23 Şubat 2021

İŞKENCE... "Genç olsam dağa çıkardım!"

"Kanalizasyonun kapağını kaldırdılar, bir avuç bok alıp ağzıma attım. Sonra ağzımda pislik, hazır ola geçtim. Kıpırdamak yok. Yere tükürmek yok"

Günlüğümün sayfaları arasında
dalıyorum, 28 yıl öncesi...

DİYARBAKIR, 1993'ün ilk ayları
Adım, Felat Cemiloğlu.
1928 Diyarbakır doğumluyum.
1982 yılında Diyarbakır E Tipi Askerî
Cezaevi
'nin 33 No'lu ko
ğuşunda
ya
şadıklarım cehennemdi.

Çizimler: Zülfikar Tak. Raşit Kısacık'ın İşkence ve Ölümün Adresi Diyarbakır Cezaevi 
(Ozan Yayıncılık, 2015) kitabından.

Ben sekiz yaşındayken, 1936'da bütün
Cemilo
ğlu ailesi ve damatları, İskân
Kanunu
uyarınca değişik illere, Ordu'ya,
Giresun'a, Samsun'a, Kastamonu'ya,
Sinop'a, Lüleburgaz'a, Kırklareli'ne,
Edirne'ye, Konya'ya, Denizli'ye
sürülmü
şler. Bizim aileye Ordu düşş.  
Diyarbakır'ın en köklü ailelerinden biridir
Cemilo
ğulları. Yetmiş köyü varmış.
Bazı köylerimizin isimlerini anımsıyorum:
Karaba
ş, Köprübaşı, Ambar, Tavuklu,
Şernami-Yeni Evler.

Felat Cemiloğlu, 12 Eylül'de Diyarbakır askeri cezaevinde
yaşadığı cehennemi anlatıyor.


Sonra kaza olan Bismil de bir zamanlar
Cemilo
ğlu ailesinin köyüymüş.
Biz Diyarbakır'dan Ordu'ya sürgün
edildikten sonra bizim topraklara, köylere
Bulgaristan'dan gelen muhacirler
yerle
ştirilmeye başlanmış...
Savaş sonrası 1948'de Amerikan
Marshall Yardımı
'yla birlikte sürgün
kararı kalktı.
İstanbul'a gittim.
Sultanahmet'teki Yüksek
Ekonomi ve Ticaret Okulu'nu bitirdim.
1977'de Demirel'in AP'sinden Belediye
ba
şkan adayı oldum. Mehdi Zana bağımsız
olarak kazandı. 1989'da da Özal'ın
ANAP'ından ba
şkan adayı oldum.

Ordu'dan döndükten sonra abimle birlikte
12 bin dönüm araziyi işlemeye başladık.
Bu arada ben on iki yıl Şirnak Kömürleri
Vilayet mutemetli
ği yaptım. Ne miydi bu?
Kömür tevzii. 1982'de Diyarbakır Ticaret
Odası
'nda yöneticilik de yapıyordum.

"Emaneti getirdik!"

Elli dört yaşındayken, 21 Mayıs 1982'de
gözaltına alındım. Diyarbakır Orduevi'nin
arkasında YSE'ye (eski Yol Su Elektrik
Genel Müdürlüğü) ait bir otobüse
bindirildim. Sabaha kar
şı Siirt'e ulaştık.
Merkez Komutanlı
ğı'na geldikten sonra
üste
ğmen bir yere telefon ederek
"Emaneti getirdik" dedi.
Odada arkası olmayan bir sandalye ile
yerde manyetolu bir telefon ve duvarda
İstiklal Marşı'nın on kıtasını
ihtiva eden bir serlevha vardı.  

Uygunsuz davrandığım takdirde
bana dayak atacağını
söyleyerek gitti beni odaya sokan er...
23 mayıs 1982 Cumartesi gününü
işkence odası olduğunu öğrendiğim
odada, gardiyan tembihiyle
İstiklal Marşı'nı ezberlemekle,
sandalye üzerinde veya beton zeminde
ceketimi alta sererek geçirdim. 

Pazar günü akşama doğru gardiyan beni
bölük komutanının yanına götürdü.

Bölük Komutanı bana buranın
soruşturma olduğunu, her türlü işkenceyi
görebileceğimi, sakat kalsam, ölsem dahi
kimsenin kendilerinden
bir şey soramayacağını, bu sebeple
sorduklarına doğru cevap vermemi
ve kendisine ne söylersem sonradan
değiştirme veya inkâr yoluna
sapmamamı tavsiye etti.  

