27 Ocak 2019

Nino Varon: Şarkıların da kaderleri var

"Ben muhasebeden dönme plak seçici olmadım"

“Bir Kadın Bu Kadar Özlenmez Ki”, “Göreceksin Kendini”, “Boşver” gibi unutulmaz parçalarını, Türk popunun önemli isimlerine ve ilk kez seslerini duyduğumuz sanatçılara da söylettiği “Şarkı Gibi Şarkılar” albümüyle kendini hatırlatan değerli müzik insanı Nino Varon ile sohbet ettik 

Türkiye’nin en sevilen isimlerini starlaştırmış, Nilüfer’i, Tanju Okan’ı ve daha nice pop yıldızını keşfetmiş, Ajda Pekkan’dan Timur Selçuk’a yıllar yılı prodüktörlük yapmış, tutacak şarkıyı herkesten önce anlamış, bilmiş biri o… 1970'li yıllardan günümüze Türkçe sözlü hafif batı müziği dendiğinde, ilk akla gelen isimlerden biri Nino Varon.

Pek çok yerde yazılıp çizildiği gibi, 13 yaşında kolunu kırdıktan sonra hastalanıp saçları dökülen, kızlara kendini beğendirmek için gitar çalmayı öğrenerek müzik dünyasına atılan, eşi benzeri olmayan, Türkiye’nin en özel müzik prodüktörü, bestecisi ve sarkı sözü yazarı Nino Varon’un Büyükada’daki plaja inen o asude çıkmaz sokaktaki evinde buluşuyoruz.

Sayısız gitar ve sanat eserleriyle doldurduğu küçük ama sımsıcak bir ev burası. Tıpkı kapıda karşıladığı andan vedalaşana kadar yüzünden eksilmeyen, insanın içini ısıtan, hüzünlü ve yer yer “muzip” gülüşüne benziyor…

Albümle ilgili konuşmadan, müzik piyasasındaki etkiniz üzerine neler söylemek istersiniz?

Benim yaptığım en mühim şey, bu konuştuğunuz Nino’nun tamamıyla hobilerinin adamı olarak hayatını yaşamış olması. Çünkü bu dünyanın en mühim şeylerinden biri, sevdiğin işi yapmak. Ortamım hep müzik ortamıydı.

Bugün 20’lerinizde ya da 30’larınızda olsaydınız, nasıl bir müzik insanı olurdunuz?

Müziği eskisi kadar sevemeyeceğime inanıyorum. Çok kolaylaşmış bir müzik var artık. Görüyorsunuz, sadece şu odada 10 tane gitar var. Onlar benim kızlarım. Bugün her şeyi bilgisayardan yapabiliyorsunuz. Yani benim iddialı bir lafım var; “Rahmetli kayınvalidemi ‘auto-tune’dan geçirseydim, Maria Callas yapardım” diye. Demek ki bu şekilde, doğalın dışında, suni bir artistik yetenek çıkıyor meydana. Bugün yapılan bazı müzikleri ülkemize yakıştırmıyorum. Çünkü o müzik, biz değiliz.

Hangileri mesela? 

R&B’nin bazı çeşitleri mesela. Hiphop’u taklit etmek gibi. Ben arabesk de yapılsın demiyorum, sevmiyorum da demiyorum, yanlış anlaşılmasın; ama bizim lisanımıza ve yaşam şeklimize yakışan, felsefemize uyan şarkılar olmalı. Tabii o versiyonları da yapılabilir ama çok akıllıca yapılması lazım.

Peki mesela Ceza?

Ceza’nın sevdiğim şarkıları var ama kısa sürdü. Bir Nilüfer 70’lerden bugüne, Ajda keza o senelerden bugüne var. Tarkan da kalacak. Ama 90’ların bir sürü star adayı yok oldu. Orada başka hatalar da var. Doğru şarkılarla buluşmamaları gibi. Laf olsun diye plak yapmak olmaz. Benim mesleğimde doğru yaptığım şey, şarkıcıları doğru şarkılarla buluşturmaktı. Yakışmayan şarkıyı söyledin mi yalan oluyor.

