10 Ekim 2021

Daha da adaletsiz bir dünya mümkün!

Adalet arayışında hayatımız, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Daha adil bir dünya mümkün” kitabı ve dünyadan üç örnek…

Sekiz ayın ardından ilk kez bir köşe yazısı yazmak için kollarımı sıvadığımda, bu kadar zorlanabileceğim aklıma gelmezdi. Aklımın savrukluğunun temelinde , beş yıldır verdiğim mücadelenin bende şiddetli bir türbülans duygusu yarattığını  gördüm. Bu dönemde beni zorlayan koşulları, tarihte nadiren bir araya gelebilecek şartları kısa bir süre zarfında tecrübe etmiş olmamın etkisi de muhakkak. Fakat itiraf etmekten kaçınsam da, “Bu yazıyı yazsam, ne değişir duygusu” kendime koyduğum en büyük engel oldu. Ancak mücadeleyi her zaman olduğu  gibi içimdeki umut kazandı ve yazmaya geri döndüm. 

Beş sene önce, doktora mülakatı için Paris’e geldiğimde taşıdığım olağanüstü heyecan ve ileriye gitme arzusunu ilk örseleyen Türkiye’deki Atatürk Havalimanı saldırısı oldu. Seyahatim saldırının acı izleriyle başladı, uçağım kanlı saldırıdan sadece iki gün sonra idi. Doktoraya kabulümün heyecanını kursağımda bırakan ise kanlı havaalanı baskınından iki hafta sonra yaşanan darbe girişimi oldu. Yerleşmeye geldiğim Paris’te ise, 13 Kasım 2015 sonrası Fransa’da olağanüstü hal devam ederken, Türkiye’de terör saldırıları can almaya devam etti. Kasım 2016’da ise Trump ABD’nin başkanı seçildi. Trump’ın yönetim biçimi dünyada uluslararası kuruluşlar ve iklim krizi başta olmak üzere birçok gelişmeye sekte vurdu. Türkiye’nin kendi içindeki çalkantılarının paralelinde, Fransa’da sular durulmadı. Dünyada sokak hareketlerine damga vuran 2018’deki Sarı Yelekliler hareketini, 2019 yılında gündelik hayatlarımızı değiştiren ciddi bir grev izledi. Yalnızca bu olaylar bile ülkelerin siyasi, ekonomik, toplumsal yapılarını etkilerken, kulağımıza 2020’nin başlarında “Çin’de bir gariplik mi varmış?” sözlerini işitmemizle beraber kendimizi evde bulmamızla, Paris’in en kalabalık caddelerinde yalnızca ördeklerin yürümesi arasında yaklaşık iki ay gibi bir süre geçti. 

Dünya değişti. Tezimi tamamlamak için, kendimi izole ettiğim süreç, pandemi koşulları ile birleştiğinde, ister istemez birtakım hesaplaşmalara, “tüm bunlar ne için” sorgulamasına dönüştü. Emek yoğun işlerin, nadiren değer gördüğü fikrini peşinen kabul edip ve kariyer seçimimi buna göre  yapsam da, sistematik bir değersizlik hissi, pandeminin hep süreceği, inandığımız dünyamızı toz duman edeceğine dair düşünceler birbirini kovaladı ama belki  en çok da,  daima güçlünün yanında olan, sistemin  içine nüfuz eden , “dokunulmaz” olduğunu düşünen ataerkil sistemin, dünyayı kirleten plastik yığınları gibi her taşın altından çıkması, temiz, güzel ne varsa nüfuz etmesi ister istemez, bu adaletsiz sisteme karşı bir bıkkınlık hissi yarattı. Bu adaletsizlikleri pandemi sürecinde en belirgin şekliyle, gündelik hayatımızda toplumun yapısına işleyen sistemler zincirinde gözlemledik.  