Müteakiben, buraya yasadışı bir örgüte
yardım mevzuunda getirildi
ğimi,
bu hususta bildiklerimi anlatmamı söyledi.
1980 yılı Temmuz ayı sonları olmalı.
Kurtalan'daki işleri idare eden Aziz İpekçi
Diyarbakır'a geldi. Benimle yalnız
görü
şmek istedi. Telaşlı ve korkmuş bir hâli vardı.  

On sekiz-yirmi yaşlarında bir gencin
yazıhaneye geldiğini, Apo örgütünden
olduğunu, 5 Ağustos tarihine kadar
şirketimizin 2 milyon lira ödemesine
örgütün karar verdiğini, kamyonlarımızı
kendilerinin soyduğunu, bu para
verilmediği takdirde kamyonların geçişine
müsaade etmeyecekleri gibi, yükleme
işinde çalışan loderimizin de
dinamitleneceğini söylediğini anlattı.

Son sene şirkete ortak yaptığımız
Bedii Tan'ı da çağırarak
ne yapabileceğimizi tartıştık.
Ertesi sabah Aziz İpekçi ile Bedii Tan
Batman ve Kurtalan'a gittiler.
Bedii Tan yaptığı tahkikat sonu paranın
ödenmesinin icap ettiğini,
loder dinamitlendiğinde, loder operatörü
Hikmet'in ölmesi halinde herkesin, "Felat
Cemiloğlu para için adamın ölümüne sebep
oldu" diyeceğini, devletin bize sahip
çıkmaması sebebiyle parayı ödemekten
başka çaremizin olmadığı görüşünü
savundu. Bunun üzerine istenilen parayı
örgüte verme mecburiyetinde olduğumu
anladım. Loderin yedek motorunu 1 milyon
600 bin liraya satarak, 400 bin lira daha
ilavesiyle Bedii Tan ile Aziz İpekçi'yi
Kurtalan'a gönderdim.
Bu hadiseden 1 ay 7 gün sonra
12 Eylül 1980 oldu.
Bütün Türkiye'de olduğu gibi Kurtalan
mıntıkasında da anarşiyle alakalı olanlar
toplanıp tutuklanıyordu. Kendi aramızda
bu hadiseyi kapattığımızı, yalnız iş ortaya
çıktığında hadiseyi doğru olarak anlatmaya
karar verdiğimizi yüzbaşıya söyledim.
Sonradan öğrenmiştim.
Bizden para alan çocuk, daha önce 1981'de
yakalanıp sorgulanmış. Bizden para aldığını
itiraf etmi
ş. O zaman beni yakından tanıyan
7. Kolordu Komutanı Korgeneral Kemal
Yamak ve Vali Erdoğan Şahinoğlu,
"Cemiloğlu isteyerek vermemiştir" 
şüncesiyle soruşturmayı engellemişler. 

26 Mayıs 1982
Salı gününe kadar hücrede tek başıma
bırakıldım. Günde birkaç kere,
en az üç defa bütün hücrelerin
kapıları açılıp, içeride kapıya doğru
esas duruşta durdurup, tek tek
İstiklal Marşı, Türk Gençliğine Hitabe,
Andımız  söyletiliyordu.
Bu arada söyleyemeyenler, yanlış
söyleyenler, az bağıranlara gardiyan
Ömer'in vurduğu cop ve tokat sesleri
geliyordu. 

İlk kaldığım hücrede, yerde, köşede
manyetolu bir telefon vardı.
Daha evvel bu odanın bir yazıhane
olduğunu düşündüm. Daha sonra,
zannediyorum 26 Mayıs 1982 günü
gözümü bağlayarak koridora çıkardılar,
yüzümü duvara döndürdüler.

Bir müddet sonra benim kaldığım
hücreden bir gencin feryatları gelmeye
başladı. Manyetolu telefonun elektrik
verilmede kullanıldığını
böylece öğrenmiş oldum. 

