05 Mayıs 2024

Aşk, keşif ve macera dolu kuir bir anlatı; genç tiyatrocu Berfin Ertan, Mahallemiz Eşrafından'ı anlatıyor

"Ben ilk 11 yaşımda tiyatrocu olacağım dediğimde Oscar’a gideceğim diye başlamıştım. Sektörün gerçek yüzüyle karşılaşınca o çocuksu hayallerin biraz zarar görüyor. Ama 'Sektörün dışında kendine daha farklı bir yol çizebilirsin' diye kendime sürekli hatırlatıyorum. Bu konuda ufkumu hep geniş tutmaya çalışarak daha çok insana ulaşmaya çalışıyorum. İçinde yaşadığımız zenginliği alıp uluslararası alana, yaratılan bütün bu sınırların ötesine taşımak istiyorum ve hep bunun peşinden koşacağım"

Genç tiyatrocu Berfin Ertan, 2000 yılında Çanakkale’de doğdu. 18 yaşında geldiği İstanbul'da Kadir Has Üniversitesi Tiyatro Bölümünde okudu.

11 yaşından bu yana tiyatroyla ilgilenen genç yetenek, mezuniyet projesi olarak Mahallemiz Eşrafından oyununun kısa bir versiyonunu yazdı ve sahneledi. Oyun, mezuniyetinden bir buçuk yıl sonra mezuniyet projesinin de danışmanı olan oyuncu ve ortak yönetmen Hakan Emre Ünal ile 50 dakikalık tek kişilik bir performansa dönüştü.

Mahallemiz Eşrafından oyununda kuir bir anlatıyla seyirciyi aşk ve keşif yolculuğuna çıkaran tiyatrocu, oyundaki başarısıyla 2024 Direklerarası Tiyatro Ödülleri'nde "Umut Veren Genç Kadın Oyuncu" ödülüne layık görüldü.

Tiyatro yolculuğunun çok başında Kayıp Adımlar, Bahar Noktası gibi birçok projede de oyuncu olarak yer alan Ertan; Mahallemiz Eşrafından'ın ortaya çıkma hikâyesini, oyuna dair bilmediklerimizi, İstanbul'da bir öğrenci olarak nelerden ve nasıl beslendiği ile eğitimi sırasındaki hayalleriyle şimdi yaşadığı realiteyi T24 anlattı.

- Başlarken Mahallemiz Eşrafından oyunun hikâyesinden bahsedelim. Evet, tek kişilik bir oyun ama alışık olmadığımız bir metin. Fikir nasıl ortaya çıktı?

Ben anlatmak istediğim hikâyenin hissine, temalarına dair biraz fikir sahibiydim. Çerçeve vardı ama içi boştu. Kim, nerede, nasıl belli değildi. Ben bunun biraz üzerine düşünmeye başladım. Bir yandan da bu bir bireysel proje olduğu için son teslim zamanı da vardı ve yetiştirmeye çalışıyordum. “Ne yazsak?” diye düşünürken, aşıktır, maceradır, keşiftir bunları içermesi gerektiğini düşündüm. Kendi kendime “Biri birine âşık olacak, biri bir şeyleri keşfedecek” dedim ama bu nerede olabilir diye mekân aramaya başladım. Biraz mekân üzerinden başladım aslında araştırmaya. Mekânda da daha çok katman eklemek istedim. O aşk ilişkisinde veya büyürken yaşadığı bütün her şeye dair daha fazla katman eklemek istedim. Bunu düşününce de “acaba farklı etnik kökenler mi olsa, biraz daha kozmopolit bir yer neresi olabilir?”i araştırmaya başladım.