 Var mı verebileceğiniz örnekler?

 Bizim milletimiz inanılmaz çabuk keşfediyor. Sabaha kadar klipler çekiyorlar, bana mısın demiyor. Ama sonra bir tane “Bağdat” gibi müthiş bir şarkı çıkıyor… Bizim zamanımızda tutan şarkıyı bütün artistler söylerdi. Versiyonları olurdu. Özellikle Türk Sanat Müziği’nde. Nesrin Sipahi söylerdi benim primadonnam, Behiye Aksoy söylerdi, Emel Sayın söylerdi... Bugün aynı şarkının versiyonlarını söyledikleri zaman aynı verimi almıyorsun. Bu albümde bununla karşılaştım ben.

 Mesela?

Burada dört tane ciddi şarkı var. Biri “Papatya Falları”, biri “Göreceksin Kendini”, bir tanesi “Hasret”, bir diğeri “Çal Çingene”. Bunları değerlendirdiğimde yakışan şarkıcılar buldum. Çağdaş sound’a yaklaştırmak için uğraştım. Ama Tanju Okan’ı “Hasret” te geçmek mümkün değil. Çünkü o öyle bir kazıldı ki bize; ben kalktım onu Ziynet Sali’ye söylettim. Ziynet’e söylettirirken şarkıya koyduğum küçük cazibeler var. Onun da beni anlaması ve iyi okuması var. Bodrum’da önümüzdeki yaz o parça çalındığında bütün o sükseli hanımların isyanla ve cilveyle kadehlerini kaldıracakları şekilde bir meyan koydum. Bunu görebilmek için gözlemci doğmak ve dinleyiciyi ölçebilmek lazım. Bu arada tabii şarkıların da kendi kaderleri var… Diyeceksiniz ki başarısız şarkılar da yaptınız, tabii yaptım.

 Demeyeceğim!

 Yok yok yaptığımı biliyorum. Ben çok ciddi sanatçılara “Biraz çalış da gel” diyen bir adamım ama “Boşver Boşver Arkadaş”ı atladım. Bende o sıralar Ajda Pekkan var, Nilüfer var, Tanju Okan var. Onların rahatlığı vardı. Daha sonra Candan Erçetin de bir plak yapalım demişti, onu da atladık.

 "Ajda, popun kadın bayraktarıdır"

Candan Erçetin de kalıcılardan biri…

Candan karakter. Saygı duyuyorum. Nilüfer’i çok severim; canım kızım gibidir. Çok sık görüşemesek de, beni Nino yapan Nilüfer’dir. Ben de ona Nilüfer’i verdim… Sevgili Ajda’yla bir iyi bir kötüyüzdür ama Ajda pop müziğin kadın bayraktarıdır.

Kesinlikle, kimse bir şey söyleyemez.

Modernitesi ve nasıl dersini çalışan bir kadındır bilemezsiniz. Bütün diskjokeyler 10 tane CD getiriyor, hepsini dinliyor, “Nino bu nasıl, şu nasıl” diye soruyor. Bir de benim bir küçüklük arkadaşım daha var, o da Şehrazat. O da bambaşka bir yetenektir. Mehmet Teoman bir fenomendir…

Peki yenilere baktığımızda, yeni bir sound var diyebilir miyiz?

Tabii ki. Şarkı sözü yazarı olma yolunda bir kız bana bir şarkı getiriyor, şiirsel olarak hiçbir şey ifade etmiyor. Ama şarkının içinde bir yerde bir tekerleme denk geliyor. Çok kolaylaştı, şarkının bir iki cümlesiyle insanları yakalayabiliyor. Bazen Beyaz’ın bir programında benim bilmediğim bir şarkıyı bütün gençler bir ağız söylüyorlar. Biz bunu İlhan İrem’de yaşadık. Onun üç beş sene evvel gittiğim bir konserinde böyle bir şey görmedim. Dört bin kişinin hepsi birden şarkılarını söylüyor. Ben de ondan özür diliyorum, “seni nasıl atladım” diye.