Yazıda geçen Diyarbakır Askeri Cezaevi

Bana da, "Doğru konuşmadığın takdirde
olacağın budur' dediler.
Ertesi sabah YSE'nin otobüsüne bindirildik.
İkişer ikişer kelepçelediler.
Bana sıra gelinceye kadar kelepçe kalmadı.
Böylelikle Diyarbakır'a kadar ötekilerine
göre birkaçımız daha rahat geldik.
Gözaltında kaldığım on gün zarfında,
devamlı olarak 5 No'lu diye adlandırılan
askerî cezaevinde yapılan işkenceleri
dinledim.
Tutuklandık.
5 No'lu hapishaneye gitmek için
ertesi günü bekledik.
Son geceyi başımıza nelerin gelebileceğini
düşünerek geçirdik. Bütün anlatılanlara
inanmak mümkün değildi.
Öğleye doğru 5 No'lu hapishaneye
gönderilmek üzere dört kişi dışarıya
çıkarıldık. Vazifeli başçavuş yemek yiyip
yemediğimizi sordu. "Yemek yesinler öyle
gönderelim, zira yedi sekiz gün yemek
yemeyecekler" dedi.
Mahkûmlardan sorumlu güvenlik amiri
Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran'dı,         
kendi deyimiyle "5 No'lunun Allahı"
oydu. Bizi hapishanede bir teğmenle
ona yakın asker karşıladı.
Tamamen soyunmamız emredildi.
Eşyalarımızı kontrol ederken benim tıraş
köpüğümü aldılar, herhalde daha evvel
görmedikleri için bunun ne olduğunu
sordular. Üst kapağa basınca köpüğün
fışkırdığını görünce çok zevklendiler
ve köpükleri hepimizin yüzüne, kafasına
ve vücutlarımıza fışkırtarak,
köpüklü yüzümüze tokat atmaya
başladılar.
Tokatladıkça köpük üstlerine
ve etrafa sıçramakta, onlar da bundan
büyük bir zevk almakta        
ve tekrarlamaktaydılar.
Bir müddet sonra nizamî olarak
"Geriye dön!" emri verildi.
Ben biraz muntazam dönmüş olacağım ki,
"İbneye bak, nizamî dönüyor" diye
hem alay ettiler, hem mükâfat olarak
çıplak sırtıma birkaç darbe vurdular. 

Çayan Demirel’in 2009 yılında yaptığı
"5 No’lu Cezaevi: 1980-84" adlı belgesel
cezaevinde yaşananları tanıkların
ağzından aktarıyor

Sonra,
makatlarımızın
içine de baktılar.
Eşyalarımızın kuşak, kravat gibileri
haricindekileri torbalarımıza koyarak
giyinmemizi söylediler.
Ve sonradan öğrendiğimiz 35 No'lu koğuşa,
içinde hücreler bulunan koğuşa bizi götürüp
1 No'lu hücreye sokarak, soyunun dediler.
Eşyalarımızı hücreye bırakmamız
ve külot üstümüzde kalacak şekilde
soyunmamız söylendi. Koridora çıkarıldık.
Diğer hücredekilere arkalarını dönmeleri
ve yere çökmeleri emredildi.
Bize de birer süpürgeyle ortalardaki
bir hücredeki suyun koridora çıkarılması
emredildi. Hücre içindeki tuvaletin tıkalı
olduğunu ve içeride bir karış kadar
suyun içinde pisliklerin yüzdüğünü gördük.
Su ve pislikleri hücrelerin önündeki
geniş koridora yaydıktan sonra,
daha gerideki bir hücreye tekrar
toplanmamız istendi.
Bunları yaparken bir taraftan coplanıyor,
bir taraftan da "son sayı üç" deyip,
sayıncaya kadar bitirmemiz isteniyordu.
Bu "son sayı üç" emrinin sonradan
her işte kullanıldığını gördük.
"Son sayı üç" dedikten sonra
hemen "Bir... İki..." deyip arkasından
"İki on beş... İki otuz..." diye yavaş yavaş
sayıyorlardı. Her seferinde yapılacak iş
daha bitmeden "İki kırk beş... Üç..." deyip
saymayı bitiriyorlardı. Tabii emri
zamanında yerine getiremediğin için de
ceza hemen geliyordu.

Pis suyu, içinde yüzen boklarla birlikte
istedikleri hücreye doldurduktan sonra,
bu hücrenin eşiği yüksekliğinde bir göl
meydana geldi.
Bu suyla yıkanmamız emredildi.
Pislikle birlikte avuçlayarak
başımızdan itibaren bu suyla yıkandık. 

Müteakiben hepimiz koridorda diz çökerek
başlarımızı birbirimize yaklaştırdıktan sonra
üstümüze bir iki bidon su döktüler.
Böylelikle sözde temizlenmiş olduk ve
1 No'lu hücremize konulduk.
Hücre, koğuş kapısının girişindeydi.
İçeriye her komutan (gardiyanlara komutan
denirdi) girişinde, tekmil vermemiz emredilmişti.
"Birinci kat, 1 No"lu hücre ...... mevcuduyla
emir ve görüşlerinize hazırdır komutanım!"
demek lazımdı.
Komutan diğer hücrelerin önünden
geçerken de her hücre numarasına göre aynı
tekmili verirdi.
Hemen hemen her tekmilden sonra,
ya geç tekmil vermekten, ya yanlış
ya da yüksek sesle verilmediği için
ceza almak muhakkaktı.
Hücredeki cezada, parmaklıktan
eller dışarı çıkartılır, cop, haydar veya
Kuzu'yla vurulurdu. Haydar, Haydar isimli
bir teğmenin adından kaynaklanan
bir sopaydı ve bir başka adı da
Beşeonkalas'tı. Kuzu ise yuvarlak
kavak ağacından yapma bir sopaydı.
Copla dövülürsen şanslıydın,
zira az acıtırdı. Dayak vaziyeti al diye
bağırıldı mı, iki elinin avuçlarını açar
öne uzatırdın.


