14 Ocak 2022

İstanbul Sözleşmesi mi yaşatır?

Sizin "mahalle baskısı" sebebiyle söyleyemediklerinizi söyleyen birini görmek içinizi mi ferahlatıyor? Ama kadın öldü efendim?

Yıllardır istikrarlı olarak artan kadın cinayetleri, 2022'nin daha ilk 10 gününde 7'ye ulaştı. Şimdilik son kurban Dilara Yıldız'ın eski nişanlısı tarafından 5 kurşunla katledildiği yer polis merkezinin hemen yanıydı. 

İstanbul Sözleşmesi'nden çekilmek, siyasi iktidarın kadın cinayetlerine bakışını net olarak gösteren bir karar. Kadına karşı şiddetle mücadelenin devam edeceğini söyleyip sonra bunun en etkin araçlarından birini saf dışı bırakmanın savunulacak bir tarafını bulmak imkansız. 

Peki İstanbul Sözleşmesi, bu iktidarın elindeyken bizi gerçekten yaşatır mıydı veya yaşattı mı? Sözleşmeye aykırı davranan yöneticilere, polislere, hakimlere, savcılara… uygulanacak gerçek bir yaptırım var mıydı? Kadın cinayetlerini önleyebilmek için bunları sormak ve cevaplarla yüzleşmek zorundayız. 

Namazda gözü olmayanın ezanda kulağı olmaz derler. Sözleşmeden çekilmek, kadın cinayetlerini durdurmakta zaten gözü olmayanların kulaklarını da kapatmalarından başka ne olabilir?

Fotoğraf: Şehlem Kaçar / csgorselarsiv.org

Rabia Naz'ın katilini biliyor muyuz?

İki seneyi devirdi, Gülistan'dan haber alabildik mi?

Bu kadar istikrarlı bir kadın örgütlenmesi ve sosyal medya davranışı olmasa Şule'nin katiline müebbet yine de verilir miydi?

Bunlar yalnızca bildiklerimizin sadece birkaçı. Anıt Sayaç'a göre 2021'de öldürülmüş 441, 2020'de 410, 2019'da 421 kadın var –ve böyle gidiyor…

Müslüme'nin dedesi, olanların hiçbirini İstanbul Sözleşmesi'nden çıkılacağına güvenerek yapmadı. İstanbul Sözleşmesi, bir devlet bakanının Ensar Vakfı'nda tacize uğrayan çocuklar için "Bir kereden bir şey olmaz" demesini engellemedi. Ceren'in katili ise kanundan sözleşmeden her şeyden haberdar bir hukuk fakültesi öğrencisiydi.

Dilara'ın katiline bu cinayeti bir restoranın orta yerinde, emniyet binasının hemen yanında, olay yerine gelen polislerin gözünün önünde işleme cüretini veren şeyin, bir yerlerdeki birkaç satırla gerçekten ilgisi olabilir mi?

Hayır olamaz. İstanbul Sözleşmesi hakikaten çok kapsamlı bir koruma sağlıyorsa da, yokluğunda kullanılabilecek koruma araçları halen mevcut. Fakat bunlar kullanılmadıkça, bunları kullanmayı önemli gören yargı ve kolluk mensupları bulunmadıkça, kadına şiddeti kendine hak gören eril vasatlık sona ermedikçe, kanundaki ceza ne olursa olsun, bunların sonu asla gelmeyecek.

2022 senesinde dahi, üniversite hatta yüksek lisans mezunu, meslek sahibi, sosyoekonomik seviyesi yukarılarda görünen, dil bilen, dünya gören, hatta "evinde hayvan dahi besleyen" beyaz Türklerin arasında bile şunu diyen çok fazla erkek var: "Kadının kendi hatası abi. Böyle adamlarla takılmayacaksın."

Bu insanlar sanıyor ki Leyla, amcasını kendi seçmişti. Pınar, o erkeğin bir gün onu önce öldürüp, sonra yakıp, sonra da üzerine beton dökebileceği riskini çoktan hesaplamış, ilişkisini buna rağmen sürdürmüştü. Duygu'yu katleden erkek, elinde "Seni öldüreceğim" pankartıyla dolaşıyordu –ki zaten kadına açık seçik "seni öldüreceğim" diye mesaj atmış olan katiller hakkında tedbir alınıyor mu ki bunu konuşuyoruz?

İşyerinden çıkıp kaldığı otele doğru yürümekte olan Başak'ın öldürülmesinin "kadın cinayeti" sayılmayacağı, yalnızca bir caniye rast gelmesiyle alakalı olduğu dahi söylendi. Katil ise "erkeğin kendisine karşı koyma ihtimaline karşılık bir kadını öldürmeye karar verdiğini" kendisi söylüyordu zaten. Ülkemizin kimi cevval erkekleri ise "Yok" dediler, "Kadını önceden tanımıyormuş, öyle denk gelmiş. Bu saylanmaz."

Bu zihniyetin temelinde ne yatıyor beyler, hiç düşündünüz mü? Erkeğin onu seçmeyen "kadın milletine" karşı bir intikam duygusu mu? "Ben senin bildiğin erkeklerden değilim" şeklinde bir ego arayışı mı? Diğer erkekleri ve "erkekten anlamayan" kadınları düşük görüp kendini yüceltmeye duyulan ihtiyaç mı?

