "vazife hissiyle çarpan yüreklerle dolu bir âlemde yaşayacağımız" umuduyla doğaya müdahaleden önce kendimizi terbiye edelim. 

Montaigne’in gözlemlediği tahrip edilmiş doğaya, bizden başka canlılara beş yüz yıldır ettiklerimizi düşünmek bile ürkütüyor insanı. Körleşme (Elias Canetti, Payel 2011) romanının, asla çekilmez kadın hizmetçisiyle kitaplarına iyi baktığı için evlenen Sinoloji uzmanı kahramanı Kien’i, "hayranlık duyulan uygarlıklar, haydutların, boş kafalı barbarların eliyle iskambil kâğıtlarından yapılma evler gibi yıkılıveriyor" olduğunu görünce bütün kitaplarını yakıp kitaplarının alevi kendisine ulaştığında ise dünyanın körleşmesine tepki olarak kahkahayı bastığında kulak vermeliydik bu ironik kahkahaya. Körleşme kurmaca bir metindi ya ‘romancı kafası’ deyip geçtik Canetti’nin küresel körleşme uyarısına. 

Günah Keçisi -başkalarını suçlamanın tarihi- (Charlie Campbell, İthaki 2020) kitabının "giriş" yazısındaki, "Hareketlerimizin sorumluluğunu kabullenmeyi reddetmek bizim ilk günahımız." cümlesi, aymazlıklarımızdan ‘üç maymun’ rolüyle sıyrılma becerimizi apaçık özetliyor. Yanan ormanlara, yatağına sığmayan suların önüne katıp sürüklediklerine, depremde yıkılıp giden evlere bakıp "doğal afet" tanımlamasıyla aklanmış oluyoruz her nasılsa. Uygun sözcükler bulabilsek gezip dinlendiğimiz yerlerde bıraktığımız çöpleri de bu gidişle "doğal afet" kapsamına ekleyip geçeceğiz gibi. İnsanlar ölüyor, kalanları can ve mal derdine düşüyor. Hayvanlar yanıyor, boğuluyor, sağ kalabilenler can havliyle kaçmaya çalışıyor felaket bölgesinden. Yaşadığımız mekânlar elimizden çıkıyor, anılarımız kayboluyor, toplumsal birikimlerimiz yok oluyor… Çorba taşmış, kepçenin değeri yok; canını dişine takarak başka canları kurtarmak için canlarından oluyor birileri içimizi acıtarak. Korunaklı tribünlerinden bakıyor birileri olup bitene ve ‘sen alt basamaktasın bil ki ben bir üstteyim’ cakası satıyor birbirlerine, Tanzimat şairinin "Memleket bitti yine bitmedi hâlâ sen, ben." serzenişini zamana yedirmemek için. Hayret ki toplumca/dünyaca böyle kanıksıyoruz acıyı, bağışıklık kazanıyoruz felaketlere karşı ve yenilerini bekliyoruz seyirlik eğlence olarak. Kitap Yakmanın Tarihi (Lucien X. Polastron, Everest 2015) yazarının, "Dünya çapında örgütlenen bir önemsizlik modası var; herkes her sabah derinliksiz, inceliksiz, bilgisiz görünmeye çalışarak kendi küçük katkısını yapmaktan memnun." cümlesi, her birimizin yüzünde sert bir şaplak aslında ya yüz maskenin arkasında. 