İlhan İrem de başkalarına benzemeyen kendine has bir müzisyen… 

Çok fenomen birisi. Çok temiz bir adam. Ben bu albümümde onu istedim. ‘Sana cevap vereceğim’ dedi ama üçüncü ayda ben aradım. ‘Yok’ dedi. ‘Bugüne kadar bütün besteleri ve güfteleri kendim yaptım, beni affeder misin’ diye sordu. ‘Tabii’ dedim, ‘deli misin’. Onu “Boşver”e düşünmüştüm. ‘Beni muaf’ tut dedi. Mühim değil. Bu arada Kayahan söyleyecekti benim ‘Bir Kadın Bu Kadar Özlenmez Ki’yi. Rahmetli eşime yaptığım bir şarkıdır. O dönem onun hastalığına denk geldi. Ne yaptı etti okumadı; ben okudum. Esasında şarkıyı okuyabilirdi, neden olduğunu anlamıyorum. O da kendi şarkılarından başkasını söylemeyen birisi. Hele başka Türk bestecisinin, hele Nino’nun. Belki yan çizdi. Toprağı bol olsun, mühim değil. Onu da ben söylemek mecburiyetinde kaldım. O şarkı benim bir gece aniden hücum kayıt yaptığım bir şeydir…

"Hüzün benim ruhumda var"

Galiba hep kadınlarla konuşmuşsunuz müziğinizle…

Çünkü ilham kaynağı onlar. Yani çok iyi eğlendim diye bir tane disko parçası yazacak halim yok. Ondan beslenmem lazım. Zaten hüzün benim ruhumda var. Saçlarımı kaybettikten sonra karşılıksız kalan veyahut cesaret etmediğim yakınlaşmalar. “Saçım yok, nasılsa beğenmez” dediğim kadınlar. Şimdi kelleri beğeniyorlar o ayrı; dünyayı anlamak mümkün değil. Artık uzun boylu kadın kısa boylu erkek de istiyor.

 Rapcileri konuştuk, oradan devam edecek olursak, bir Ceza ya da Ezhel, ciddi kitleleri olan isimler…

 Şimdi bana göre dipte Batı hayranlığı var. Özünde çağdaşlaşma arzusu içinde yanıp tutuşan gençler. Hep böyleydi ama bizim kuşağımızın kendine has müzik tarzı vardı. Yani bizim bir tarafımız Akdenizli ve romantiğiz. Romantik melodi ve notaların dizilişi İtalyanlar’da, İspanyollar’da ve Fransızlar’da bolca karşımıza çıkıyor. Tabii ki Amerika’da ya da İngiltere’de de duygusal şarkılar yok mu ama şimdi Japonlar ya da Çinliler nasıl rap yaptığında olmuyorsa bizimkisi de olmuyor bana göre. Kimse bana kızmasın, beyaza küfreden zencinin müziğidir rap… 

Siz nasıl müzik dinliyorsunuz?

Ben sakinken New Age dinlerim. Kendi müziğimde minör bir adamım. Duygusal notalar daha fazladır minörde. Yapım bu. Rumlarla büyüdüm. Gitar çalmayı Rumlar’dan öğrendim. O müziğin biraz daha snobunu Fransızlar yapıyor, İtalyanlar da. Biz Peppino Di Capri’ciydik yani. Bir kuşak o şarkılarla büyüdüğü için, Adalı olduğumuz için, bizde de deniz olduğu için…

"Tek seferde notu veririm"

Peki şu anda Kalben var, Ceylan Ertem var, Jehan Barbur var. O sanatçılara bakınca ne görüyorsunuz?