Gerek Türkiye’de gerek sosyal devletin zayıf olduğu tüm ülkelerde, ki zaman zaman bu ülkeler Amerika, İngiltere gibi ekonomik açıdan son derece kuvvetli ülkeler olsa bile, toplumdaki sosyo-ekonomik bakımdan dezavantajlı bireylerin nasıl da geniş bir yelpazedeki olumsuz koşullar nedeniyle ölüme bile terk edildiklerine şahit olduk. Kimi zaman, kayıt dışı ekonomide sigortalı olmadıkları için sağlık sisteminden yararlanamamaları nedeniyle ölürken, kimi zaman da kalabalık bir şekilde yaşadıkları eve birkaç vasıta değiştirerek gitmek zorunda oldukları için öldüler. Evden, hayatta kalma yevmiyelerini kurtarmak  için çıkmak zorunda kaldılar. Sosyolojinin kurucularından Emile Durkheim’ın da belirttiği gibi, adalet, bir toplumu bir arada tutmaya yarayan temel bir kavram. Bir toplumda adaletin tecelli etmediği duygusu oluşmaya başladığında, o toplumda huzursuzluk er ya da geç başlayacak ve kaotik bir ortam oluşacaktır. Adalet, toplumlarda bireylerin bir arada yaşamasını sağlayan bir yapı taşı. Bu yüzden de adalet vaadi siyasetçilerinin vazgeçilmez söylemleri arasında yer alıyor. 

Erdoğan’ın kitabı ve dünyadan üç örnek

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Daha adil bir dünya mümkün” adlı kitabının da adalet teması üzerine yazılmış olması şaşırtıcı değil, ancak adalet her şeyden önce felsefi bir düşünce geleneği olan bir kavram. Oldukça derinlikli ve de en önemlisi, bahsedilen adalet kavramı özümsenirken büyük bir cesaret ve tutarlıkla kucaklanmalı, çünkü kimi zaman değerlerine hayran olduğumuz gerek dini, gerek siyasi, gerek ailevi yapılarla yüzleşmek gerekebilmektedir. Şayet kendi adaletini yaratma isteği, güçlünün yanında yer alma arzusu hem kendi değerlerimizi, kimliğimizi aşındıracak, hem saygı duyduğumuz liderlerin, siyasi, kimi zaman da dini görüşlerin zarar görmelerini sağlayacaktır. 

Adaletsizliklere ve güçlünün daha da güçlenmesine farklı ama aynı çatı altında sayılacak üç güncel örnek verecek olursak ilki, birkaç gün önce Fransa’da yayınlanan, Katolik kilisesinde yaşanan pedofili suçlarının sarsıcı boyutları üzerine. Bu rapor, 22 üyeden oluşan bağımsız bir komisyona başkanlık eden, kendisi de inançlı bir Katolik olan Jean-Marc Sauvé. Rapor iki buçuk yıldan fazla süren bir araştırma sonucunda yazılmış. Araştırmaya, göre 1950’lerden günümüze 216 binin üzerinde çocuğa ya da engeli bulunan yetişkenlere cinsel istismarda bulunulmuş. (Bu sayının 300 bini aştığı  düşünülüyor). 2 bin 500’ün üzerinde rahibin suçlu olabileceği yine raporda yer alıyor. Suçlu rahiplerden bazıları ise, bunun bir günah olduğunu düşündüklerini, ama suç olarak algılamadıklarını ifade ediyorlar. Bu da akıllara, bu olgunun kilisede bir norm olarak algılandığını akla getiriyor. Birçok kişi için bu bilinen ancak ortaya çıkarılamayan, bir çeşit “omerta.”  

Ortaya çıkarılamamasının nedenleri arasında çocukların korkması, başından geçenleri ifade edememesi ama aynı zamanda kilisenin etrafında inşa edilmiş, yıkılamayan bir tabunun varlığı. Adalet sisteminden Fransız toplumuna kadar pedofili, ensest üstü kapanan konular arasında yer alıyordu. Kilisenin gücünün azalması ile bu raporların daha kolaylıkla ortaya çıkabilmesi tesadüf değil. Bununla birlikte en önemli etkenler, kadınların başı çektikleri #metoo gibi tüm dünyada tabuları yıkan hareketler, sivil toplum kuruluşlarının güçlenmesi. Kilisede ortaya çıkan taciz skandalı, Ensar Vakfı’nda yaşananları da hatırlatıyor. Burada araştırmayı yapan bağımsız bir komisyonun başkanının, inançlı bir Katolik olması da son derece değerli.

