24 Aralık 2013

Tutuklu vekiller sorunu ve adli kolluk yönetmeliği değişikliği

Türkiye’de işler “hukuk devleti” ve “eşitlik” ilkeleri üzerinden gitmeye başlamayıp, siyasi ve sosyal çekişmelere dayalı etki-tepki anlayışı ile hareket ettiğimiz sürece, düzene, huzura, istikrara ve hukuk güvenliği hakkına kavuşmamız zor gözükmektedir.

Türkiye’de işler “hukuk devleti” ve “eşitlik” ilkeleri üzerinden gitmeye başlamayıp, siyasi ve sosyal çekişmelere dayalı etki-tepki anlayışı ile hareket ettiğimiz sürece, düzene, huzura, istikrara ve hukuk güvenliği hakkına kavuşmamız zor gözükmektedir. Herkes birbirinin işine karışıp, güvensizlik hakim olduğunda, yetkisi olan yetkisini aşabilmekte, hukuka aykırılığı göze alıp kendisine göre kahramanlığa soyunabilmekte, toplum ve kim olduğu bilinmeyen herkes için hareket etmek yerine, kendi ve etrafında bulunanların yararına pozisyon alabilmektedir.

1- Kamu otoritesi, uzun ve/veya keyfi tutukluluk sorununa bugüne kadar kayıtsız kaldığı veya gerçekten bu soruna çözüm bulmaya gayret etmediği halde, milletvekili Mustafa Ali Balbay’ın gecikmiş, fakat ilginç ve muhtemelen milletvekili olduğu için gerçekleşen tahliyesinin ardından diğer tutuklu milletvekillerinin yargı kararı dışında tahliyelerini sağlayabilmek amacıyla yasa değişikliğine hazırlanılmaktadır. Bu niyet daha önce gündeme gelmiş, ancak son anda yasa değişikliğinden isabetli bir şekilde vazgeçilmişti.

“Hukuk devleti” ilkesini düzenleyen Anayasa m.2,  “eşitlik” ilkesine yer veren Anayasa m.10 ile yasama dokunulmazlığı ve istisnalarını düzenleyen Anayasa m.83 normlar hiyerarşisinin tepesinde durduğu sürece, Ceza Muhakemesi Kanunu m.100, 101 veya 102’de yapılacak değişiklikle, milletvekili sıfatını taşıyan insanların işledikleri iddia olunan suçlardan dolayı tutuksuz ve daha kısa süreli tutuklu yargılanmalarına dair yasal düzenlemeye gidilmesi isabetli olmayacaktır. Bundan ötesi, uzun yargılamaların ve özellikle uzun tutuklu yargılamaların pençesinden bir türlü kurtulamayan, adalete süratle kavuşamayan Ülke insanı, milletvekillerine, yani kendi seçtiklerine tanınacak yeni ayrıcalıkla sarsılacak ve “bu kadar da olmaz” diyeceklerdir. Oysa asilin sahip olamadığına, vekil de sahip olmamalı, en azından hukuk alanında herkesin eşitliği korunmalıdır. Yasama dokunulmazlığının, halkı iyi temsil etmenin bir gerekçesi olduğu fikrine katılmaktayım. Bununla birlikte, bu dokunulmazlığın sınırsızlığı da kabul edilemez.

Belirtmeliyiz ki, hukukla ve kurallarla çok oynamak doğru olmadığı gibi, bu yöntemin düzenin sağlamasına fayda sağlamadığı da görülmektedir. Sürekli müdahaleye uğrayan hukuk kuralları ve yargı erki, sonuçta fonksiyon icra edemez hale gelebilir. Kanun devleti olabilirsiniz, fakat asıl olması gereken hukuk devletidir. Hukuk devletini kanun devletinden ayıran ise, hukukun evrensel ilke ve esaslarına sahip olmak, onları tanımak ve kabul etmektir. “Hukuk devlet” ve “eşitlik” ilkeleri, bunlardan ikisini oluşturur.