Bütün bu insanların cesaretlerine büyük saygı gösteriyorum. Onlar benim kuşağımın biraz ötesinde kalıyorlar. Bazen sözlerle de. Neden ötesinde? Tabii ki ben güzel şarkıyı hemen keşfediyorum, iyi yorumcuyu da. Benim yaptığım hata onları üç kere üst üste dinlememek. Dinlersem seveceğim. Tek seferde not vermeye alışmış bir adamım. Esasında gizli başarım da burada. Tek sefer dinleyerek “Alta Gracia” için “bu şarkı çıkacak” dedim. Sandy Posey’in “In Your Green Eyes”ı çıkacak dedim. Benim sekreterim dedi ki, “Nino abi yanlış yapıyorsun”. “Senelik maaşını ben kaybederim, sen benim bir maaşımı ödersin” dedim ve Türkiye’de 165 bin sattı. İsmine sadece “Yeşil Gözler” deseydik, üç yüz bin satardı. 

Sizin başarınız zaten burada yatıyor...

O parçadan sonra diskjokeylerle başım belaya girdi. Şarkı için kapıştılar. Birine bu plağı verdim, öteki de istedi. Ona da yine aynı döneme ati “Too Many Tears” diye yine baba bir slow verdim. Ben dünyada çıkacak şarkılara billboard’da bakarken, muhakkak Güney Afrika’ya da bakardım. Çok zevkimiz tutardı; o plakları da getirtirdim. Güney Afrika nerede Türkiye nerede ama oralardan müzikler keşfederdim. Müzik kulağım vardı ve müzisyendim. Ben muhasebeden dönme plak seçici olmadım. Biz alkışları görerek insanların neyi beğeneceğini bilenlerdik... 

Zaten dünyada da daima hep müzisyenler, eski başarılı kompozitörler bu mesleği icra eder. Türkiye’deki bazı plak şirketlerinde hakikaten belirli seviyede okumuş insanlar var ama müzik sektöründe bir kere, elektrikli bir gitardan cereyana çarpılmamış bir adamı pek müzisyen olarak görmüyorum. Yani sahne tozu yutmuş olmak lazım. Bugün bir ofiste oturarak bir endüstriye renk vermek istersen, idareci olarak kalırsın. Ama artistik prodüksüyonlara girmemen lazım.

"Tarkan, sanat müziği yapmalıydı"

Günümüz öyle mi görünüyor size?

Biraz. Bazı şirketler evet, öyle görünüyor bana. Mesela bir kahraman yarattık: Tarkan. Çocuğu özellikle hanımlar çok seviyorlar. Zaten hanımlar birilerini artist bellerlerse, o kişi otomatikman yürüyor. Her şey kadınların beğenmesiyle başlıyor da, peki Tarkan’dan sonra ne var? Bir şey yok. Mesela Tarkan için ben senelerce söyledim Türk Sanat Müziği yapmasını. Üstelik ‘Zeki Müren şarkılarıyla yapsın’ dedim..

Yaptı zaten…

Yaptı ama nasıl yaptı? Türk sanat müziği yönetmenleriyle yaptı. Onlarla yapmamalıydı. Böyle bir proje için Nevizade’ye gidersin, alırsın üç tane bağlamacı orada şarkıyı söyletirsin. Tadını orada kaparsın, sonra gider sazlarınla kaydettirirsin. Yani o prodüksiyon halka yakın olmalıydı ama onlar Türk Sanat Müziği’ne ihanet olmasın diye, bire bir söyletmeye baktılar. O vakit ne oluyor, şarkının tadı kaçıyor. Çok büyük bir prodüksiyon hatası benim için. İddialı konuşuyorum; gelsinler konuşalım.

Yani çok steril mi buldunuz?

