14 Kasım 2021

Pandemide festival yapmanın zorluklarını aşmak ve sinemanın sihirine sığınmak

Bu yıl, 4-12 Kasım tarihleri arasında yapılan Ankara Film Festivali’nin kapanış ve ödül töreni için şu notu aldım; “Herkesin gözlerinin parladığı, sihirli ama çok gerçek bir geceydi.”

Ben ödül verirken ise şöyle dedim:

“Belki de hepimiz muzip bir Tanrı’nın yönettiği bir film karesindeyiz, sizler fimlerinizi bitirdiniz ama bizim film, pandemi bitmiyor ve biz  bu pandemiyle yaşarken nefes almak ve tarihe notlar düşmek zorundayız, hep birlikte yeniden nefes almayı öğrenmeliyiz”

Her şey geçen yıl, pandeminin ilk sonbaharında aynı hastanede çalıştığım  psikiyatrist arkadaşımın, Ankara’da sonbahar aylarında yapılması planlanılan ama vaz geçilmek üzere olan “ uluslararası film festivali” için şartları değerlendirmemin mümkün olup olmayacağını sorması ile başladı.

Selçuk (Candansayar) benim işim kadar sinema ve sanata düşkünlüğümü de biliyor ve bir psikiyatrist olarak, gerçeği eğip bükmeden en makul  olanı  düşünerek  mevcut duruma cevap vermeye çalışıyordu.

Bir pandemi var, bunu kabul ederek  sürdürülmesi  ve umutla sürdürülmesi gereken bir hayat var, bir de tüm azmi ve bilgisiyle Esin var diye düşünmüş olmalıydı.

Her şey, alabildiğine açıkken yalnızca sinemaların, tiyatroların  kapalı olduğu o günlerde , sanatsızlık ve umutsuzluğun en az pandemi kadar yıkıcı olduğunu bilen bir hekim ve akademisyen olarak “ bir ilim var ise ortaya koymak zamanı “ diye düşünerek  hiç tereddütsüz sürece dahil oldum.

O zaman aşı yoktu, ancak gösterimlerin yapılacağı sinema, Ankara’da bir cadde sinemasıydı, iki tarafı açık tutulduğunda sürekli doğal hava alıyor ve doğal hava alan havalandırmalar ile çalışılıyordu.Konunun  sahipleri İrfan bey ve eşi İnci hanım azimli ve bilinçli insanlardı, çok uyumlu  bir ekip vardı .

Böylece Eylül ayında ve üçte bir kapasite ile olağandışı şartlarda festivali yapabildik.

Anımsayanlarınız olacaktır, her yerin açık olduğu o günlerde, sonradan bilim ve aşı karşıtı olarak örgütlenecek grup, o festival sırasında, açık havada gerçekleşen  hepsi test yapılmış  toplam sekiz kişiden oluşan  bir akşam yemeğinde,yan yana çekilmiş bir fotoğrafımızı en ağır saldırı ve hakaretlerle, Memur-Sen gazetesi dahil paylaşarak servis etti.

Sonrasında, her şey yasakken ve kapalıyken yapılan kongreler ve toplantılarda boy gösteren bu ve benzeri grupların hedefindeydik.

Sanatı, sanatı sevenleri, hayatın neşesini, özgürlüğe dair hiçbir şeyi sevmiyorlardı.

Ama benim canlılığa dair bütünlüklü bir bakış açısına sahip, viruslerin “var oluş ısrarı”ndan ilham alıp bunu sanata katık yapacak bir enfeksiyoncu olduğumu bilmiyorlardı.

Biz bir sonraki festivalin tarihini çoktan belirlemiş ve bizi bir kış idare edecek umut ve nefesi depolamıştık çoktan.

Bu yıl ise elimiz çok daha güçlüydü, aşılar vardı ve aşılı ya da testi negatif olanları alarak ve cadde sinemasının elverişli  havalanma şartlarını kullanarak ,sinemanın adı gibi Büyülü bir Fener olduğu günler yaşadık.

Harika filmlerle dolu, sanat ve film sevenlerle dolu günler geçirdik.

Sinema ve filmlerin yüzü güldü.

Yaşamakta olduğumuz pandemi günlerine gülümsedik.

“Çok eğlenceli bir gezmeden evine dönmek istemeyen bir çocuk gibiyim” dedi ödül alan sanatçı.

Öyleydik gerçekten.

Ruhumuzu havalandırmaya, aklımızı ve gücümüzü toplayıp odaklanmaya ihtiyacımız var.

Belirsizliğin belirliliği dışında bir şey yok önümüzde çünkü.

Pandeminin karanlık, yani bilinmezlerle dolu ilk zamanlarında sıklıkla yabancı basındaki haberleri okuyordum çünkü gerçeklere en ihtiyacımız olan günlerde  bizde dolaşımda kalan  basının en  kötüleriydi.

O sırada çok ilham verici bir röportaj okumuş ve daha pandeminin yeni olduğu dönemlere eşlik etmeye çalışan köşe yazılarımdan birinde pandemiyi bilen ve 2012 yılında bununla ilgili kitap yazan, David Quammen’i  paylaşmıştım.