Antakyalı bir arkadaşımla konuşuyordum, “Doku olarak orası uygun olur mu, acaba Antakya’da mı geçse?” dedik. Benim de ailemin yarısı Bozcaada’da yarısı da Çanakkale merkezde yaşıyor. Dolayısıyla ailemin yakın hikâyesinde çok fazla Rum ile iletişimi olmuş, babamın en yakın arkadaşı bir Rum'du ya da onlar gençliklerini, çocukluklarını birlikte yaşamışlar. Üç tane de abim var, onlar da orada büyüdüler falan. Ben de hep böyle bir arafın içinde büyüdüm. Git gelin içinde büyüdüm. Bir gittim oraya gördüm, bir döndüm başka bir şeyle tanıştım.

Bir yandan da tam aynı dönem oyunun video tasarımını yapan Ece Yazgı diye sinemacı yakın bir arkadaşım var. O da Gökçeada’da Rum-Türk ilişkileriyle, adanın tarihiyle ilgili kısa bir belgesel çekiyordu. Biz de Gökçeada’nın politik geçmişini, dokusunu araştırdık. Oyunda spesifik bir ada yok, buralar bizim için sadece bir çıkış noktası oldu. Sonra çok başka yerlere gitti.

Sadece Rum-Türk kökenlerini ve ada dokusunu benim buralarla karşılaşmamla oldu. Karşılaştıktan sonra “Aslında, bir adada geçse” diyerek bunun üzerine karakterleri, hikâyeyi ekleyerek böyle bir bina gibi inşa oldu.

- Karakterlerin gelişiminde neler dikkat ettin?

Ben mahallemiz eşrafından çerçevesi içerisinde hareket ettiğim için karakterleri kendine has özellikleri olan ama bir yandan Türkiye'nin herhangi bir yerinde de karşılaşabileceğimiz zenginlikten insanlardan seçmeye çalıştım. Bunları yaparken de kendi hayatımda gördüğüm, deneyimlediğim, tanıştığım insanlar, oralardan topladığım donelerle inşaa ettim. Oyunun hareket tasarımını yapan Büke Erkoç’la da oyunun fiziksel kısımlarına çalıştık. Bu da karakterlere başka boyut kazandırdı.

Sadece öğretmen karakteri şöyle ortaya çıktı; yine ekipten Büke ve Öykü Eraslan ile biz başka bir proje yapıyorduk, bir müzeye gittik. Müzede gezerken Büke, “Sanki ortaokulda öğretmen bizi geziye götürmüş gibi bir durum oldu” dedi. Sonra ben de birden bir öğretmen taklidi yapmaya başladım. Sakıp Sabancı Müzesi’ndeydik ve oradaki heykelleri falan taklit yaparak tanıtmıştım. Komik oldu, çok güldüler ve benimle röportaj yapar gibi sorular sordular. Öğretmenin hoşuna gitmeyecek, onu tetikleyecek şeyler. Biz bununla çok eğlendik. Birkaç ay bana “Hadi, o öğretmen ol, muhabbet çevirelim” dediler.

Oyunun hikâyesini yazarken bir öğretmen ihtiyacı oldu. O yaşta bir çocuğun hikâyesinde bir öğretmen koymalıydım ama adalı değil sonradan oraya tayin edilmiş biri olmalıydı ve oraya cuk oturdu.

- Peki, oyunun bitirme projesi olarak hazırladığın ilk edisyonuyla sahnede gördüğümüz arasındaki farklar neler?

İlk olarak 25 dakikaydı, şimdi 50 dakika oldu. Oyunu ikiye katladık. İki tane karakter ekledik. İlk edisyonunda ‘dürbün kadın’, internet kafe, ‘kuzen abi’ yoktu. MP3 çalar da yoktu.

İlk edisyonu 20-25 dakikalık bir fikir verecek, hocalarımdan geri dönütler alabileceğim kadardı. Sonraki eklemelerle 25 dakika daha arttı.

- İnternet kafedeki ‘kuzen abi’nin başkahramanımıza hediye ettiği MP3 çaların içindeki müzikleri kim seçti?

Bunu ben ve aynı yaşta olduğumuz Buse diye bir arkadaşımla oturduk, daha çok arabesk olanlarını ilk etapta öyle seçmiştik. Çünkü benim dinlemediğim bir tarz arabesk müzik. Pop çok dinlerim. İntizar, Yıldız Tilbe çok dinlemediğim için arabesk müzikte biraz eksiğim vardı.