 Çok denetlenmiş bir okuyuş gibi geldi. Ben daha “light” isterdim. “Nevizade’de Tarkan” derdim, koyardım dört beş tane saz ve canlı kaydederdim üç gün üst üste... Samimi olurdu, sıcak olurdu... Yani şimdi Türkiye’de bazı hatalar var, bu hataların en temeli Türk Sanat Müziği’nin kenara itilmiş olması, türkülerin bir o kadar itilmiş olması. Bizim Türk insanının özünün, romantizminin en güzel yaşadığı dönemi, annelerimiz babalarımızın, hatta büyükanne ve büyükbabalarımızın aşk yaşadığı o güzel şarkılardan yoksunuz. Bugün öyle bir şarkıya prim yapacak bir durum yok.

Yaşamın her tarafında küçük küçük aksaklıklar olduktan sonra, müzikte haydi haydi oluyor…

Yani ben şöyle mi anlamalıyım, bugünün şartları ve bugünün Türkiye’sinde müzikten sizin beklentiniz biraz zayıflamış gibi…

Müzik prodüksiyonu niye yapılır, satsın diye yapılır. Paraya dönsün diye yapılır. Şimdi dijital haklar diye saçma bir şey çıktı. Biz satardık plağı 8 liraya ve 8 lirayı kasaya koyardık; derdik ki “iki lirası bizim”. Ben bilgisayardan havale bile yapmıyorum. Gidip vezneden o parayı çekiyorum, elimle yatırıyorum ve o makbuzu alıyorum. Benim kuşağım bu. Günümüzde her şarkının birbirine benzemeye başlayacağı bir dönem geldik. Bunu işte sound’la altyapılarla, arajmanlarla düzeltmeye bakıyorlar. Ama Leonard Cohen’ler, Bob Dylan’lar filan, onlar şimdi bir şarkı yapsa yine bir hit yapabilirler mi diye de düşünmüyor değilim. Evet, dinlenirler ama hit yapmak başka bir şey. Türkiye’nin çok hiti vardır. Ben Türkiye’de orduevlerinden bütün meyhanelere, bütün barlarda çalacak “İspanyol Meyhanesi”, “Hasret”, “Deniz ve Mehtap”, “Yemin Ettim” gibi 10 tane şarkı yapayım, her yerde bunları duyarız. Böyle şarkıların arasına girecek yeni şarkı olarak bir tek “Bağdat” var.

 Bir tek “Bağdat” mı var gerçekten? 

Hayır, çok güzel şarkılar var ama hit olmuyor. Mesela “Cumhuriyet” diye bir şarkı yaptı Yalın. İnanılmaz güzel şarkılar yaptı o çocuk da. Kenan Doğulu’nun da var Tarkan’ın da. Onların yanında daha bir sürü başka şarkı da var. Ben keşfediyorum, millet algılamıyor. Buna üzülüyorsun prodüktör olarak. Elimi taşın altına koyduğum şarkılar olmadı mı, tutmadı mı, feci bir üzüntüsü var. Kendine olan inancın sarsılıyor. Ben yaşadım bunu, Nilüfer’de de yaşadım.

 Ama her parça da hit olmuyor zaten…

Türkiye’de ilk maksi single’ı Şehrazat’a yaptım. Dört şarkılık. İlk caz albümünü ben yaptım. İlk film müziğiyle bir numara olan “Arkadaş”ı organize ettim, Şanar ve Atilla ile beraber ve tabii Yılmaz Güney’le. Şimdi ne yapılıyor? Bazı dizilere parçalar seçiliyor, “feulleton televise” denir Fransa’da, en büyük telif hakkı getiricisi odur. Dizilere konulacak şarkılar çok mühim. Benim de ümidim “Bir Kadın Bu Kadar Özlenmez Ki”yi bir şekilde kullanmaları.. 

Ben hakikaten film müziği yapabilirim. Benim melodilerim küçük. Ben küçük büyük şarkılara inanırım. “Bağdat” küçük büyük şarkıdır. Benim yazdığım “Hastayım”, “Bir Kadın Bu Kadar Özlenmez Ki” öyledir. Kayahan’ın “Bizimkisi Siyah Beyaz Bir Aşk Hikayesi” de küçük büyük şarkıdır. Böyle gidersek bir sürü şarkı çıkacak. Ama bir “İspanyol Meyhanesi” küçük büyük bir şarkı değildir... 