İklim krizinin yerleşik düzenleri bozduğu bugünkü dünyada; yangınların, depremlerin, heyelanların, sellerin doğal nedenleri yanına dikkatsizlik, tedbirsizlik, kasıt v.b. etkenler de eklenmelidir. Her ne olursa olsun yapma/eyleme gibi yıkma/yok etme de çoklukla insan kaynaklıdır bu nedenle yaşadığımız gerçeklik, Sait Faik’in kaygılanmakta haksız pek haksız olmadığını gösteriyor. Bunca edebi eser varken okuduğumuz, bunca okul varken derslerine zil sesi ve yoklama defteriyle girip çıktığımız, bunca kanun ve ardında ceza varken karşılarında esas duruşa geçtiğimiz, evrende işler iyiye gitmiyor ne yazık ki. Küresel bir ‘konum’ atacak olsak Yunus Emre’nin, "Yerden göğe küp dizseler/ Birbirine bend etseler/ Altından birin çekseler/ Seyreyle sen gümbürtüyü" dizelerinin belirlediği "gümbürtü" kodu yeter bize. Belki kamusal bir ‘katharsis’ süreci gerekiyor dünyaya. Kitaplar, okullar, dersler, yasalar, cezalar… Bütün bunlar olmamalı mı, bulunmalı elbette bizimle ancak sözlük anlamının dışındaki sahih anlamlı kullanımlarıyla… Geleceğin yaşanabilir dünyası, ‘kazanmak’ içgüdüsünden uzaklaşıp ‘koruma’ hoşgörüsüyle kurulacak olandır. Dünya uluslarının virüs salgınının ardından tartışmasız söz birliği etmeleri gereken, daha fazla felakete tahammülü kalmayan bu dünyadır.

Sait Faik’in kaygılarının yaşamdaki tanığı olarak onu anlayabiliyorum. Bu böyle de olsa sanatın/edebiyatın iyileştirici etkisiyle insanın değişebileceğini düşünüyorum yine de. Âdem’den Önce (Jack London) kitabının, bağırıp çağıran yarı insan canlıları, aralarından birinin elindeki odunla ağaç kütüğüne düzenli vurmaya başlamasıyla dağınıklıklarından vazgeçip ritim tutmaya başlıyorlar ya aynen öyle. Hani diyor ya şarkı: "Öyle güzel ki gözlerin bakmasını bir bilsen/ Öldürür mahvedersin yakmasını bir bilsen." Belki bizim de okuma biçimlerimizi değiştirmemiz ve yeni okumalara yönelmemiz gerekiyor. Melih Cevdet’in, "Rahatı Kaçan Ağaç" şiiriyle yol açıyorum sözüme ben de: "Tanıdığım bir ağaç var/ Etlik bağlarına yakın/ Saadetin adını bile duymamış/ Tanrının işine bakın.// Geceyi gündüzü biliyor/ Dört mevsimi, rüzgârı, karı/ Ay ışığına bayılıyor/ Ama kötülemiyor karanlığı.// Ona bir kitap vereceğim/ Rahatını kaçırmak için/ Bir öğrenegörsün aşkı/ Ağacı o vakit seyredin." 

Başlamak, yapmamız gerekenleri bilmekten sıkıntılı bir eylemdir çok zaman: nereden, ne zaman, kiminle, nasıl… Başlamanın soruları böylece uzayıp gider, bunu biliyorum. Şimdiden, çocuklarla ve edebiyat metinleriyle başlayabiliriz derim. Nâzım Hikmet’in, "Sen sade toprağı tanı/ toprağa inan./ Ayırdetme öz anandan/ toprak ananı./ Toprağı sev/ anan kadar..." ve "dünyayı çocuklara verelim/ bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı/ çocuklar dünyayı alacak elimizden/ ölümsüz ağaçlar dikecekler" dediği çocuklarla başlayalım isterim. Çocukların bu dünyaya yalnızca; sınav, not ve kazanmak için çal(ış)mak amacıyla gelmediklerini önce biz/ler onaylayalım, sonra esenlikle ve paylaşarak yaşanabilecek dünyanın sevmekle sahiplenmekle bilinçle kurulabileceğini anlatalım onlara. Yaprak testi, sınavı, puanı olmasın da anlattıklarımızın, evrenimizden hor görüyü uzaklaştıran içtenliği olsun sözlerimizin yeter. 