Oyunumuzun reji asistanı Öykü Gökduman, tüm müziklerde çok yardımcı oldu. Hatta Yıldız Tilbe’de “Bak, bu iyi olacak” diye çok ısrarcı olmuştu.

Ama Cansever’den Nöbetteyim şarkısı çok bizim jenerasyonumuzun bildiği bir şarkı olmadığı için onları biraz araştırarak bulduk. Mesela şimdi oyunda olmayan bir mobilet sekansı vardı. Abilerime “En çok hangi mobilet markası ünlüydü, discman mı walkman mi daha çok yaygındı?” gibi sorarak yardım aldım.

Ben zaten oyun 2005 ve çevresine kurmak istediğimden MP3 çalarda karar kıldık ama sorup araştırmalarımıza rağmen bizim jenerasyonumuza da çok uzak olmayan şeyleri kullandık.

- Oyunu izlerken çok zamansız gibi geliyor ama karakterimizin kendini tanıdığı 3 yıla şahit oluyoruz.

Evet, 15 yaşından 18 yaşına kadarki süreci yani 2005-2008 arasını izliyorsunuz aslında.

- Velvele’de Umut Erdem’in Mahallemiz Eşrafından’la ilgili çok güzel bir yazısı var. Orada “Kahramanımızın neden adı yok?” diye bir soru sormuş. Ben bu soruyu direkt sana sorayım; başkahramanımızın neden bir adı yok?

Çünkü kimliklerle, isimlerle uğraşmayı çok sevmiyorum. Yazarken daha çok kimliksizleştirmek üzerine çalışıyorum. Mesela başka şeyler yazarken de hep bunda problem yaşıyorum. Bir karakter oluşturuyorum, onu konuşturuyorum ama ona isim veremiyorum. Bir şekilde Ayşe, Mehmet diyemiyorum bu bana çiğ geliyor. Yani bunu yapan çiğdir gibi yerden söylemiyorum. Ben kendi yazdığım şeye Ayşe, Mehmet diyemiyorum.

Bir yandan da oyunun özelinde metnin benim için herhangi bir olmak üzerinden de bir okuması olduğu için karakterin adının aslında bir önemli yok. Oyunu ne yaptığın değil, nasıl hissettiğin üzerinden kurduğum için bir isme bile ihtiyaç duymadım. Sesil hariç hiçbir karaktere bilerek isim koymadım.


- Lütfen, bu soruyu cahilliğime ver. Mahallemiz Eşrafından, N'olcak Bu Yusuf Umut'un Hali gibi birçok oyunda seyirci yerine otururken o klasik tiyatrodan alışık olduğumuzun dışında, oyuncu kuliste değil de seyircinin arasında bekliyor ve bir nevi performans da sergiliyor. Bunun bilmediğimiz bir nedeni var mı?

Klasik tiyatroda, İtalyan bir sahnede perdenin kapalı olduğu, oyuncunun kulisten girdiği ve seyircinin oyuncuyu oyun anına kadar görmediği bir durum var.

Ama şimdi giderek tiyatronun bana göre kalın olan çizgileri çok daha esnek hâle getirildi. Oyunun biçimine göre değişir bu tabii ama o an bir illüzyon yaratma ihtiyacı duymuyorum. Mesela ben fuayeye çıkıyorum, tuvalete giriyorum, bazen dişimi fırçalarken seyirciyle karşılaşıyorum, “Hoş geldiniz” diyorum. Görenler, “Sizi mi izleyeceğiz?” diyorlar ben de “Evet, beni izleyeceksiniz” diyorum.