O ama çok büyük bir şarkıdır…

İşte, iki dostum bir tanesi öldü, Ümit Yaşar. Bütün bu insanlarla arkadaş olup, onlarla beslenmek var. Bir Timur’un aristokrasisi var. Babası Minür Bey’in bir gün şirkete geldiğinde benim kravat giyip, onu karşılamam var. Aşık Veysel geldiğinde “elini öpebilir miyim usta” demem var. Kimsin dedi. “Sivas’ın Kepenek Suyu’nu içmiş, orada askerlik yapmış biriyim ama hepsini bırakın, benim için Türkiye’nin Beethoven’isin” demişliğim var. Beathoven’i biliyor muydu bilmiyorum ama ben elini öptüm. Saygı diye bir şey var…

"Arkadaşlarım hep uçtu!"

Ve Onno Tunç var…

Onno. Onno’nun ilk arajmanını ben yaptım. Onun öldüğü gün çok kötü bir şey yaşamıştım. Amerika’dan dönmüştüm. Bizim Teşvikiye’de bir park var, otomobil parkı. Döndüm baktım, “Nino abi” diye sesleniyor birisi. Hasan Kanık. “Kaç sene sonra seni görüyorum” dedi. Çivit mavi bir Peugeot arabası var, onu park ediyor. “Nasılsın, ben senden çok plak alırdım hatırlar mısın” dedim. “Ne yapıyorsun, müzik devam mı” diye sordum. “Yok abi, artık uçuyoruz” dedi. “Yeni hobim uçmak, Onno ile beraber uçuyoruz, yarın da gidiyoruz” dedi. O gün öldüler. Daha sonra parka gittiğimde oradaki çocuğa bu araba burada biraz kalacak gaiba dedim… Bir ara modalar oluyor, Garo da uçuyordu, Atilla da uçuyordu. Atilla başlattı zaten. Bazı bulaşıcı hevesler vardır ya, uçmaktan onlardan biri. Bence çok değerli bir arkadaşım gitti...

Müzik endüstrisini bu kadar iyi anlayan, hit parça nedir, hangi sözün tutup tutmayacağını bilen, bu kadar insanı keşfedip, piyasaya kazandıran biri olarak, her zaman “bildiğimi yaptım” diyebiliyor musunuz?

 Hit parça biraz da şans. Ama bu son şarkılarda yaptım. İnandığımı yaptım. İki tane çok yetenekli çocuk keşfettim, bu aptallar da gidip hiçbir işlerine yaramayan plak şirketiyle anlaştılar ve kendilerini gömdüler. Ama büyük şirketler de bunlara ilgi göstermeyecekti.

Kim onlar?

Mühim değil, isim vermeyeyim. Bir tanesi Akçay’da tanıştığım bir çocuk, müthiş bir şarkı yaptı ama bir prodüktör olarak o şarkıyı anlayıp arkasında duracaksın. Durmazsan hiçbir artistin şarkısı bir yere varmaz. Bir tane klip yapıp ortalarda gezen insanlar var. Bir sanatçı olamıyorlar yani. Gayret ediyor zavallılar ama bir kader çizgisi var. Bir şarkıyla popüler olanlar sonunda yok oldular. Çok doğru çocuklar da doğru şarkılar bulamadıkları için kaynadılar.

Öte yandan sahne ışığı yok dediğimiz birileri çıkıp kendi şarkılarıyla parlayabiliyor ve kitleleri peşlerinden sürükleyebiliyor.