Ceza için en geçerli bahaneleri
tekmil verilirken yeterince canlı olmamaktı.
Ne kadar yüksek sesle tekmil verilirse
verilsin, sesin az çıktığı veya topuk sesinin
iyi olmadığı bahane edilir ve karşılığında
ceza verilirdi. Bu cezalar yalnız
hatayı yapanla sınırlı kalmayıp
bütün hücredekilere tatbik edilmekteydi.
Cezada eşitliğe tam riayetti bunun adı...
İlk günlerde dikkatimi çeken bir husus da şuydu:

Coplanırken yalvaran ve sızlananlara
bu yüzden, sesi çıkmayanlara da
ses çıkarmadıkları için
ceza aynen tatbik edilirdi. 

Sızlanmanın faydası olmadığını gördükten
sonra sekiz ay hep şikâyetçi olmadığım için
dayak yedim.
Hücreye konulduğum 12 Haziran 1982'den
sonra İstiklal Marşı'nın, Gençliğe
Hitabe
'nin ve Andımız marşlarının
tamamını öğrenmeden koğuşlara
giremeyeceğimiz söylendi.
Hücrelerde sabah 5.30'da mesai başlardı.
Üst kat hücrelerinden birinden bu marşların
her kelimesi bir kişi tarafından tek tek
söylenir, bütün hücreler bunu tekrar
ederdik. Marşların çok yüksek sesle ve canlı
söylenmesi şarttı. Bu canlı söylemenin
şekline hükmetmek komutanların
keyfine bağlıydı. Ne kadar canlı söylerseniz
söyleyin, beğenilmemek muhakkaktı ve
arkadan da cezası hazırdı tabii.
Marşlardan sonra öğlen 12'ye kadar
bütün hücrelerde hayat, hazır ol durumunda
ayakta, yine yukarı hücrelerden birinin
tek tek söylediği ve hücrelerin hepsinin
tekrarladığı marşlarla devam ederdi.
20.30'da yatmak mecburiydi.
Yemek dörtlü birleşik madeni kaplarda
verilirdi. Dört beş kişiye verilen yemek
ve ekmek bir kişinin dahi doymayacağı
kadardı. Yemekten ziyade su problem
oluyordu. Her hücrenin önüne birer bidon
su konulurdu. Bu sudan ancak komutanın
emriyle içilebilirdi. Bu da sadece yemek
saatlerinde mümkündü.
Mesai saatlerinde, yani 5.30-12.30 ve
13.30-18.30 arasında su içmek
ve içmek için izin istemek de katiyen yasaktı.

Yemek saatlerindeyse
içilecek su miktarını
komutan tayin ederdi. 

Hücrelerde sigara içmek tamamen
yasaklanmıştı. Zaten hücreye girerken
herkesin sigaraları alınmıştı.
Hücre içindeki tuvalette su akmadığı,
dışarıdan da su verilmediği için
temizlenme imkânı yoktu.
1 No'lu hücrede üç dört gün
geçirdikten sonra bizi daha ortalarda
bir hücreye aldılar. Orada da dört kişi vardı.
Hücrede sekiz dokuz kişi olduk.
Verilen yemek ve su miktarında bir
değişiklik olmuyordu. Yani dört kişiye
verdikleri kadar yemek sekiz dokuz kişiye
veriliyordu. Ve komutanlar,
"Orospu çocukları, bir yemek
dağıtmasını bile beceremiyorsunuz,
bir de devlet kurmaya kalkışıyorsunuz"
diye azarlıyorlardı. Hücredeki yedi - sekizinci
gece,
saat iki suları.

Cop, sopa sesleri
ve feryatlarla
uyandık.