İkinci örnek ise, Pandora belgeleri. 12 milyon farklı belgenin, 14 farklı kaynaktan incelenerek, sistemdeki haksızları ortadan kaldırması beklenen yöneticilerin, yasaları yapanların, ülkeleri yönetenlerin ipliğini pazara çıkaran Pandora belgeleri Amerika Birleşik Devletleri’nin vergi cenneti oluşunu gözler önüne sererken, sosyal adaletin bir kez daha nasıl paramparça olduğunu gösteriyor. Söz konusu olan belgelerde 330 siyasetçi, 90 farklı ülke yer alıyor. Bakanlar, başbakanlar, krallar Pandora belgelerinde ifşa ediliyorlar. Tony Blair, Dominique Strauss Khan gibi “sol” görüşlü siyasetçileri de bu belgelerin arasında bulmak mümkün. Adaletli bir sistemi getirmesi beklenenler de adalete zarar verenler arasında yer alıyor.  

Üçüncü örnek ise bize daha uzak görünen ama aslında bizlerin de olumsuz anlamda katkıda bulunduğu iklim krizi ile ilgili. Madagaskar iklim krizinin çok ciddi bir biçimde etkilediği ülkeler arasında yer alıyor. Birleşmiş Milletler’in açıkladığına göre, Madagaskar iklim krizinin olumsuz etkilerinden dolayı, beş yıldır ciddi bir kuraklıkla boğuşuyor. 2021 yılı da son 40 yılın en büyük kuraklığının yaşandığı bir yıl. Gıda ve Tarım Örgütü’nün verilerine göre 1,4 milyon Madagaskarlı açlıkla boğuşurken, France 2 kanalına ait bir habere göre de çocuklar artık ayakkabı ve çanta derileri ile besleniyorlar. Deriler tuz ve sıcak su katılarak besin haline getiriliyor. Elbette bu ne aklın ne gönlün kabul etmek istediği bir gerçek. Bu gerçek insanı yerle bir ederken, uluslararası bir düzeyde adalet arayışını daha da gerekli ve acil kılıyor.

21. yüzyıla kadar birikmiş tüm adaletsizliklerin gözlerimizin önüne serildiği pandemi sürecinde, gerek toplumların içlerinde, gerek ülkeler arasında ve gerekse uluslararası düzeyde sosyal adalet arayışı aciliyeti hiç olmadığı kadar kendini hissettirirken, yeniden kurulması gereken dünya düzeninde “adalet” kavramı yerini alıyor. Ancak bu adaletin, kişilerin kendilerine benzeyenlerle kurduğu, zenginleştirdiği, yücelttiği şekliyle kurulmaması gerektiği aşikâr. Bu şekilde devam edecek bir dünya düzeninin daha adil değil, daha adaletsiz bir dünya yaratacağını biliyoruz. Tüm adaletsizliklerin her alanına nüfuz ettiği gündelik hayatlarımızın bizleri daha bıkkın, hevessiz, umutsuz hissettirmesi çok olağan. Fakat tarih, kötüleri kötülükleriyle hatırlatmaya devam ederken, birlikte yaşanacak güzel bir dünya; din, dil, ırk ayrımının yaşanmadığı ve en önemlisi kadın-erkek eşitliğinin sağlanarak var olabileceği bir dünyadan geçtiğini bize her sefer usanmadan öğretiyor. İnsanı canlı, umutlu hissettiren de yalnızca bize benzeyenin değil de, hiç tanımadığımız, bize benzemeyen birinin yanında olabilmek değil mi? 

Yazarın Diğer Yazıları

Fransa'nın yeni giyotini: #BendeEnsest!

Camille Kouchner olağanüstü bir cesaret göstererek kaleme aldığı aile öykülerinde, kendi ikiz erkek kardeşinin, üvey babaları tarafından yıllarca ensest ilişki ile tecavüze uğramasını anlatıyor

Umutsuz bir Amerika'nın kavalcısı: Trump

6 Ocak 2021, "iktidarsız bir başkanın" son çırpınışıydı. Narsistik liderleri var eden de yok eden de aslında dokunulmaz olduklarına inandıkları aşil tendonları oldu ve olacaktır

Kızlarının haklarını arayan babalara!

Kişisel olarak, anneler  ve babalar günlerinin  kutlanmasına karşıyım. Tüketim kültürünü pekiştirmesinin ötesinde, annesini , babasını kaybetmiş çocukları ve evlatlarını kaybetmiş aileleri düşündüğümüzde bu günlerin şatafatlı ve zorlayıcı kutlama telaşlarını biraz incitici  buluyorum.