Doğa bilinci derslerine Paskalya Adası ile başlanabilir gibi geliyor bana. Pasifik Okyanusu’nda, en yakın kara parçasına (Şili) 3700 km uzaklıkta olan Paskalya Adası, "bir toplumun kendi kaynaklarını adeta sömürürcesine kullanarak kendi kendine nasıl zarar verdiğini gösteren en iyi örnek" olarak anlatılmalıdır benzer sonla karşılaşmamak için. Jared Diaomond’ın Çöküş (Timaş 2006/ Pegasus 2019) kitabının "Paskalya Adası’nda Alacakaranlık" bölümü, ders olarak okutulmalı, basın yayın organlarıyla geniş kitlelere açıklanmalıdır. Kitabın yazarının, adada en son palmiyeyi kesen kişiye o anda aklından geçenlerin neler olduğuna dair soruları bizde de sorulmalı. Yaşam haritasından siliniş nedeni, kabile reislerinin birbirlerine üstünlük sağlamak için akıl almaz büyüklükteki heykelleri daha da büyütmesiyle onları taşıyacak halat ve keresteler için ağaçların kesilmesi olan ‘ada’  yazısından bir bölüm aktarayım: "Paskalya Adası, Pasifik Okyanusu’nda nasıl herkesten uzak ve yalnızsa, bugün dünyamız da uzayda aynı şekilde yalnız. Paskalya halkının sıkıntıya düştüklerinde kaçabilecekleri bir yer ya da yardım isteyebilecekleri komşuları yoktu. Aynı şekilde bugün biz dünya halkının da başımız sıkıştığında yardım isteyebileceğimiz kimsemiz yok. Bu nedenle insanlar Paskalya toplumunu metaforik olarak dünyanın gelecekte içine düşebileceği en kötü durum olarak görüyor." 

Hikmet Birand’ın ilk kez 1968’de yayımlanan Alıç Ağacı ile Sohbetler (TÜBİTAK 2008) kitabının çok satılanlardan, okunanlardan biri olmasını isterdim ancak böyle olmadığını da biliyorum. Her seviyedeki okulların tarım, orman, çevre, ziraat vb. bölümlerindeki öğrenci ve öğretmenlerin el kitabı olsun isterim Alıç Ağacı ile Sohbetler. İlgili kuruluşlardaki görevlilerin başucu kitaplarından biri olmalıdır aslında Birand hocanın sohbetleri. 

Çeyrek yüzyıl önce okuduğum Yeşile Hasret Gözler (Rahmi Özen, MEB 1995) adlı romanı anımsıyorum şimdilerde. Yazarının adıyla edebiyat ortamında karşılaşmadığım bu roman, öğretmenler arası bir yarışma için yazılan romandı ve romanın başkişisi de yeşil için canını ortaya koyan bir öğretmendi. Her bir itfaiye eri, göreve çıkmadan önce bu kitabı okuyabilseydi keşke onların yetkilileri de elbette. Kitabı yayımlayan ilgili Bakanlığın, "Mavisini yitiren göğe ve denize,/ Rengini unutan yeşile,/ Gölgesiyle kuruyan ağaca,/ Yakılıp tüketilen ormana,/ Kokusunu ve rengini özleyen çiçeğe,/ Uçmak için çırpınan böceğe,/ Ötmeyi bekleyen kuşa,/ Yüreğine zincir vurulmuş toprağa/ Ve/ Nefesi tükenen beton kentlere/ Bir ağıt" olan "Bu roman" ile gereğince ilgilendiğini sanmıyorum. 

