16 Haziran 2019

Cem Seymen ve kapitalizmin yeni kutsal kelimeleri

Geç kapitalizmin başarı odaklı insanı, yüzergezer insandır. Bütün fırsatlara açık bir köksüzlük içerisinde olmalı; yeni karakterler, beceriler, tutkular ve hayaller edinmelidir. Seymen gibi düşünenler hep başarısızlık hikâyeleriyle dertlenirken, başarının ortasında tükenen insanları pek görmek istemezler

Cem Seymen, birkaç gün önce attığı şu tweet’le bir hayli tepki çekti: “Mezun oldun. artık sıradan kalmaman gerek. fark yaratman lazım. işe seni neden alsınlar? sor bunu kendine. edebiyat zevkin var mı? yaratıcı düşünceye sahip misin? tutkun ne? hedeflerin belli mi? beni seç derken ne önereceksin? diğerlerini nasıl elersin? ben farklı mıyım diye sor!”

Seymen, gençlerin içerisinde bulundukları umutsuz ruh hâlinden, hele hele buraları terk edip kapağı yurt dışına atma heveslerinden şikâyet ediyordu. Umut hiçbir zaman tükenmemeliydi, en zor şartlarda bile genç bir insan kendi katma değerini arttırma çabası içerisinde olmalıydı. Twitter profiline yazdığı gibi herkesin bir tutkusu, büyük bir hayali olmalı, yıldızlara uzanmaya çalışmalıydı.

Bu basmakalıp gaz verme ayinlerine verilen tepkiler, çok doğal olarak Seymen’in ülkenin gerçek koşullarından haberinin olmaması üzerinde yoğunlaştı. Nice insan KHK ile işlerinden olmuş, kamunun büyük bölümü iktidar yandaşlarına peşkeş çekilmiş, iktidara yakınlık mülakatlarında on binlerce öğretmen adayı elenmiş, bütün ihaleler en yakınlara dağıtılmış, ekonominin batırılmasıyla genç işsizliği almış başını gitmişken Seymen’in bu sözlerinin lüks kaçmaktan öte, gençler tarafından hakaret olarak algılanması oldukça normal.

Ancak, biraz da beynelmilel düşünürsek, gençlerin içerisinde bulunduğu umutsuzluk, sıkışmışlık ve yaygın depresyonun temellerinin, despotik yönetimlerin yanı sıra, tam da Seymen’in (Özgür Demirtaş vb. isimlerle) bayraktarlığını yaptığı yeni kapitalizmin üretim ilişkilerinde yattığını söyleyebiliriz. Girişimcilik, inovasyon, yaratıcılık, esneklik, kendini geliştirme gibi Seymen’in bolca kullandığı kavramlar, geç kapitalizmin kutsal kelimeleridir aynı zamanda.

Neoliberal arzu üretimi

Geç Kapitalizmin hâkim kılmaya çalıştığı çalışma biçimi, sadece işçinin çalışma saatlerini değil, kendini geliştirme adı altında bütün hayatını işe bağlı kılmaya çalışmaktadır. Güvenceli işin, yani bir işyerinde uzun seneler çalışmanın verimsizlik olarak kodlandığı böyle bir ortamda, düşük maaşlı ve geçici yeni işler, işçinin “kendisine yaptığı yatırımlar” olarak pazarlanır.

“Böylece neoliberal arzu üretimi; şimdiye dek var olmamış ya da kapitalizmin yalnızca küçük bağımsız alanlarında var olmuş arzuları, mutlu bir şekilde çalışma arzularını, ya da doğrudan kendi terminolojisiyle söyleyecek olursak- işyerinde ve işiyle ‘kendini geliştirme’ ve ‘kendini gerçekleştirme’ arzularını büyük ölçekte üretmek gibi özel bir görev üstlenir” (Frederic Lordon, Kapitalizm, Arzu ve Kölelik, çev. Akın Terzi, Metis Yayınları, 2013).

Kendini geliştirme sadece çalışma sırasında edinilmez tabii ki. Henüz lise sıralarından itibaren insan kariyer planlarını yapmalı, üniversite okurken boş durmamalı, stajyerlik fırsatlarını kaçırmamalı, dil kurslarından, mesleğine uygun eğitimlerden çıkmamalı, network’ünü alabildiğine geliştirmelidir. Yaşam boyu eğitim, sağlam bir kariyer için olmazsa olmazdır. Sonuçta yüzbinlerce rakip de aynı yolu izleyerek kendisini geliştirmeye çalışıyordur.

Kendi gölgesini geçme isteği

Ancak başarı ve performansa dayalı bu söylemde, tek rakip başkaları değildir. En büyük rakip sizin bir önceki hâlinizdir. En yıkıcı savaş insanın kendisiyle verdiği savaştır: “Başarıya odaklı özne kendi kendisiyle rekabete girmekte ve yıkıcı bir kendini aşma mecburiyeti hissetmektedir. Başarı burada artık başkalarıyla kıyaslanarak ölçülmez. Amaç artık Ötekiler’i geçmek veya yenmek değildir. Mücadele Kendi’ne dönüktür artık. Ama insanın kendini yenmesi, kendini geçme çabası ölümle sonuçlanır. Kendiyle rekabet, kendi gölgesini geçme isteğine benzer ve ölümcüldür” (Byung-Chul Han, Şiddetin Topolojisi, çev. Dilek Zaptçıoğlu, Metis Yayınları, 2016).