Sanki yüzlerce kişi dayak yiyor gibi
geldi bize. Ve biz hücrelerin basıldığı,
sıranın bize geleceği endişesine
kapıldığımız sırada, hücrelerimizi açıp
eşyalarımızla birlikte "son sayı üç'le
çıkmamız emredildi.
Sırtlarımız coplanarak bir üst kattaki
hücrelerden birine tıkıldık.
Yerlerimize dışarıdan yedi sekiz kişi
yine dövüle dövüle getirilip yerleştirildi.
Bu dayak ve yerleştirme işi
bir iki saat sürdü.
Bir üst kattaki hücrede sabahleyin on sekiz
kişi olduğumuzu saydık. Hücremizde artık
ancak yan yana ayakta durabilecek kadar
yer vardı.
Mesai aynı şekilde devam ediyordu.
Hücre arkasındaki tuvalete de
üç dört kişi isabet ediyordu.
Hücrede herkesin yalnız başı üstte gibiydi.
Bir kişinin üstünde üç dört kişinin
bacakları, kolları, vücudunun bir kısmına
isabet ediyordu. Artık yastık derdi
kalmamıştı. Başlar muhakkak
diğer birisinin vücudunu yastık gibi kullanıyordu.
Hücrede komutanların dayağına, hakaretine,
yorgunluğa, açlığa, sigarasızlığa artık
alışmıştık. Eh marşları da az çok
öğrenmiştik. Koğuşlara intikalimizi dört
gözle bekliyorduk. Koğuşlarda yatak
olduğu, gezinilebildiği söyleniyordu.
Bu arada hesapta olmayan bir şeyle karşılaştık.

Geldiğimiz günden beri
Co isimli köpekle devamlı muhataptık.
Mesela sırayla Co'ya tekmil
verdiriyorlardı.
Co'nun karşısında, "Felat Cemiloğlu,
Diyarbakır, emret komutanım"
tekmilini çok yüksek sesle
ve topuk sesiyle veriyorduk.
Co, tekmili beğenmezse havlıyordu.
Ve Co'yu memnun edemediğimiz için
cezalandırılıyorduk. 

İşte bu Co, marşlar söylenirken
bizi kontrole gelmiş ve marşları
canlı söylemediğimiz için havlayarak
komutanlarımızı haberdar etmiş,
onun için de marş imtihanlarımız
üç gün tehir edilmişti.
Hücrede üç gün daha kalacağımız söylendi.
Müteakip üç gün Co'yu kızdırmayacak
davranışlarda bulunmaya çalıştık.
Bu arada mesai sırasında bazen
bir kısmımızı hücre önündeki
talim yerine çıkarıp, ya talim yaptırıyorlar
ya da birbirimize dayak attırarak
bizimle alay ediyorlardı.
Böyle bir günde Urfalı bir baba oğulla
epey eğlendiler. Baba altmış beş yaşlarında,
1,90 boyundaydı. Oğlu, yirmi beş-otuz
yaşlarında ve babasından daha iri ve
cüsseliydi. Evvela oğlunu babasına
tokatlattılar. Yavaş tokat vurduğu için
hem oğul hem baba coplanıyordu.
Beş on denemeden sonra oğulun babaya
vurduğu şiddetli tokatları beğenmediler.

Bu kere oğulu babanın sırtına bindirdiler.
Bir taraftan babayı copluyor,
daha hızlı koşması için zorluyorlardı.
Oğul babasının sırtından indikten sonra
ağlamaya başladı. 

Girdiğimiz sırada hepimize ağlamanın,
inlemenin, özellikle gülmenin yasak olduğu
5 No'lu'da, "vatan haini orospu çocuğu
ibneler"in bunların hiçbirine
hakkı olmadığı hepimize söylenmişti.
Babayla oğul arasındaki bu tatbikatta
hücredeki bazı tutuklular sırıtmış, bazıları
suratlarını asmış ve oğul da ağlamıştı.
Emirlere itaat edilmediği için bütün
hücreler cezalandırıldı:
 

Birinci Hücre...
İkinci Hücre...
Dayak vaziyeti al!

Bu komutla herkes iki elini üst üste koyarak
hücre parmaklığından dışarı çıkarıp
nasibi kadar copu yedikten sonra yerini
aynı hücredeki ikinci sıraya bırakıyordu.
Komutanın her vuruşundan sonra,
"Emret komutanım" demeye mecburduk.
21 Haziran 1982 günü öğleden sonra
koğuşlara gönderilmek üzere
hücrelerden çıkarıldık, hücre önündeki
boşlukta toplandık.
Ben aynı koğuşa düşebilmek için
Bedii Tan'a yaklaşmaya çalıştım.
Ellerimiz yanlara yapışık, başlarımız önde,
etrafa bakmadan bana çok uzun gelen
koridorlardan geçtikten sonra,
yine bir koridorda koğuş gardiyanlarına
teslim edildik.

Külot dahil tamamen 
soyunmamız emredildi. Eşyalarımız
tek tek arandı. Ondan sonra da
yüzlerimiz duvara döndürüldü,
emir verildi:
"Domal!"
Hepimizin makatları kontrol edildi. 