Bülent (Ortaçgil) de öyledir. Onda da sahne ışığı yok. Ama biz bu söylediğinizin Allah’ını Kayahan’da yaşadık. Onun şarkılarını herkes ezbere söylerdi. Onun şarkıları biraz da ağırdır. Asker çocuğuydu ve şark hizmetlerinde hep okudu. Nazım da okudu, Necip Fazıl Kısakürek de. Fakat Kayahan’da kimsenin bilmediği bir şey var; müthiş bir hafızası vardı. Onunla konşutuğumuzda telefonumu ezbere söylerdi. Aradan yirmi sene geçmiş telefonumu hatırlıyor. Demek ki bir insanın iyi şarkı yazması için de hafızasında yeteri kadar güzel şeyleri de biriktirmiş olması gerekir. Kayahan’da bu fevkaladeydi… Onunla da bir kavgamız var, kavgamız demeyelim, münakaşalarımız çok sıktı. “Yemin Ettim” şarkısını yazdıktan sonra gelip, “bitirdim abi, gel dinle” dedi. Kalktım gittim Çırağan’daki Kempinski Otel’e. Şarkıyı temelinden, doğduğu günden itibaren biliyorum. Bir şey eksik dedim. O da bana “sen bunu nasıl dersin” diye parladı. Ben de, ‘bir şey eksik ama yarın geleceğim, bakalım ne olacak’ dedim. “Görürsün sen” dedi... İşte artist motivasyonu diye bir şey var. Bende o da vardı., “Cehennemde yansın bu dilim bir yemin ettim ki dönemem” kelimelerini koydu o şarkıya ve ‘bunu kimse bilmesin’ dedi bana. Şarkı tamamdı, “sana sevdanın yolları, bana kurşunlar”dan sonra onu ekledi ve “ne diyorsun şimdi” dedi. “Şimdi öperim seni” dedim.

Biz birbirimizi çok iyi besliyorduk. Ölmeden üç gün önce beni aradı. ‘Yarın artık uyutuyorlar, hakkını helal et’ dedi. Biz dargındık o sıralar onunla. Hemen Nilüfer’i aradım, “ben gideyim” dedim, “hiç gitme” dedi. “Yanına sokmayacaklar, çok kötü, böyle görme” dedi. “Allah bize kuvvet versin” dedi ve bunu söylerken ağlıyordu…

En çok yapmak istediği şey Tribute albümüydü, onu da bitirdi. Onda da kavga ettik. “Senin şarkılarını söyleyecek artistleri doğru seçtiğin tam söylenemez” demiştim. “Anladın sen, orada bak kimler var. Öyle felsefe yapıyorsun ama sonra kalkıp herkese söyletiyorsun” dedim.

 "Şansım, ismimin güzelliğidir"

Starlaştırdığınız insanları eleştirmek zor oldu mu?

Benim altın çocuk olduğum zamanlar var. Ben Nilüfer’i bulduğumda ne söylersem, “bu adam işi biliyor” diyordu. Benim bir işim de ismimin güzelliğidir: Nino Varon. Hecelerin dizilişi ve yabancı kökenli bir insan. Yabancı hayranlığı var ya bizde; adam İtalyan mı, Rum mu, Fransız mı, bilinmiyor. O ismin şansına inanamazsınız. Aslında çocuklar sanata hevesliyse onlara isimleri ileride yeteneklerine göre koyulsa, çok daha faydalı olur. Yani Abdül Rezzak diye bir şarkıcı olmaz mesela (gülüyor)…

Bir gün ismi lazım değil, şu an çok meşhur olan bir kadın yeni yeni meşhur olurken, benim bir arkadaşım var bir plak şirketini yönetiyor, ben de Amerika dönüşü onu ziyaret ediyorum, tanıştırdılar. Kız biraz havalarda. Arkadaşım, “bu kıza bir repertuar yapıyorum, katkın olsun” dedi. Ben dedim ki, “sen ‘Tapılacak Kadın’ı söyleyeceksin ama ‘Tapılacak Erkeksin’ olarak söyleyeceksin”. Arkadaşım “işte Nino bu” dedi, kız döndü “prodüktör işte bu” dedi. Onu meşhur eden adamı alçalttı. Sırf bir laf için. Şimdi bu artiste ne değer verirsin! Adam onu arıyor buluyor, şarkılarını düşünüyor. İkinci üçüncü destek şarkısını ararken ben tesadüfen geliyorum. Benim önerim üzerine adamın yaptığını anında siliyor, onun yanında yanlış bir davranış sergiliyor. Şimdi bunlara ne yapılabilir? Artist kültürü çok mühim bir şeydir.