Geç kapitalizmin başarı odaklı insanı bir yüzergezer insandır. İkamet ettiği karakter, her zaman yeni potansiyelleri engeller, bu nedenle bütün fırsatlara açık bir köksüzlük içerisinde olmalı; yeni karakterler, beceriler, tutkular ve hayaller edinmelidir. Bu sonsuz döngünün çağımız insanına getirdiği ise burn-out (tükeniş) ve depresyondur. Seymen ve onun gibi düşünenler hep başarısızlık hikâyeleriyle dertlenirken, başarının ortasında tükenen insanları pek görmek istemezler. Oysa bu başarı fetişinin, işsizlik nedeniyle de tükeniş nedeniyle de yaşamlarından vazgeçen insanların üzerinde hatırı sayılır bir günahı vardır.

Sermaye düzenine iman etmemizi bekleyen bu tip insanların pek önemsediği diğer bir alan üniversitelerdir. Üniversiteler, yaratıcı ve inovatif kapitalizmin katalizörü işlevini görür. Bu nedenle yere göğe sığdırılamaz. Ancak çok iyi bildikleri ve yine pek sözünü etmedikleri bir gerçek iman ettikleri sistemin üniversitelere en büyük zararı verdiğidir. Felsefe profesörü Jason Read, bildiğimiz anlamda üniversitenin ortadan kaybolmaya yüz tutmasının nedenini, bankacılık ve finans sektöründen devralınan “inovasyon”, “esneklik”, “çeviklik” ilkelerinin üniversiteye uygulanması ve üniversitelerin kâr ederse yaşayan, zarar ederse ölen şirketlere dönüştürülmesinde bulur (akt. John Patrick Leary, Keywords: The New Language of Capitalism, Haymarket, 2019).

“Ne ders olsa veririz!”

Bunun Türkiye üniversitelerindeki karşılığını anlamak için Aslı Vatansever ve Meral Gezici Yalçın hocalarımızın “Ne Ders Olsa Veririz” (İletişim Yayınları, 2015) başlıklı kitabı çok iyi kaynaktır. Neo-liberal üniversite modelinin talep ettiği akademisyen tipinin, öyle Seymen’in dediği gibi fark yaratan, yaratıcı, tutkulu değil; ne ders olsa verecek çeviklikte, yönetimle ve patronlarla maksimum uyum sağlayan, kendi akademik ilgilerinin peşinden giden değil bölümün planları çerçevesinden çıkmayan bir akademisyen tipi olduğu açıktır. Başarı odaklı kapitalist söylemin bunca süslü lafının ardında, birilerinin kâr etmesi için gerçek isteklerinden feragat edip, bir kalıba girmeye gönüllü emekçiler yaratılması hedeflenir. 

Başa dönüp, söz konusu tweeti yeniden hatırlarsak, Seymen’in biz gençlere asıl söylemek istediği, farklarımızın peşinden çok koşmayıp sıradanlığa razı gelmemiz, kendimizi edebiyat, sinema, felsefe gibi para getirmeyen alanlara çok kaptırmamamız, yine para getirmeyen yaratıcı fikirlerden ve hedeflerden uzak durmamız, sonuç olarak diğer gençleri elemek için sistemin bizden istediklerine kendimizi feda etmemizdir. Bir birey olarak kendimizi gerçekleştirme çabamız değil, bir LinkedIn üyesi olarak kendimizi gerçekleştirme çabamız aslolandır.

Yazarın Diğer Yazıları

Netflix'te bir 'antikapitalist' hikâye anlatıcısı: Hasan Minhaj

İşçi sömürüsünden yoksulları ölüme terk eden sağlık sistemine, kâr peşinde ormanları yok edenlerden bütün bir halkı zehirleyenlere kadar, servetine servet katmak isteyen burjuvalar, Minhaj'ın programında kurumsal isimlerin arkasına saklanmaktan çıkar, isimleri, resimleri, rezillikleri ile ete kemiğe bürünürler

AKP'nin medya ile mücadelesinin kısa bir tarihi

Türkiye'nin medya düzeninde gazetecilik yapmak, "gazetecilik yapmak"tan daha zor gerekliliklerle yüklü. –mış gibi yapmamak bunların başında geliyor

Sosyal medya çağının günah keçisi: Tiktok

Muhafazakârlar, kendi uydurdukları yerli ve milli kültüre uymayan davranışlar gördüklerinden; solcular işçi sınıfının gündelik hayatını farklı hayal ettiklerinden; seküler orta sınıflar pek aşina olmadıkları yaşamların önlerine çıkmasından dehşete düşüyor ve suçu Tiktok'a atıyorlar