Koğuşa girerken sırayla hepimiz coplandık.
Kırk-kırk beş kişiydik.
Akşam karanlığı bastığı sırada
cezalı 33 No'lu koğuşa girdik.
Koğuşun bütün camları kapalı
ve kırmızıya boyanmış ve de ortasına
ay-yıldız çizilmiş olduğu için koğuş
çok loştu.
İçeri girdiğimizde elli kişi kadar bir
kalabalık duvar dibinde, üçlü sıra halinde
içtimadaydı. Ortadaki soluk benizli iki kişi,
sanki mumyadan yapılmışlar
intibaını veriyorlardı.
Yalnız çakı gibiydiler. Her emirden sonra
tekmil verip, topukları üstünde dönerek
söyleneni yaptıktan sonra tekrar geliyor,
avazları çıktığı kadar bağırarak
tekmil veriyorlardı.
O gece koğuş sorumluları ellerinde yazılı
on dört-on beş maddeden ibaret koğuş
talimatını bize okudular. Talimattan
hatırımda kalanlar şunlar:
(1) Koğuşta konuşmak yasaktı.
(2) Koğuş içinde dolaşırken eller iki yanda
yapışık gezilecekti.
(3) Komutanla konuşmak, bir şey istemek yasaktı.
(4) Koğuş sorumluları dahil her çağrılan
canlı tekmil verecekti.
(5) Sabah 5.30'da herkes uyanmış, 20.30'da
yatmış olacaktı.

(6) Yatışlar sırtüstü ve nizamî olacak, esas
duruş uykuda dahi bozulmayacaktı.
(Üst ranzada yatıyorsan, kurtuluş yok,
ışık gözünün içindeydi.)  

(7) Akşam 7.30'dan sonra tuvalete gitmek yasaktı.
(8) Görüşmelere on iki kişilik postalar
halinde gidilecek, kapıdan tekmil verilerek,
sayı sayılarak çıkılacaktı.
(9) "İstiklal Marşı", "Gençliğe Hitabe",
"Andımız" ve bunlardan gayri kırk altı marş öğrenilecekti.
Marşlar yüksek sesle, hareket halinde,
dizler karnına doğru çekilerek söylenirdi.
Her koğuş aynı anda ayrı bir marş söylerdi her gün,
her saat, havalandırma dahil...
Bu delirtici, çıldırtıcı bir şeydi.
İlk ve müteakip yirmi gün ranzalardaki
yatakların boş olmasına rağmen yerde,
beton üstünde yattık. İlk gece beton üstünde
olmamıza rağmen, ayaklarımızı uzatarak
yatabildiğim için çok mesuttum.

İlk üç gece üstümüze su döküyorlardı,
bidonlarla su...
Dümdüz, yüzüstü, kıpırdamadan
yatıyorsun.
Tam üç gün boyunca.
Kımıldamak yok!
Tuvalete gitmek yok!
Önümüzdeki insanın idrarı gelince...
Sıcak olurdu, ellerimizi ısıtırdı,
hatta birazcık ısınacağımız için sevinirdik
idrarın aktığını hissedince...

Yemek duayla başlar:

Bismillahirrahmanirrahim.
Allahımız'a hamdolsun.
Ordu millet var olsun.
Vatan hainleri kahrolsun!

Yemek gelir önüne konulur,
ayakta hazır olda dua okunur.
Ama yine el süremezsin yemeğe.
Önce komutanın "Afiyet olsun!" 
demesi lazım ki yemeye başlayabilesin.
Öyle beklersin hazır olda.
Bazen komutan çeker gider, afiyet olsun
demeden. On beş, yirmi, yirmi beş dakika,
yemek önünde, sen hazır olda beklersin.  

Sonra gelir komutan,
"Getirin yemekleri!" der,
sonra hepsini döktürür,
"Şimdi sikimi yiyin!"
der ve gider. 

Mahkemeye gidiş gelişler başka âlemdi.
O tarihte koğuş sorumlusu şöyle anlatır
mahkeme faslını:
"Eller arkadan kelepçelenir.
Kelepçelerin içinden bir zincir geçer.
Yetmiş seksen kişi zincirli. Biri düştü mü,
herkes düşer yere. Ve herkes dayak yer.
Mahkemede, sırada oturuyorsun.
Asker gözünün içine bakar.
Çünkü senin gözün hiç kıpırdamayacak.
Avukatına bile bakamazsın, yasak!
Benim avukat var mı, yok mu,
bazen anlamazdım. Gözün kaydı mı,
tekmil vermek zorundasın
hapishaneye döndüğünde:  

"Emret komutanım,
vukuatım vardır
komutanım."
"Dayak vaziyeti al!"

