05 Kasım 2009

Demek ki herkese suç duyurusu yapılamıyormuş!

Düşünün, sağlığımız gibi en hayati kişisel meselede bile iki cümleyle kafamız karışabiliyor, pusulayı şaşırabiliyoruz

Var olan toplumsal işleyiş, bizimle ilgili meselelerde bile “biz”i bir “müşteri”ye dönüştürme konusunda oldukça oldukça mahir. Düşünün, sağlığımız gibi en hayati kişisel meselede bile iki cümleyle kafamız karışabiliyor, pusulayı şaşırabiliyoruz. Neden? Çünkü kendimize hayatın öznesi değil “nesnesi” muamelesi yapıyoruz... Bize bu muameleyi reva görenlere izin veriyoruz, muktedirlerin “müşterisi”ne dönüşüyoruz.

* * *

Domuz gribi aşısıyla ilgili dünyada yürütülen tartışmalar kaçınılmaz olarak bir süre sonra bizim memlekete de ulaştı. Tıpkı hastalığın ulaştığı gibi... Sağlık Bakanlığı ikili bir senaryo hazırladı. İlkinde aşı yapılmazsa 21 milyon kişinin hastalanacağı, bunlardan 5300'ünün ölebileceği öngörülüyordu. İkinci ve daha iyimser olan senaryoda ise, risk grupları aşılandığında 1.8 milyon insanın hastalanacağı, yaklaşık 400 kişinin hayatını kaybedeceği tahmin ediliyordu. İşin bir de maliyeti vardı... Kötü senaryo 1.1 milyar, iyisi ise 640 milyon dolara mal olacaktı.

İşte tam bu sıralarda bazı bilim adamları, aşıyla ilgili şüphelerini dile getiren açıklamalar yaptılar. Yeterince deneme yapılmadığını söyleyenler de oldu, "Aşıya gerek yok" diyenler de... İşte o tartışmalar bilimsel zeminden kamusal alana inmeye yüz tutarken kendisi de bir doktor olan Sağlık Bakanı Recep Akdağ girdi devreye ve önce, “Açık söyleyeyim. Biraz şöhreti ve popülizmi seven, biraz da bu yolla siyaset yapmayı düşünen kişiler, milletin kafasını karıştıracak şeyler söylüyorlar. Ama bu durum bilim adamlarının ikiye bölündüğü anlamına gelmez" dedi ve devam etti:

“Yarın bir hamile kardeşimiz aşı yapılmadığı için gribe yakalanır, ağır geçirir ve hayatını kaybederse, bir astımlı yavrumuz, bir kalp yetmezliği veya karaciğer yetmezliği olan erişkin bir kişi hastalığa yakalanır ve hayatını kaybederse, bu iddialarda bulunanlar acaba bunun vebalini ödeyecekler mi? Vatandaşım yarın bana gelse dese ki ‘bana filanca kişi ısrarla aşı yaptırmayın’ dedi. Ben de yaptırmadım. Çocuğumu kaybettim. Ben Sağlık Bakanı olarak suç duyurusunda bulunacağım. Bunu şimdiden açıkça ilan ediyorum...”

* * *

Lakin Başbakan Erdoğan'ın en nazik zamandaki “anti-aşı kalkışması”, suç duyurusu tehdidinin kime ve nasıl yapılabileceği konusunda karışık olan kafalarımızı netleştirdi. Öyle herkese “suç duyurusu” yapılamıyormuş, bir kez daha öğrendik...

Bilimsel zeminde yürümesi gereken bir tartışma, “müşterilere” bilimsel tartışmadan uzak emir/komuta silsilesi içinde belletilmeye çalışılınca ve bu sürece en tepeden aksi yönde radikal bir müdahalede bulunulunca Bakan Akdağ da ister istemez, "Açıkça ilan ediyorum" diye sonlandırdığı çıkışını “unutmak” zorunda kaldı.

Sağlıkla ilgili bir konudaki “bilimsel itirazlara” iktidarın diliyle set çekmeye çalışmak ne kadar problemli bir durumsa, hem bilim alanı, hem insan sağlığı gibi hassas bir konuda bir siyasi karakterin süratle yaptığı açıklamalar da telafisi mümkün olmayan durumlara yol açabileceği için, daha fazla oranda problemli.

* * *

Fakat benim açımdan buradaki temel sorun Başbakan / Sağlık Bakanı, Sağlık Bakanı / bilim adamı geriliminden öte bir yerde. Üzerine konuşulan bizzat “benim” hayatım iken, politik demeçlere kulak kesilmek yerine “doğru”nun aranması için bizzat harekete geçilememesi, çoğumuzun hâlâ bir “siyasal özne” olma konusundaki çekimserliğinden kaynaklanıyor. Başka birçok mesele gibi sağlık da politik bir meseledir. Eğer öyle olmasa, bir bakan çıkıp suç duyurusunda bulunma tehdidiyle korkutamazdı bilim adamlarını, siyasal karakterleri. Ya da tam tersi, aynı bakan üst makamdan gelen itirazı “emir telakki etmez” suç duyurusu tavrını sürdürürdü...

Hayatımızı yönetenlerin bizimle kurdukları bu “dikey dil”in, en az domuz gribi tehdidi kadar tehlikeli olduğunu düşünmeyen biri var mı okurlar arasında!.. Sonuçta, domuz gribinin neden olduğu komplikasyonlar nedeniyle yaşamımızı yitirebiliriz elbette. Yaşamak, sağlıklı yaşamak üzerine konuşulacak bir şey değil ama unutmayalım ki, muktedirin hakim dili, bilim, hukuk, sağlık, tarih, edebiyat artık kendimizle ilgili aklımıza hangi alan geliyorsa orayı muhasara altına alıp, zihnimizi köleleştirerek, bizi yaşadığını sanan zombilere dönüştürmeye çalışıyor...

Bunun domuz gribinden daha tehlikeli olduğunu akıldan çıkarmamak gerek. Çünkü hal böyle olunca “aklın kurtuluşu” gerçekleşmiyor. Akıl teslim olunca da sağlık muktedirin eline geçiyor. Nasıl yaşayacağına, sağ kalıp kalmayacağına da o karar veriyor...

Yazarın Diğer Yazıları

Empati ödülünden küfür utancına

Günümüz futbolunda hücum aksiyonları \'sahanın merkezi\'nde kurgulanır

Alex de Souza dersleri!

Birçok konuda olduğu gibi hatırı sayılır bir kalabalığın futbol konusunda da kafasının hayli karışık olduğu şu bir iki haftada bir kez daha ortaya çıktı

Beşiktaş'ın bitmeyen 'güvenlik' sorunu

Beşiktaş\'ın yeni yönetiminin göreve gelişinin ardından yaptığı en sansasyonel çıkışlardan biri de TT Arena\'da oynama isteğiydi