 Bu görgü meselesidir…

Evet, görgü meselesi.. Ben şanslıydım. Nilüfer’den yana şanslıydım, Ajda’dan, Tanju’dan, Modern Folk Üçlüsü’nden, Füsun Önal’dan, Selçuk Alagöz’den.. Bulutsuzluk Özlemi’nden, Duman’ın Kaan’ından yana şanslıydım. Ben 65 üstünde artistle bir şekilde bir stüdyoda, bir şarkıda buluştum.

Ben “Şarkı Gibi Şarkılar”da küçük bir prodüktörlük daha yaptım, Aşina diye bir kadın var, 18 yaşındayken tanıdığım aklımda kalmış biri. “Üşüyorum”u söyleyen kadın. Onu Kibariye diye düşünmüştüm başta, sonra o iş zor dediler. Bu kızın yeteneğini biliyorum ve dedim ki bunu Buika gibi bir İspanyol yapayım. Şarkıyı başka bir havaya soktum, beğendiler. “Boşver”i Zaz gibi yaptım, kızdılar. İhanet ettin dediler. O vakit Zaz “La Vie En Rose”u neden söylüyor? İyi niyetle yaklaşılmış bir şarkıda bir şeyi yakalamaya bakın. Siz Tanju Okan’ın “Hasret”ini Ziynet’le mukayese etmeyin. Çiçek gibi okudu kız şarkıyı.

"Müslüm, benim Frank Sinatra’mdı" 

Neden böyle davranıyor peki insanlar? Hor görme ve küçümseme mi?

Müziği çok iyi anlıyor havalarındalar ama yanından geçemezler. Ben büyük bir müzisyen değilim, müzikte zeki bir adamım. Bunu ısrarla üstüne basa basa söylüyorum. Kaşiflik de değil, benim mantığım iyi çalışıyor.

Bu albümde kimin olmasını isterdim derseniz, ölmeseydi Müslüm Gürses. Onun okuyuş karakteri bambaşka. O benim Frank Sinatra’m. Ferdi Özbeğen yaşasaydı, o da benim Frank Sinatra’larımdan. Tarkan’ı isterdim. Özdemir Erdoğan’ı istiyordum. O verdiğim bir şarkıyı biraz Tanju Okan havalı gördüğü için biraz tadilat yapmak istedi ben de dokundurtmadım. Ajda’yı isterdim. O da olmadı. Sıla dediler bana; o da enteresan bir yorumcu.

 Ama Candan Erçetin bana, “biz varız zaten ama yeni çocukları yaratmakta üstüne yok, yeni insanlar koy” dedi. Dört tane yeni isim koydum oraya. Biri Ayhan Cakar, besteci. Biri Murat Yenyıl, Tanju Okan’a çok benzer sesi olan Adanalı bir çocuk. “Papatya Falları’na dikkat edin, Miya çok mühim bir kız. Yaptıkları da enteresan. Sonra Demet (Sağıroğlu) Amerika’dan gelince, onunla eski bir şarkıyı, “Pişmanlıklarım”ı ele aldık..

Yorumcular şarkıların üstüne çıkmamışlar gibi geldi bana, aksine şarkıları daha ön çıkarmışlar. 

Çok büyük bir laf… Çok yetenekli arkadaşlar yardım etti. Sağolsunlar. Sonbaharımın kışa anahtarını verdiler bana, bakalım!..