Daha önce milletvekillerinin tüm suçlardan tutuksuz yargılanmalarına dair yasa değişikliği gündeme geldiğinde, toplumun yasama dokunulmazlığını bile sert eleştirdiği bir aşamada, yalnızca milletvekillerinin tutuksuz yargılanmalarının kabul edilmesinin, bırakın hukuka aykırılığını, doğruluğunun halka anlatılamayacağını, birkaç soruşturma ve davayı bahane etmek suretiyle bu tür bir yaklaşımın toplum vicdanında haklılık kazanamayacağını, halkın tercih ve iradesini görmezden gelmenin isabetli olmayacağını, tutukluluk konusunda mutlaka yasal değişikliğe gidilmesi düşünülmekte ise, bunun ancak tüm toplum ve bireyleri kapsayan bir değişiklik olması gerektiğini net bir şekilde açıklamıştık.

Bu görüşlerimizde ısrarımız aynen devam etmektedir. Yapılacak değişiklik, hukuk mantığı ve vicdanı ile bağdaştırılmalıdır. “Yaptım oldu, şimdilik sorunu çözdüm” demek, ilerisi için fayda umulan sonucu vermeyecek, aksine güvensizliği artıracaktır. Toplumu kapsayan bir sorun varsa, bunun çözümünde tüm toplumun ve her bireyin hak ve hürriyetinin dikkate alınması şarttır.

Şimdi vekillere tutuklama sınırlamasının getirilmesi düşünülmektedir. Gerekçe basit, “onlar halkın temsilcileri, her ne kadar halk seçmiş olsa da kendilerini seçen vatandaşlardan ayrı ve üstün, yani korunması gereken sıfatları var, dolayısıyla da bu sıfat farklılığından kaynaklanan sebeple milletvekilleri için tutuklu yargılanma süresinin en fazla üç veya altı ayla sınırlanması uygun olacaktır”.

Oysa milletvekilinin mutlak dokunulmazlığı ve sınırlı birkaç durum dışında da milletvekilliği süresince ve Millet Meclisi kararı ile kaldırılmadığı takdirde de, geçici dokunulmazlığı bulunmakta, bu nedenle de milletvekili bırakalım gözaltına alınıp tutuklanmayı yargılanmamaktadır. Oysa birey, beş yıl, hatta daha fazla süre ile tutuklu yargılanabilmekte, adli para cezasını veya üst sınırı iki yıl hapis cezasını gerektirmeyen her suçtan dolayı tutuklanabilmektedir. Ayrıca belirtmeliyiz ki, tutuklama tedbirinin uzun ve/veya keyfi uygulanması ile ortaya çıkan olumsuz sonuçlar herkes açısından farklı şekilde ortaya çıkabilmektedir. Bu husus, görmezden gelinemeyecek kadar nettir. Esas olan, herkesin kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının korunup gözetilmesidir.

Sonuç olarak; yalnızca milletvekillerini kapsayacak, mevcut tutuklu vekiller sorununu çözmek amacıyla ilerisini de kapsayacak şekilde milletvekilleri yararına yeni bir ayrıcalığın tanınması doğru olmayacaktır. İlgili mahkemelerin tutukluluk kararında ısrar etmeleri, yasa değişikliğinin haklı gerekçesi yapılamaz. Tutukluluk süreleri azaltılacaksa, herkes bakımından ağır cezalık işlerde azami bir yıl ve diğer işlerde altı ay olarak düzenlenmeli, temyiz aşamasına gelmiş dosyada prensip olarak tutukluluk olmalı, fakat üç yıl hapis cezasını aşmayan kasta dayalı suçlar ile beş yıl hapis cezasını aşmayan taksirli suçlardan dolayı temyiz aşamasında tutukluluk olmamalı, mahkumiyet kesinleştiğinde cezanın infazına başlanmalıdır. Tutukluluğun temyiz inceleme süresi de en fazla 1 yıl olmalıdır. Diğer cezalar yönünden ise temyiz incelemesinin 1 yıl içinde bitirilememesi halinde tutuklu sanık adli kontrol tedbiri ile salıverilmelidir. Mahkumiyet kararının onanması halinde cezanın infazına geçilmelidir.