Haftada 2 bin lira para gelmesine izin
verirler. Bir başkasından 2 bin fazla
geldi mi o hafta, yanarsın.
Yani para örgütten mi geldi kuşkusu...
Ve dayak!
Korkardık, kimseden ekstra para
gelmesin diye dua ederdik.
Gece tuvalete gitme yasağı olduğu için,
büyük küçük abdestini altına kaçıranlarda
sabahleyin durumlarını tekmil vererek
komutana bildirmek mecburiyetindeydiler.
İstisnasız bütün vukuatlar sabahleyin
komutana söylenirdi. Çünkü, koğuşta
sık sık değiştirdikleri zayıf karakterli
ajanları vardı. İlgili şahıs kendi vukuatını
kendisi bildirmezse, ajanlar mutlaka bildirirlerdi.
Dizüstü çökertir ya da hazır ola geçirtir,     
sonra da derler ki: 

Annen, bacın elimizde;
her şeyi yaparız!

Pis sular çatıdan gelen
yağmur oluğuna bağlanmıştı.
Pislik tıkanınca taşardı.
Plastik bidonlara doldururduk.
Aynı bidona su doldurur
getirirler, suyu ondan içerdik. 

Yemek çok az verilirdi.
Bir bakarsın bir gün tamamen tuzlu.
Ve yemeği bitirmek zorundasın.
Bundan sonra da üç gün su yasağı
koyarlardı.
Tek tip eşofman verdiler.
Numaralı hepsi. Kırmızı ve mavi renkli.

Eşofmanlar üstünde ıslak kalırdı.
İshal olursun.
Gece tuvalete çıkma yasağı vardı.
Gece gidersen, bunu ihbar etmeyen
daha çok dayak yerdi. 

Diyarbakır 5 No'lu Cezaevi'nin avlusunda tutuklu ve hükümlüler
tek tip kıyafetle "uygun adım" yürütülürken

Bir bakarsın gece beş on asker ansızın gelir:
"Kule yapın!"
En alttakinden yukarı doğru huni biçimde,
giderek azalır tarzda üst üste yığılırsın.
En alttakinin bazen kaburgası kırılır, bayılır.
Ya da bir başka komut verilir:
"Kaybol!"
Bu durumda bir anda ranzaların
altına yüz beş kişi sığışmak zorundasın.
Hiçbir el ayak gözükmeyecek.  

Hamam bir başka âlemdi.
Yirmi günde bir gün sıcak, kaynar su.
Sabun verilir, tam başını sabunlarsın,
"Bir... İki... İki kırk beş... Üç..." denir.
Sabunlu olarak anında çıkman gerekir.
Koğuşa sabunlu başla gidersin.
Tuvalet de öyleydi.
"Son sayı üç" vardı yine.
Üç dediği anda çıkacaksın,
yarım kalsa bile...
Ve derhal hazır ola geçeceksin. 

Haftada bir gün görüş vardı.
On ikişer kişilik gruplar halinde gidilirdi.
İki asker yanında, ikisinin de ayakları
senin ayaklarının üstünde.
Görüşünle konuşurken, ne dersen de,
asker ayağına bastı mı susacaksın.
Tam "Annem nasıl?" diyeceksin,
"Anne" der kalırsın,
çünkü ayağına basılmıştır asker tarafından...
Görüşmeler hiçbir zaman kesintisiz
bir dakikayı geçmez.
Mercimek ekmiştik.
Soramamıştım mercimek tarlalarını.
Çünkü mercimek sözcüğünü
gizli bir şifre saymışlardı bir keresinde... 

1982'nin Temmuz ayı.
Ramazan geldi.
Oruç tutmak serbest dediler.
Sahura kalkmak yok.
İftar ise saat 20.00'den sonraydı.
Bu aslında "Oruç tutma, istemiyoruz!"
mesajıydı. Benim ortağım ve muhasebecim
Bedii Tan Bey oruç tuttu.
Bu arada havalandırmada, betonda,
üstümüz çıplak halde dünyanın idmanını
yaptırıyorlar. Bedii'nin orucunun farkına vardılar.
Ne yaptılar biliyor musun?
Kanalizasyon kapağını kaldırdılar, avuçla
pislik yedirdiler.
Bedii Tan ishal oldu. Çok hastalandı.
Hâlâ hatırlarım. Koğuş kapısının önünde,
buz kalıbı gibi "pat" diye betonun
üstüne düştü. Yerde yatıyordu.
Bir er ve bir çavuş gardiyan geldi,
koğuşa girdiler.

