25 Ekim 2014

Rojava düşürülmedi ağlama Gülcan

Til Şeir Tepesi, Gülcanların evlerinin tam da karşısında bulunuyor. IŞİD ölüm araçları tepeden köye doğru korku salıyor

Bir yerin düşmesi, sonradan geri alınması, sonradan yine düşmesi uzadıkça uzayan sıkıcı bir oyun gibi mi geliyor size? Şu ‘düşmek’ fiili; ne kadar hazin, ne alçak bir ifade… Ya Kobane’nin düşen tepeleri (?) Televizyon camından duyup, gazete sayfalarından okuduğunuz tepelerin düşmesiyle ilgili haberler basit bir köşe kapmacayı mı çağrıştıyor yoksa? Ama Gülcan hep ağlıyor. Gülcanların evlerinin karşısındaki tepe alınıp, sonradan yine kaybedilince Gülcan’ın bakışları daha bir kararıyor, daha önce de görüp yanlarına sokulduğu -evlerinde zorunlu misafir olmuş- konuklarına korkuyla bakıyor.

Til Şeir Tepesi, Gülcanların evlerinin tam da karşısında bulunuyor. IŞİD ölüm araçları tepeden köye doğru korku salıyor. Til Şeir Tepesi, Yumurtalık köyüne bakıyor. Gülcan üç yaşında. Evleriyle tepe arasında bulunan elektrik direğine tırmanıyor. Til Şeir’de neler olup bittiğini bilmiyor. Gülcanların evi Til Şeir Tepesi’ni ilk gören evlerden biri olarak en önde duruyor. Arkadaki evlerde yaşayanlar bulundukları yerden kımıldamıyor. Hayvanlar otluyor, Gülcanların eviyle Til Şeir Tepesi arasındaki geniş ovada. Tepedeki IŞİD ölüm araçları, tren yollu hattının Türkiye tarafındaki köylüler de dahil köylülere ve gelen geçen araçlara ateş açıyor.

 

Til Şeir Tepesi, Gülcanların evine bakıyor

 

Büyüklerin telaşından kötü bir şeylerin olduğunu anlayan Gülcan korkuyor. Etraf yüzlerce çocuktan geçilmiyor oysa. Çocuklar, kadınlar, erkekler bir yığınak halinde görünürlüklerini gizliyor. Til Şeir Tepesi’ndeki IŞİD, çoluk çocuk yığınak haline gelmiş insanları varlığıyla tehdit ediyor.

Karşıdan, Gülcanların evinin önünden IŞİD’i izleyip haber geçiyor basın. Aynı evin önüne üçüncü gün yine geliyor. Değişik bir atmosfere var. Gülcan, annesi, kardeşleri, diğer çocuklar hep bir ağızdan bir şeyler anlatıyor. Heyecan üst dorukta, herkes tepeyi gösteriyor. Evin önünden belli belirsiz gözüken IŞİD ölüm araçlarının yerlerinde yeller esiyor. “Burada yer yerinden oynadı. Sabaha karşı uçaklar tepeyi bombaladı. Hepimiz çok korktuk. Elim ayağım titredi, korkudan çok ağladım…” diyor Gülcan’ın annesi. Her şey bitmiş gibi gözüküyor. Köylüler güvende artık, tepede YPG bayrağı dalgalanıyor. Gülcan mutlu, gülüyor. Elektrik direğine tırmanarak show yapıyor yine. Konuklara güzel görünmek için annesine ne kadar aksesuarı, süslü giysileri varsa üzerine geçirmesi için ısrar ediyor. Oradan ayrılırken, annesinin kucağındaki Gülcan’ın yüzüne takılıyor gözlerim. Bir çocuk nasıl bu kadar neşeden vazgeçmeye ayarlanmış hale gelebilir (ki)?