Bu tür veya buna yakın bir yasa değişikliği herkese kapsayacak şekilde yapılmadığı takdirde, Ceza Muhakemesi Kanunu’na dokunulmamalıdır. Aksi halde değişiklik, hem vicdani olmayacak ve hem de Anayasaya aykırılık taşıyacaktır. 2- Adli Kolluk Yönetmeliği’nde yapılan ani değişiklik tartışılmaktadır. Belirtmeliyiz ki, Türkiye’de adli kolluk teşkilatı kurulup ilgili başsavcılıklara bağlanmadıkça, bu alanda yaşanan sorun çözülemez. Etki-tepkiye dayalı ve yasal zemini gözardı eden alt norm değişiklikleri fayda sağlamayacak, aksine işi karmaşık hale getirip, cumhuriyet savcılarının görev ve yetkilerinin kısıtlanması sonucunu doğurabilecektir. 

Başsavcılıklar tarafından yürütülen soruşturmalara kimse karışmamalı, ilgili başsavcılıklar tarafından emrinde bulunan adli kolluk vasıtası ile soruşturmalar gizli şekilde yapılabilmelidir. Soruşturmayı yürüten başsavcılık ve onun adına hareket eden savcı, kimden bilgi, belge isteyeceğini ve kiminle bilgi paylaşacağını kendisi belirleyecektir. Elbette savcı ve emrinde bulunacak adli kolluk, soruşturmaları hukuka uygun yol ve yöntemlerle yürütmelidir.

Bu anlayış, “kuvvetler ayrılığı” ilkesine de uygundur. Hukukilik denetiminin iyi bir şekilde yapılması, ancak yargının bağımsızlığı, tarafsızlığı ve etkinliğinin artırılması ile sağlanabilir.

Mevcut durumda ise, kurulmayan adli kolluk teşkilatı sebebiyle savcının yasal zeminde var gözüken etkinliğinin kontrolü ve adli yetkilerin gerçek kullananı idari kolluk olabilmektedir. Bu husus, geçmişte olduğu gibi şimdi de bu şekilde devam etmektedir. Herkes bu konudan, yani adli kolluk eksikliğinden dert yanar, fakat kimse gücü bırakmak da istemez. Bunun yanına, soruşturmalarda bugüne kadar yapılan usul hatalarına ses çıkarmayıp hukuki gereğini yapmamak da eklendiğinde, hata ağırlığının ulaştığı boyut aniden tahammül edilemez hale gelmiştir. Oysa varsa usul hatası, kimin aleyhine yapıldığına bakılmaksızın sorumluluk tespiti yoluna gidilmesi gerekirdi. Çünkü bir hukuk devleti, öncelikle kamu görevlilerinin hukuka uygunluğunu denetler ve hatanın örtülmesine izin vermez.

Hukuk devletinde herkes hak ve yetki sınırlarını bilmeli, usul kurallarına uygun davranmalı, bu konuda da “hukuk devleti” ve “eşitlik” ilkelerinden taviz vermemelidir. Aksi halde, kamu kudreti bir bumeranga benzer, kullanımında yapılacak hata er veya geç gelir hata yapanı veya hataya göz yumup ses çıkarmayanı da bulur. Bu tespit, değişmeyen bir kuraldır.

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

Suçtan caydırma yöntemi: Ölüm cezası

Bu yazıyı kısa ve net bir şekilde kaleme almaya çalışacağım. Meselenin duygu içeren ve insani tarafları olsa bile, elbette “hukukçu” kimliğimi de elden bırakmayacağım.

Park halindeki araçlarda önleme araması

Önleme araması; henüz suç işlenmeden yapılan, suçun işlenmesini önlemek, güvenliğin, kamu düzeni ve barışının bozulmamasını sağlamak, kişi hak ve hürriyetlerini korumak amacıyla somut gerekliliğin ortaya çıktığı durumlarda Anayasa m.20/2’ye göre başvurulan bir tedbirdir.

Basın kanunu 'internet haber siteleri' için değişiyor

Kanun koyucu; internet yayıncılığında gerçekleşen gelişmeler, Anayasa m.26 gereğince internetin düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti yolu sayılması ve Anayasa m.28 ile güvence altına alınan basın hürriyetinin kapsamına girmesi, internet yayıncılığının hukuk kurallarına ihtiyaç duyması, interneti kullananlar ve internet kullanımından etkilenenlerin hak ve hürriyetleri ile sınırlamaların neler olduğunun tayin edilip netleştirilmesi amacıyla yasal düzenlemeye gidilmesini öngörmektedir.