Yoksa erkeğin şiddete doğal olarak yatkın bulunduğunu öylece kabul edip bununla mücadele etmeyi çok da elzem görmemek mi? Kadının gösterdiği şiddet haber hatta mizah unsuru dahi olabilirken erkeğin şiddetine kimse şaşırmıyor. Bunun sebebi "doğal" etiketinin konforu olmasın?

Üzerine zerre düşünülmemiş bu vasat erkekliği besleyen pek çok şey var, biri yargı kararları. Yargıtay, kendisini aldatan kadını öldüren erkeğe haksız tahrik indirimi uyguluyor. Bu hep böyleydi, hâlâ da böyle. Bunun sonucunda ne görüyoruz, eşini öldüren her erkek "beni aldatıyordu" diye savunma yapıyor. Sonuç: Ceza indirimi.

Başka bir şey, askerliğin ve milliyetin hastalıklı şekilde yüceltilebilmesi. Kürt olan İpek'e tecavüz edenin uzman çavuş olduğu ortaya çıkınca Ankara'nın Bağları eşliğinde kutlama yapılabiliyor. İpek intihar etti, sanık da baksanız 10 yıl ceza aldı ama tutuksuz yargılanıyor.

Başka bir şey, uzaklaştırma kararlarının emniyet tarafından önemsenmiyor olması. Bunun örneği sonsuz sınırsız. Kadın cinayetlerinin çok büyük kısmında kadınların önceden aldırdığı uzaklaştırma kararları var. Fakat bu kararlar, uygulamada erkeği kadına daha çok bilemekten başka hiçbir işe yaramıyor. Gösterdiği şiddet sebebiyle hakkında uzaklaştırma kararı verilen erkek, buna tepki olarak daha büyük şiddet göstermeyi seçiyor. İnanılmaz bir zekâ.

Bu başka bir şeylerin sonu gelmez ama mücadele edilmesi belki en zor olanı, kendini herkesten farklı gören, katilin önceden anlaşılabileceğinden her nasılsa çok emin olan fakat kadın tarafından iki kere reddedilse bunu gurur meselesi haline getiren vasat erkeklik. İlk reddedildiğinde de kadının aslında naz yaptığını düşünüyor zaten. (Buna "kırılgan erkeklik" da deniyor ama ben öyle demenin lüzumsuz bir kibarlık olduğunu düşünüyorum.)

Kendini sorgulama yeteneği bulunan erkeklere açık mektubumdur, bulunmayanlar zahmet etmesin:

Sizi anlama ve idare etme sorumluluğunu bize yüklüyorsunuz,

Sizden kaçınma yükümlülüğünü de bize yüklüyorsunuz,

İnsani yönünüzle ilgili kendinizde asla bir eksik görmüyorsunuz,

Görseniz dahi bunu da bizden biliyorsunuz, hani çok sevdiğiniz "erkeği de kadın yetiştiriyor" meselesini diyorum,

Sizin başınıza gelen hiçbir şey kendi hatanız olmuyor hep bizim dolduruşumuza gelmiş oluyorsunuz,

Bizim başımıza gelenler ise hep kendi hatamız oluyor, çünkü sizin arızalı olmamanız değil bizim sizin arızalı olduğunuzu anlamamız gerekiyor,

Arızalı halinizi görüp size yüz vermezsek biz şımarık oluyoruz,

Yok şüphelenip yine yüz vermezsek yine biz şımarık oluyoruz,

Bazen herhangi bir şey gördüğümüzden değil ama canımız yüz vermek istemiyor ne yapalım, o zaman zaten kesin şımarık oluyoruz,

Kadınları aşağılamadan konuşmayı beceremeyen hemcinslerinizi "zamanla geçer" diye hoş görüyorsunuz. Zamanla olan tek şeyse o erkeğin kadınları aşağılamak için eline daha çok imkan geçmesi. Bunun altında yatan nedir tam olarak? Aslında içinizde çekirdeği hâlâ var olan kadınları aşağılama davranışını "zorlamayla" bıraktığınızı düşünüp, hemcinsinizi bu zorlamadan korumak mı istiyorsunuz? Sizin "mahalle baskısı" sebebiyle söyleyemediklerinizi söyleyen birini görmek içinizi mi ferahlatıyor? Ama kadın öldü efendim?

Bütün bunları yüzünüze vurduğumuzda ise hepten kötü oluyoruz. Yahu siz ciddi misiniz? Bu kafayla buralara nasıl geldiniz? Doğadan halen elenmediyseniz yine bizim sayemizde çünkü sizi doğurmaya devam ediyoruz ama yine de bu gidiş iyi değil yani haberiniz olsun. Y kromozomunun ömrü belli diyorlar; biz affetsek evrim affetmez. 

Sevgiler,

Göksun.

Yazarın Diğer Yazıları

Kadına şiddet yasası: Dostlar alışverişte görsün

Mesele kadınların erkeklerden daha değerli olması değil. Erkeklerin kadınlardan daha değerli olmaması. Bunun nesini anlamıyorsunuz?

5 Nisan kimin günü?

Amaç müvekkilimizi her ne pahasına olursa olsun savunmak mıdır, yoksa olaya bu şekilde yaklaşırsak, savunma hakkını kullandırayım derken bunun daha üzerindeki bir hakkı ihlal etme riskimiz var mıdır?

Kadın cinayetinde Yargıtay: "Cezayı indirsem olmaz, artırsam gönül değil"

Erkekliğin pamuk ipliğine bağlı gururu, bir kadının bütün yaşamından daha önemli olabilir mi?