Çünkü bence gizlenecek, sanatsal olarak kutsallaştırılacak bir şey yok. Bir arz talep ilişkisi üzerinden insanlar bir odada buluşmuşlar ve bir şey izleyecekler. Dolayısıyla ben o mutfağın açık olmasını çok keyifli buluyorum. Seyircinin oyuncu ısınırken duymasını, oyuncunun ısınma müziğini duymasını ya da fuayede karşılaşmasını veya kapısını oyuncunun açması çok hoşuma gidiyor. Bu da bazı kuralların daha esne hâle getirildiği, insanların oyuncuyla karşılaşmaktan, birlikte olmaktan daha çok keyif aldığı bir yerden ilerledi.

Zaten Türkiye'nin kendi tiyatrosuna dönüp baktığımızda çok acayip, yabancı şeylerle karşılaşmıyoruz. Bizim tek kişilik oyun dediğimizin eski ve başka biçimi zaten meddahlık. Bence oralardan da işlenmiş kodlarımız var ve o yüzden daha samimi, birebirde daha çok temas edebildiğimiz ve aynı düzlemden konuşabildiğimiz zaman, bence o kodlara da daha çok hitap ediyoruz. O yüzden de daha keyifli buluyorum.

Bence bu, hem oyuncuyu hem de seyirciyi karaktere ısıtıyor. Biraz da oyunun kurallarına dair de fikir veriyor. Aslında “Merhaba, hoş geldiniz. Size şimdi bir şey izleteceğiz. Bunu yaparken oyuncu sizinle iletişime geçebilir” diyoruz. Bir bilgisayar oyununa başladığınızda en basit kuralları size verdiği gibi biz de seyirciye de o an deneyimleyeceği şeye dair güvenli bir ortam yaratıp fikir veriyoruz. Bunu, seyirciyi hem güvende tutmak hem de hikâyenin aksı açısından metnin daha sağlıklı duyulması ve anlaşılması konusunda önemli buluyorum.

- Ben oyunu izledikten sonra üzerine tartışırken “Çok iyi kuir bir metin izledik” diye bir yorum yaptım. Sen oyunun yazarı da olarak kendi metnini nasıl konumlandırırsın?

Elbette kuir bir anlatı. Kuir bir anlatı olmasının yanında ben bir aşk, keşif ve macera hikâyesi diye anlatıyorum.

Ama oyunun kendi dilinde de hiçbir şeyin altını ekstra çizmemeye gayret ediyorum. Kendimi güvenli bir alanda tutmak adına değil, daha çok sanatsal bir tercih olarak bunu yapıyorum. Hikâyenin kör göze parmak sokarcasına anlatılmadığında daha etkili olduğunu düşünüyorum.

Kısacası normal bir aşk hikâyesi.

- Oyunun içinde bazı sekanslarda oyuna da çok yakışan selalar okunuyor ve en sonuncusu hariç hepsinin kimin selası olduğunu biliyoruz. Oyunun adını etkileyecek düzeyde böyle bir tercihte bulunmanın özel bir sebebi var mıydı?

Küçük bölgelerde sela okunduğunda insanların hareketlerini gözlemlemiştim. Sela okununca “Eyvah, kim öldü?” moduna bağlıyorduk. Küçük bir yerde yaşadığım için de bunu sık sık yaşadım.

Kimin öldüğünü duymak için büründüğümüz o sessizliğin kuvvetli bir an olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla onu oyun içine koymak istedim ama bir yandan onu duyma çabası, sonra onu duyduğunda ya da duyamadığında oluşan tepkilerden bir metafor yaratmak istedim.

- Oyunun sonundaki sela kimin selasıydı? Bu konuda çok farklı görüşler var.

Açıkçası seyircilerin bir ikilemde kalması da beni rahatsız etmiyor.

Bu bir tartışmaya yol açıyor ve bana keyif veriyor. Ama oyuna çok bir şey katan bir durum da yok aslında.

Ben oyunu açtığım kahve sekansıyla oyunu kapatıyorum. Bir nevi oyunu loopa alıyorum. En başta Ahmet Eroğlu diye birinin selası okunuyor, en sonunda da herhangi birinin selası okunuyor. Kahve falı esnasında okunan selanın altında yatan trajikomik bir şey de var.