 

Stratejik tepe yine el değiştirdi

 

Gülcan’ın yüzünde kaldığım anla bugün arasında yaklaşık dört-beş günlük bir mesafe olmuş. O yüzdeki sırrın yanıtı dört-beş gün sonra ne yazık ki, Kobaneyle ilgili yeni bir haberin ara başlığında şöyle geliyor;  “Stratejik tepe yine el değiştirdi.” Gülcanların evinin karşısındaki Til Şeir tepesi bu. Şöyle devam ediyor haber; “Türkiye’deki Yumurtalık köyünün tam karşısında bulunan stratejik öneme sahip Til Şeir Tepesi’ne saat 04.00’e kadar devam eden şiddetli çatışmaların sonunda yeniden IŞİD’in bayrağı dikildi. Çatışmalar batı bölgesinde yoğunlaşmakla birlikte güneyde ve bir bölümü IŞİD kontrolünde olan kentin doğu tarafında da zaman zaman şiddetlendi… (Namık Durukan- Milliyet)

Ardından sökün ediyor başka yazılar. Gülcan’ın ağlaması için çok neden var. Sırtlanlar çocukların özgür geleceğini pazarlamaya başlamışlar bile. Demir Küçükaydın yazısında herkesi uyarıyor adeta. “Rojava düşürüldü” diyor.

“ABD, Türkiye, İsrail ve Barzani, Rojava ve Kobane’nin ruhunu öldürmeye karar vermişlerdi. Tek sorun, Türkiye’nin Kürtlerden korkusuydu. Ama Türkiye’nin demokrasi korkusu Kürt korkusundan da büyüktü. Zaten bu korkuyla Yıllarca Barzani’ye PKK karşısında destek vermişti. Ya da ABD Türk Devletinin demokrasi korkusunu kullanarak, Türkiye’yi Barzani’ye verilecek tavizlere razı etmişti…”

 

Kobane’nin boğazını sıktılar

 

Ağla Gülcan, ne kadar ağlasan azdır. Çünkü “Salih Müslim, Kardeşi Müslim ve Asya Abdullah, baskılara direnmeye çalıştıkça; “bize peşmerge değil silah lazım; bize diğer kantonlarla bağlantı lazım, biz kendimize yeteriz” dedikçe, seslerini duyuramaz oldular; Kobane’nin boğazını Amerikan kelepçesi gibi sıktılar.”

Senin özgür geleceğini çaldılar Gülcan! Oradan ayrılırken yüzündeki umutsuzluktan anlamalıydım bunu. “Rojava ruhunu teslim etti” Gülcan. Sen büyüyünce daha iyi anlarsın diye şimdiden yazıyorum bunları. Seni ardımızda bırakıp gittikten sonra Salih Müslim, “Kürtlükle tanımlanmaya ve merkezi devlete karşıydı ve Müslim ben burada karar alamam, Anayasayı imzalayan bileşenler karar vermeli” dedi. “Kantonal örgütlenmeyi, yani merkezi ve bürokratik olmayan devlet yapısını, terk etmişti, Kürtlükle tanımlanmamayı, bölge için tüm ulusları birleştirecek bir proje olmayı terk etti…”

Büyüyünce bu notu oku Gülcan. Belki kısa bir zaman sonra egemen küresel güçlerin bütün planları alt üst olur da, sen de bunu geçmişin kötü bir anısı olarak saklarsın. Elektrik direğine tırmanarak daha yakından gördüğün ama anlamadığın o tepenin civarlarında senin için, daha güzel bir dünya için ölen –gencecik- ağabeylerin, ablaların anısına sımsıkı sarılmayı ihmal etme sakın. İnsanlığı, aşkı, umudu çürütüp bir kenara atan kapitalizm değerlerine meydan okudu senin çok yakınındaki o ağabeylerin ve ablaların. Sen de meydan okudun Gülcan, büyüyünce farkına varacaksın…

 

Yazarın Diğer Yazıları

Yaşayan, akan şeyler tüm deliklerden, kapatılmış sokak aralarından sızar!

Kadınların bir araya gelişini engellemek için kasabadan da büyük bir semti askıya alıp, -ülke ekonomisinin uğradığı zarar demek belki abartılı olacağından- esnafı ve iş yerlerini günlük ekonomik hareketten mahrum bırakma sonucu yaşatılan sıkıntıya değdi mi?

Burada orman kanunları geçer!

Orman kanununda bir değişiklik yapılıp, ormanlarda, "kamu yararı" ve "zaruret" görülmesi gerekçesine dayandırılarak yapılaşmanın önü açılmış

Sıradan oyunculuktan, sıradan faşizme ...

Yaşanan olayı saçma görüp gülüp geçmeli miyiz? Ya da hayal ettiği başarıyı yakalayamamış, vasatlık düzeyinde kalmış bir kişinin kıskançlığı olarak mı teslim etmeliyiz!?