Yerde yatan Bedii Bey'in karnına
bastılar.
Bağırsakları ve böbreği patladı
Bedii Bey'in...
Bedii Tan öldü, elli yaşındaydı.
Gardiyanlara dava açıldı.
Diyarbakır E Tipi Askerî Cezaevi'nden
çıkıp cezaevi hakkında
tanık olarak ilk konuşan ben oldum.
O gardiyan 6 sene 8 ay ceza yedi.
Koğuştaki lakabı Gestapo'ydu.
Gümüşhaneli'ydi, Adnan'dı ismi...
Bir hadise oldu mu, herkes aynı ifadeyi
verirdi. Yüz beş kişi birden aynı ifadeyi:
"Bedii Tan, eceliyle öldü.
Komutanlar ilaçlarını muntazaman
veriyorlardı."
Bedii Bey 33 No'lu koğuşa girdikten
otuz üç gün sonra öldü.

Yazın koğuşun bütün pencereleri kapalı,
70 derece... Kışın bütün pencereler açık,
eksi 23 derece...
Böyle günlerde tuhaf düşüncelere
kaptırırdım kendimi, "Hiç olmazsa balkona
çıkabiliyor çocuklarım" diye geçerdi
aklımdan... Hep çocuklarımı düşündüm.
İki oğlan bir kız. İki oğlum, Haluk ile
Haldun. İkisi de İngiltere'de
tekstil mühendisliği okumuştu. 

Gardiyanlar koğuşta
hep küfürle başlardı
konuşmaya:
"Ananı sikim, gel!"
"Kızını sikim, gel!"
"Karını sikim, gel!"
Seni psikolojik olarak da çökertmek,
yıkmak için her şey yapılırdı.
Kapının önüne çıkartarak
cop sokmak...
Seyredene de o copu yalatırlar.
Kusarsan, öbürüne yalatarak
yeri temizletirler. 

PKK'nın ismini daha önce hiç
duymamıştım. İçeri alındıktan sonra
öğrendim. O zamana kadar
biz bu örgütü Apocular diye bilirdik.
Bu anlamda siyasetle hiç ilgilenmemiştim.
Dişlerimin çoğu sallanıyordu.
Neden mi?
Çünkü hep kalas dayağı vardı ceza olarak.
Aç ağzını derlerdi, kalası getirir,
iki elleriyle tutar ve küt diye
çenenin altından yukarı doğru vururlardı.
O kalın kalası çenene alt taraftan yedin mi,
eğer tecrübesizsen dilini ısırırdın.
Tecrübeliysen dilini ısırmazsın
ama bu sefer de dişlerin birbirine girer.
İşte şöyle bir şey.
Bana da bir gün
bir avuç bok
yedirdiler de,
bu sallanan dişlerimden kurtuldum!
Tek ayak üstünde, duvar dibinde duruyorum.
Ceza!
Ama bir süre sonra yoruluyorum.
Ayağım düşüyor yere, tutamıyorum.
Emre itaatsizlik!

Cezası:
Duvarın dibinde, kanalizasyonun kapağını
kaldırdılar, bir avuç bok alıp ağzıma attım.
Sonra ağzımda pislik,
hazır ola geçtim,
öylece duruyorum.
Kıpırdamak yok.
Temizlemek yok.
Yere tükürmek yok.
Öylece ağzın kapalı,
kımıldamadan ayakta,
hazır olda bekliyorsun.
Bir süre sonra bıraktı, içeri girdim.
Elazığlı arkadaş, ismi Ramazan.
Allah razı olsun, bazı dişlerimi iple çekti.
Çünkü temizleyemedim dişlerimi... 

Altın kaplama olan iki dişten birini
cebine attı, birini bana verdi hatıra olarak.
Hapishaneden çıktıktan sonra
ilk işim dişçiye gidip
takma diş yaptırmak oldu.
Sekiz ay yattım,
Diyarbakır E Tipi Askerî Cezaevi
33 No'lu koğuşta.
Elli beş yaşındaydım.
Sekiz ayda on sekiz kilo verdim.
İğne iplik kaldım.
Çıktığımda kimse tanımadı beni.

Hasan Bey,
hapishaneden kurtulduğum zaman
genç olsaydım dağa çıkardım.

Kürt sorunu notları
devam edecek.



Kürt sorunu notları 1 | Gare katliamı... PKK'yı suçluyorum, kınıyorum, iktidarı da sorumlu tutuyorum ve silahlar artık susmalı diyorum

Kürt sorunu notları 2 | Gönül ister ki kardeşçe yaşansın!

Yazarın Diğer Yazıları

1930'lar Türkiye'sinden: "Kürtçe konuşma, jandarma gelir!"

"Pazarda Kürtçe konuştu diye jandarma gelir, elinden parasını alırdı. Bu bana çok acı geliyordu"

1993 Nisan ayı, Bekaa'da Apo'yla sohbet: "Silahlı mücadeleyle her iki taraf da kesin bir üstünlük sağlayamaz"

Apo ekliyor: "Gelin şiddeti durduralım, siyasal çözüm yollarını devreye sokalım"