Kısa versiyonunda da aynı karmaşa yaşandı, bunun bir tartışma alanı açıyor olması benim içinde keyifli.

- Yeni mezun bir tiyatrocu olarak son sınıfta bitirme projeni hazırlarken kariyerine dair neler düşündün?

Elbette kaygılarım oldu. Ama benim kaygılara odaklanan bir karakterim yok daha çok ‘bir şekilde olur ya’ diye düşünüyordum.

Zaten mezun olurken bütün sınıfın olduğu kalabalık iki tane mezuniyet oyunumuz vardı. Bireysel olarak Mahallemiz Eşrafından vardı. Bir yandan DasDas’ta bir oyun yapıyorduk. Çok büyük bir boşluğa düştüğüm de söylenemez.

Ürettiğimiz, çalıştığımız müddetçe; eğer olacağı da varsa olurcu bir yerden yaklaştım.

- Yakın zamanda Jekyll & Hyde müzikaline gitmek istedim, biletleri bin 100 liralardan başlıyordu ve bir çalışan olarak ben bile gidemedim. Sezon başında Pina Bausch ve Hofesh Shechter Dans Toplulukları geldi. Yine biletleri ortalama bin liralardaydı. 10 liraya genç bilet vardı ama sınırlı sayıda olduğu için bilet alamayanlar oldu. İstanbul’da daha nasıl barınacağını çözememiş, tek öğünle gün atlatmaya çalışan bir konservatuar öğrencisi olarak kültür-sanata bu paraları nasıl verdiniz? Özellikle yurtdışından gelen önemli toplulukları izleyemeden nasıl ve nereden beslendiniz?

Hocalarımızın arşivlerinden PDF’ler, arada gidip kitaplar aldık ve böyle böyle beslendik. İzleme konusunda kapıda bekledik, davetiye aradık. Eskiden sanki daha çok oluyordu ama boş yer olunca tiyatro öğrencilerini içeri alıyorlar. Çünkü onun mesleği ve oradan beslenmesi lazım ama çok üzgünüm bir gecede bin beş yüz lira da harcayamıyor.

En azından konservatuvar öğrencilerine ileride mesleği bu olacak insanlara biraz imtiyaz sağlanmalı.

Mesela 2018’de İKSV’nin düzenlediği 22. İstanbul Tiyatro Festivali’ne Nederlands Dans Theater (NDT) gelmişti. Ben gidip kapıda beklemiştim ve birisi kesinlikle bilet alamayacağım bir yerden, en önden fazla davetiyesini vermişti.

Bu tür şeyleri hâlâ yapıyoruz.

- Günümüz konjonktüründe içinde bulunduğumuz toplumu eleştiren veya politik tiyatro yapıldığında sansür ve otosansüre dair neler söylersiniz?

Bunu başlarken çok düşünmedim. Ara ara turne yapmak istiyorum sadece Kadıköy ve Taksim’de oynamak istemiyorum. Farklı şehirlere ve ülkelere gitmek istiyorum.

Sosyolojik olarak çok tanımadığım ya da hakkında az bilgiye sahip olduğum bir şehre gittiğimde acaba başıma ne geliri de artık düşünmeye başladım.

Ama tabii ki bu kaygı, zaman zaman değişerek küçük ve büyük bir şekilde var.

- Peki şu anda oynadığın oyunda Sesil karakterinin adını Süleyman yapsan her yerde rahatlıkla oynayabilirsin. Daha çok şehirde oynamak için bunu yapar mısın?

Arada bir bunun şakasını yapıyoruz. “Sesil ismini Süleyman yapalım da şurada da oynayalım” diyoruz. Ama bunu yapmam. Onun yerine oynamamayı tercih ederim.

Çünkü anlatmak istediğim hikâyenin gücü kaybolur.

- Öğrenciyken hayal ettiğin tiyatroculuk hayatını yaşayabiliyor musun? Tiyatro yaparak hayatını idame ettirebiliyor musun?