Pek çoklarını sıralamak mümkün elbette ancak beş öykünün adını özellikle vermek istiyorum, her birinin doğaya bakışımızı ayrı yönleriyle değiştireceğini umduğum öyküler bunlar: "Egoist Dev" (Oscar Wilde), "Gülen Ada" (Cevat Şakir Kabaağaçlı), "Bacayı İndir Bacayı Kaldır" (Sadri Ertem), "Orman Hikâyesi" (Sabahattin Ali) ve "Son Kuşlar" (Sait Faik).  Andığım öyküler, bugünlerde karşılaşınca şaşakaldığımız sorunların hayli eskice olduğunu da gösteriyor bize. Bunu, dünyayı başkalarından iyi okuyan sanatçıların bir önsezisi olarak bilelim. Okuyup geçmek yetmez, bu öykülerin iletilerini anlamak, paylaşmak gerekir. Çocukların, gençlerin, yetişkinlerin, belediye başkanlarının, mimarların, mühendislerin, müteahhitlerin, yerel yöneticilerin, eğitimcilerin, hukukçuların, bürokratların, siyasetçilerin vb. birlikte olduğu ortamlarda konuşulmalıdır bu öykülerin sözü ki Paskalya Adası halkının akıbeti olmasın sonumuz. Korumak sevmekle başlar, sevmek bilmeyi, bilinmeyi bekler. 

Geldiğimiz yer belli, kayıplarımızı -canlar dışında- yeniden kazanabilmemiz de ok zor görünüyor ne ki umutlar her zaman ileridedir. ‘Gidecek başka dünya yok’ ön kabulüyle yola çıkmak, doğal olarak her birimize önce kendimizden fedakârlıklar ve katlanmamız gerekenlerle yüzleşmeyi önceler; yukarıdakilerin yüzleşmesi, aşağıdakileri heyecanlandırır kuşkusuz. Yola çıkması gerekenlerin tehlikenin boyutunu kavramış ilkeli duruşu, bedel ödemeyi dayatma olmaktan çıkarır, göreve dönüştürür bir ölçüde. Ne başka seçenek var ne de gidecek dünya kaldı çünkü. Bu bağlamda, Tanpınar’ın deyişiyle "yaşamak, etrafımızdaki şeylerin şuuruna erdikçe bir dua" olacak ise bu şuura ermede edebiyat metinlerinin payını göz ardı etmemek gerekir. Mitolojik ögelerin, destanların, masalların, halk hikâyelerinin, modern edebiyat metinlerinin sesine kulak verilmeli, baktığımız dünyayı görebilmek için. Bakınca gördüğümüzün ‘arsa’ mı yoksa ‘ekolojik denge’ mi olduğunu iç gözümüz belirleyecek.   

Melih Cevdet’in, "bayılırım şu düzenli dünyaya" dizesiyle açılan şiirine ad olan "düzenli dünya" bilinci için, Sait Faik’in edebiyat beklentisi sebepsiz olamaz. (Bu konuda bir adım daha ileri giderek geniş kitlelerin seyredebileceği şifresiz, farklılıkların barınabileceği önyargısız, sıradanlığın ötesine geçebilen üretken, zengin içerikli bir televizyon kanalı beklentimi de dillendirmiş olayım.) İçinden sevgi geçmeyecekse yaşanabilir dünya adına yapılacakların, bürokrasinin kuralcı dizgesiyle ilgili birimlerin koridor duvarlarında Kaşgarlı Mahmut’un benzetmesiyle ağıza yakışmayan ‘kaşık’ türünden, kulağa yakışmayan "kuru söz" listeleri asılıp kalır bir ömür. Herhangi bir olumsuzlukta talimatnamelere uymadıkları için cezalandırılanların ödedikleri fatura, sorunları ortadan kaldırmadı şimdiye dek, hiç olmazsa bunu anlamış olduk. Yeni bir dünya için yeni bir dil gerekiyor, bu yeni dil asla  ‘bürokratik dil’ olamaz, bunu anlamak gerekiyor. "Orda bir köy var" ise "uzakta" değil artık. 

Charlie Campbell’ın, andığım kitabından, felaketlerin üst üste yaşandığı bu günlerde her birimize tarihî ders olacak bir tarih olayını alıntılayarak bitireyim. 

