29 Ekim 2009

Temizlik, hayat ve düşünce işçisi üç kişiyi kaybettik

İki hafta içinde biri kadın, ikisi erkek üç insan öldü ardı ardına. Birbirlerini hiç tanımıyorlardı.

İki hafta içinde biri kadın, ikisi erkek üç insan öldü ardı ardına. Birbirlerini hiç tanımıyorlardı. Ama bir ortak noktaları vardı; üçü de “işçi”ydi. Biri temizlik işçisi, öteki hayatın işçisi, sonuncusu düşüncenin işçisi üç insan öldü ardı ardına... Üçünün bir diğer ortak noktası da bizimle ilgiliydi; kalbimizi, zihnimizi, umudumuzu, hayatımızı, yaşantımızı “temizlemeye” uğraştılar yaşadıkları sürece...
* * *
Onu ben de tanımadım... Domuz gribinden öldü Mustafa Güneş. 29 yaşındaydı öldüğünde. Ankara Atatürk Göğüs Hastalıkları ve Göğüs Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde “temizlik işçisi” olarak çalışıyordu. Ne tuhaf! Başkaları şifa bulsun diye bir hastanede ortalığı temizliyordu, ama başkalarının kirlettiği hayatın doğal sonucu olarak gezegeni fırsat buldukça işgal eden virüsler gidip onu buldu. Bütün işçiler gibi az kazanıyordu... Kazandığı yetmiyordu... Kazandığı yetmeyen herkes gibi onun da “bağışıklık sistemi” zayıftı. Ama Mustafa Güneş yine de yatağa düştüğü son güne kadar virüslere karşı insanlığı korumak için ortalığı temizledi durdu. Belki yaptığı büyük hizmetin farkında bile değildi, sadece evine ekmek götürmek için çalışıyordu... Ama onun gerekçesi ne olursa olursun, yaptığı şey daha iyi, daha temiz yaşamamız için “bizi bize bağlıyordu.”
* * *
Onu da tanımadım... Zaman zaman duyardım adını sağdan soldan, oğlu Erbay'dan.. 81 yaşındaydı Yeter Yucak. Düştü, kalça kemiği kırıldı. Sonra öğrendim, meğer yaşlanınca bu tür kırıklar sonrası iyileşme sürecinde paradoksal olarak emboli yaşanırmış. İyileşme sürecinde kan dolaşımı hızlandığından beyine pıhtı gitme olasılığı yükselirmiş. Öyle olmuş, emboli öldürmüş Yeter Teyze'yi.
Birgün gazetesine verilen ilanlardan birinde kocası Necati Amca'nın tıpkı rahmetli babam gibi öğretmen, Yeter Teyze'nin ise ev kadını olduğu yazıyordu. Bilirsiniz “ağır işçi”dir ev kadını, hele de çok çocukluysa. O ölüm ilanında Yeter Teyze'nin bir oğlunun faşistler tarafından öldürüldüğü, 60'lı yıllardan bu yana devrimci mücadelenin içinde olduğu, çocukları, kocası ve başka annelerin çocukları için cezaevi kapılarından gölgesinin hiç eksik olmadığı da yazıyordu ya, beni en çok acıtan ilandaki şu cümle oldu; "Ömrü hayatında ailesini, neredeyse bir arada göremedi."
Hayatımızı temizlemeye uğraşan bir anne için ailesiyle sabah kahvaltısı ya da bir akşam yemeğinde masa etrafına çoluk çocuk çökememek... Öte yandan, başkalarının çocukları için karda yağmurda, ayazda güneşte cezaevi kapılarının önüne sermek kilimi.. Eşitlik için, adalet için, özgürlük için, sevgi için, hürmetle el öptürmenin mutluluğu, alna kondurulacak bir sıcak öpücük, bir tutam saçı okşamak için yaşanmış bir hayat... Bütün bunlara niyet ettiği için “ömrü hayatında ailesini neredeyse bir arada görmemeye” mahkûm edilmiş bir kadındı ölen... Hâlâ yarına umutla bakıyorsak Yeter Teyze “bizi bize bağladığı içindir...”
* * *
Onu tanıdım... Üniversite ödevimi hazırlarken yardım için çaldım kapısını. O zamanlar yasak değildi kapalı mekânda içmek, sigarasını tüttürmüş odasında oturuyordu. "Hocam, İstanbul Edebiyat'ın felsefe bölümünde okuyorum. Frankfurt Okulu ve Adorno üzerine bir ödevim var. Birkaç şey sormak istiyorum" dedim...
Kafayı kaldırıp şöyle bir baktı... Kısa saç, uzun sakal, bıyıkları ağzının içinde uzun paltolu, üzerinden solculuk akan biri var karşısında... "Ulan" dedi, "Bu ülke her şeye geç mi kalacak böyle?" Ve devam etti; "Otur bakalım! Ne içersin?.."
Benim, onun yazdığı ilk metni okumamdan bir kaç yıl sonraydı bu görüşme. O ilk metin Ankara Siyasal'da okuyan bir arkadaş tarafından Samsun'a getirilmişti. Daktiloda yazılmış, bazı yerleri elle düzeltilmiş iki üç sayfalık teksir kağıdına yazılı bir metindi. 'Paranoid ahlak' üzerine yazılı bu metinin ardından rast geldiğim bütün kitaplarını aldım, dergilerde rast geldiğim tüm yazılarını fotokopiledim. Beni Adorno müptelası yapan iki kişiden biriydi. -Diğeri büyüğümüz Orhan Koçak abimizdir.
-Sıradan gibi görünen meselelerin derinliğini, anlık gibi duranın tarihselliğini, tarihsel olanın çeşitliliğini göstermek için çırpınır dururdu Ünsal Hoca. Dersine girip de kendisinden aşkla, bağlılıkla, hürmetle söz etmeyen tek kişi tanımadım.
Bugün futboldan edebiyata, siyasetten tarihe kadar bir sürü konuda laf ediyorsam bu, Ünsal Hoca, 'beni bu dünyaya bağladığı içindir...'
* * *
Bu gezegen hala yörüngeden çıkmadıysa bu, bir yerlerde bizim için uğraşıp didinen, bunu bilerek ya da bilmeden yapan o hiç tanımadığımız insanların yüzü suyu hürmetinedir. 'Bizi bize bağlayan', hayatlarını, hayatımızı ve aklımızı temiz tutmaya adayan bu insanlara borcumuzu hatırlayarak uyanmak... Ağır ama taşınması mutluluk veren bir yük... Işıklar içinde yatsınlar... Ya da canları istiyorsa sımsıkı kapanmış perdeli odalardaki yumuşacık yataklarda!..