Hayır.

- Çok net bir cevap oldu. (Gülüşmeler)

Maddi olarak tabii ki hayır. Ama manevi olarak inanılmaz bir şey. Her seferinde çok şükür diyorum. Ürettiğim ve üretebileceğim şeyler daha yolun başında bir sanatçı olarak gösterebileceğim yerler var.

Ben ilk 11 yaşımda tiyatrocu olacağım dediğimde Oscar’a gideceğim diye başlamıştım. Sektörün gerçek yüzüyle karşılaşınca o çocuksu hayallerin biraz zarar görüyor.

Ama “Sektörün dışında kendine daha farklı bir yol çizebilirsin” diye kendime sürekli hatırlatıyorum. Bu konuda ufkumu hep geniş tutmaya çalışarak daha çok insana ulaşmaya çalışıyorum. İçinde yaşadığımız zenginliği alıp yurt dışına, yaratılan bütün bu sınırların ötesine taşımak istiyorum ve hep bunun peşinden koşacağım.

- O zaman şöyle sorayım; geçinebilmek için ne yapıyorsun?

Öncelikle hâlâ ailem bana destek oluyor. Onların desteği olmasa çok zorlanırdım. Çünkü sadece kiramı ödeyebilmek için ayda sekiz, dokuz oyunda oynamam gerekiyor. Benim mesleğim belli ve ben bundan para kazanmalıyım. Yine de ümidimi hiç kaybetmedim, bir şeylerin düzeleceği konusunda umutluyum.

Yazarın Diğer Yazıları

Prof. Dr. Merih Tangün: Tiyatro bence de altın çağını yaşıyor ama herkes çok sıkıntıda, hâlâ çok ciddi desteğe ihtiyaç var

"Her şey çok iyi, müthiş oyunculuklar, müthiş oyunlar olmasa da olur. Biz neyi biraz daha dikkatli izleyeceğimizi bilelim. Onun için bence de tiyatro altın çağını yaşıyor. Ama herkes çok sıkıntıda, hâlâ çok ciddi desteğe ihtiyaç var. Tiyatrodan eminim hâlâ para kazanılmıyor. İnsanlar diziler yapmasa, başka şeylere koşturmasa, bu sanata bu kadar destek veremeyecekler"

Kaybolan cansız manken ‘Sabit Efendi’yi arayan bir memurun hikâyesi

"Aslında birden fazla Sabit Efendi var. Sosyal yaşamımız -geçmişimiz- onlarla dolu. Hepsi bir dükkânda bir köşe başında, bir pencere arkasında konumlanmış. Akış içinde bize yol gösteriyor, selam veriyorlar. Kiminin her gün önünden geçiyoruz kimini de uzun süre görmüyor bir vakit sonra karşılaştığımızda ‘evet bu da vardı, ne güzel!’ diyoruz. Onlar bizim için bir kılavuz ve gerçekçiliğimizin sabit kanıtları. Şüphe ve kuşkularımızı örtbas ediyorlar. Bu doğrultuda varlıkları bizi şekillendiren kalıpların, mutlak düşüncelerimizin sonucu. Tabi bazen o köşeleri ve dükkânları kaybediyoruz. Yolumuzu şaşırıyoruz. Sanırım bu Sabit Efendilerin içinde bir tanesi hakikati en çok temsil eden hangisiyse onun yokluğu bizi yıkıma götürüyor"

Tiyatrocu Sanem Gençalp: Beni "elinin hamuruyla yapamazsın" denilen işlere karışmak hep heveslendirdi

“Delirmenin özgürleşme olduğunu düşünüyorum. Çünkü hayatımızı zehir eden sosyal yargılar, tabular ve korkular var. Oyunda Nazlı 'nın dediği gibi: Alem ne der kaygısıyla yaşadığımızdan bir halt anlamadık. Bu kodlardan kurtulacak kadar delirmek özgürlüğün ta kendisi”