"1666’da Büyük Londra Yangını bütün şehrin üzerinden geçmişti. 13.000’den fazla ev yanmış, St. Paul dâhil olmak üzere seksen yedi kilise ve daha pek çok önemli yapı kül olmuştu. Anlatılanlara göre alevler ilk olarak 2 Eylül Pazar günü sabah erken saatlerde Thomas Farriner’in Pudding Sokağı’ndaki fırınından yükseldi. Belediye Başkanı, Sir Thomas Bloodworth ‘Bir kadın işeyerek söndürebilir’ yorumunda bulunup, evleri yıkmayı ve yangın emniyet şeritleri oluşturmayı reddetti. Şiddetli rüzgârla körüklenen alevler, kimin suçlanacağı dedikodularıyla beraber yayıldı. Şüpheler Katolikler üzerinde yoğunlaştı, şehrin başına başka felaketler getirmek üzere Fransa ordusunun ve Hollandalı göçmenlerin yürüyüşe geçtiğine dair söylentiler dolaşmaya başladı. 

Yirmilerinin ortasında bir Fransız saatçi olan Robert Hubert, Romford’ta ülkeden kaçtığı şüphesiyle tutuklandı. Yangından sonra çok sert muamelelere maruz kalan çok sayıda yabancıdan biriydi. Fakat bir çırpıda kundakçı olduğunu itiraf etti. Önce, Kral’ın Westminster’daki sarayına yakın bir yere bir alev topu fırlattığını söyledi, ardından hikâyesini değiştirdi ve bir yığın günahını itiraf etti; Papa’nın ajanı olduğunu, Fransızlarla işbirliği yaptığını, alev topunu 5 sterlinden az bir paraya fırıncının penceresinden içeri attığını söyledi. Hikâyesiyle ve akıl sağlığıyla ilgili birçok tutarsızlık ve şüphe olmasına rağmen Hubert suçlu bulundu ve ekim ayı ortasında Tyburn’da asıldı. Bir Huguenot olarak doğmuş olmasına rağmen bir Katolik olarak öldü, son ayinler yapıldı. Lord Clarendon bu olayın ardından ‘Ne yargıçlar ne de davada bulunanlar onun suçlu olduğuna inanmıştı. O sadece hayattan usanmış, aklı yerinde olmayan zavallı bir adamdı ve bu yolu seçti’ diye yazmıştır. Aslında, sonradan Hubert’in yangın çıktığı sırada Londra’da bile olmadığı ortaya çıkmış, İngiltere’ye 4 Eylül’de geldiği öğrenilmiştir. Gemi kaptanı onun masumiyetini kanıtlamıştır." 

Ucuzluğun faturasının pahalı ödendiğine tarih tanıktır, bunu bilelim.

Yazarın Diğer Yazıları

Cumhuriyet rejiminin ideolojisinin edebiyatı

Cumhuriyet’in edebiyatına her nereden bakılsa resmî ideolojinin gölgesinin bu edebiyatın üzerine düştüğü görülür, gölgeden kaçanlar da güneşi uzun süre görememiştir. Bireyin anlatılması ya da estetik kaygı yerine Atatürk miti ve bir de inkılapların toplumsal yaşamda yerleşmesi odağındaki ‘toplumsal yarar’ vurgulu bir edebiyattır istenen.

Yolunun yarısına ikinci bir yarısı eklenirken Cahit Sıtkı

Kendi adına, “ölümden bir şey umarak” ölen Cahit Sıtkı’nın, ancak ve ancak “musalla taşında” sahip olabileceği “bir namazlık saltanat” için Ankara’da, 26 Ekim 1956 günü düzenlenecek cenaze merasimini beklemesi gerekmiştir.

İki ayrı ‘dil bayramı’ bir ‘dil sevgisi’ eder mi?

Türkçe adına, 13 Mayıs ve 26 Eylül günlerinde yapılanlardan anımsadığım pek bir şey yok kaç zamandır. ‘Türkçe’ için yakınır olduk: Sırası mı şimdi? Yalnızca başkalarının dil yazılarının değil, bu yazımın da bir karşılığı olmadığını az çok kestirebiliyorum. İki dil bayramından bir dil sevgisi çıkarmaya çalışırken fıkranın gerçeğini düşündüm.