Bana ilham veren ise o röportajdaki şu cümleleriydi:

“İki aydır evimden hiç çıkmadım, riski sıfırlamak lüksüm var ama seyahat yasağı kalkar kalkmaz araştırmalarımı sürdürmek için salgının merkezi Wuhan’a gideceğim”

Ve şöyle açıklıyordu; bu virüsün geldiği aileyi tanıyan bir kişi olarak, artık hep bizimle olacağını ve aşı geliştirilirse torunlarımızın dahi bu aşıyı olması gerekeceğini  biliyoruz. Virüsün getirdiği risklere saygı göstererek önceliklerimizi  belirlemek ve bu riski hep sıfırda tutamayacağımızı anlamamız gerekir..

Önceden salgını bilmiş bu kişinin söylediklerinde  ne panik  ne inkar vardı..

O esnada Türkiye’de , bilim kurulunda yer alan bilim insanları dahil , görsel basında market torbaları yıkamanın püf noktaları anlatılıyordu.

Türkiye ise salgın yönetiminde inkarcılık yaklaşımını benimseyip, salgın yokmuşçasına yaşayıp, salgın tırmandıkça da  dünyadaki uygulamalar ve güncel literatürden çok farklı olan kısa ve etkisiz, ceza gibi  kapanmalara gidiyordu.

Ve elbette , salgın olmasa dahi kapatılması arzulanılan  konserler, sinemalar, tiyatrolar yani sanata dair olan her şey kapalı tutuluyordu.

O esnada, asıl bulaşma odağı olan fabrikalar, kamu çalışma alanları ve AVM’ler ise ek tedbirler olmaksızın  açıktı.

Panik ve inkar arasında savrulurken hiç çıkamadığımız bir pandemik spiraldeydik.

Her şey geriye dönüşümsüz bir biçimde değişirken ,herkes eski normalimize ne zaman döneceğiz diye tuhaf, tutturuk bir soru soruyordu.

Oysa yaşanmakta olan salgın artık hayatlarımızdan koparılamayacak bir evreye geçtiğinin tüm ipuçlarını veriyordu.

Bu boğucu tünelden bir çıkış umudu olarak geçen yıl Kasım ayında bulunan aşılar için şu notu paylaşmıştım

“Bu bir bitiş değil ama bir başlangıç. Eskiye dönmeden yeniye atılacak adımlar için yol işaretleri…”

9 kasım 2020 tarihli notumu şöyle sürdürmüşüm

“Herkesin haklı olarak arzu ettiğini biliyorum ama aşı ile kısa sürede pandemiden çıkış mümkün değil, pandemiden ancak  pek çok yöntemin birlikte uygulanması ile çıkabiliriz ama bu benim gibi bu işle uğraşan hekimler için derin bir soluk”

Pandemiyi kısa sürede bertaraf edebilecek etkili bir aşılama yapılamadıysa da, aşılar ve virusun  bulaşma dinamiklerine ilişkin güncel  veriler,  yaşamın en azından aşılılar arasında daha akıcı olmasını sağlıyor.

Tüm hekimlik yaşamımda ve bu ülkenin benim gibi bir akademisyen için engelli bir koşuya benzeyen yollarında , sanatı hekimliğime katık etmiş bir enfeksiyoncuydum.

Şimdi bildiklerinden sorumlu olup paylaşmak ve bilmeyenlere yol etmek gerek.

Mikropların izini süren bir bilim insanıysanız umudu hiç bırakmazsınız zaten.

Ama şimdi hem umutlu hem sevinçliyim.

Kaynakça


1.“How it feels to predict a pandemic: Interview with David Quammen, author of Spillover

By Dan Drollette Jr, June 11, 2020,Bulletin of the Atomic Sciences”

2.https://t24.com.tr/yazarlar/esin-senol/korona-dalgalarinda-sorf-yapmak,27262

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

Mahzendeki salgın

İşlerin, salgını unutarak ya da mahzenden çıkacak kötü kokulara kadar askıda tutarak, kendiliğinden yoluna giremeyeceği çok açık. Benim enseyi karartma nedenim, salgını yönetmek niyetinde olan bir iradenin olmaması ve bizlerin bireyler olarak yapabileceği şeylerin salgın kontrolüne yetemeyecek olması...

Hüzün ve zulüm unutulmuyor; bir kara delik yuttu hepimizi…

Ankara Tabip Odası kuruluşunun 92. yılında, 12 Eylül 1980 darbesi nedeniyle tıp eğitimlerini veya mesleklerini kaybeden meslektaşlarımıza plaket verdi. Törene katılanlar, barış ve yaşamanın bu kadar meşakkatli olduğu bir coğrafyada, hekim olmanın yalnızca hasta sağaltmak olmadığına dair gerçek, haliyle sert ve hüzünlü bir hikâye anlattılar.

Şişedeki mesaj: Kışı sağlıklı geçirmenin ipuçları

10 Ekim 2015, Ankara ‘da barış ve özgürlük için katledilenlerin anısına… Özgürlük ve barış isterken “nefes”siz bırakıldılar… Bizi de “nefes”imizden hastalandıran bir virüsün lanetiyle arkalarında bıraktılar…