14 Haziran 2021

Peker, yanmak, ezilenlerin pedagojisi...

Savunmadayız; haramilerin ele geçirdiği kentlerin, hızla iç içe geçip, sonradan gelenin bir diğerini ani öldürücü darbelerle yok ettiği mekanlarına, ilişkilerine, olaylarına karşı tetikteyiz... Kırmızı, mavi fenerlerle süslenmiş, çıplak ampullerinden sarı ışıkların süzüldüğü o kasaba alanlarında kalmakta ısrar etmemiz bu yüzden

Bugünlerde, zorbalaşmış güçlerin ve hayatın vura vura, kıra kıra hiçliğe gönderdiği "gariplerin" sesleri dolaşıyor aramızda.

Sedat Peker yoksa, onların seslerine kapılmış olabilir mi(?!)

"Yakarsa dünyayı garipler yakar!" demişti bir videosunda.

Sahi, Peker, kendisinin de içinde bulunduğu -bir zamanlar- güç aygıtında dönen kirli işleri dile getirirken, ezilenlerin pedagojisine neden ihtiyaç duyuyor?

Haksızlık, adaletsizlik, vurgun, talan, cinayet gibi daha nice karanlığı başka bir şekilde dile getirmeyeceği için mi(?)

Hadi diyelim bu yüzden. Böylesi -tahmini- bir yanıt yeterli mi peki!

Gücün ve sahteliğin her türden şenlikli ayartmalarının karşısına geçip, varoluşunu onun kötücüllüklerine karşı kurarak, ama hep yeniden kurarak yananların; dilsel dışavurumunu, jestlerini ödünç almasından başka çaresi yok da ondan mı ya da?

Ya da, hayatın bilinçaltı taştı da ondan mı?

Elbette ki, hırsızın suçu var da; bizi fırlatan, bize fırlatılan nedir diye sormak gerekmez mi(?)..

"Sizi neyin fırlatmış olabileceğini ve ne yapmanız gerektiğini daha iyi anlamanız ancak sonradan olur" diyor, Brian Massumi. Yaşanmışlıkarın kıvrımlarından süzülerek gelen duyduğumuz o seslerin de, bizim seslerimiz olduğunu.

Yaşamın dönüşüm, süreç ve anlarının keskin uçlu olduğunu söylüyor ozanlar; acıtıyor. Travmatik olduğunu söylüyor psiko-sosyal analistler; yine acıtıyor. Öğretici olduğunu söylüyor etik bilimciler ama daha çok acıtıyor. Sonra da, işte -hep bir ağızdan- hayat, buralardan süzülerek toplumsal, bireysel bilinçaltlarına akar diye bir saptamada bulunuyorlar; ama bu kez acıtmıyor. Zira her şey, son saptama anına kadar geçen sürede olup bitiyor.

Hayatlarımız yana yana epeydir bilinçaltımızda yaşıyor ve onlara dokunmamızı istiyorlar bizden,

Büyük dönüşüm anlarında kendimiz yerine başkalarının yüzünü ve ismini kazıyıp, bize ait olanı bastırdığımız için hesap soruyorlar bizden. Bizim yanmamız sonucu açığa çıkan enerjiyle, bizim bendensel-zihinsel sarfiyatlarımızla çalışan hayatın motorunu görmediğimiz için. (İçinde yaşadığımız dünya, tam manasıyla, kesinti yaratarak, belirmeyi tetikleyerek, kapasiteleri ön hazırlayarak yeniden başatılabilen mikroalgılardan oluşur. Her beden her an bir dizi mikroalgının egemenliği altındadır. Beden, karmaşık bir biçimde, diziler halinde gelişen içeriden-hazırlıkların bir bileşimidir...)

Keskinleşmiş dönüşüm anlarında en saf, en temiz olanların nasıl yandığını ("en saf olan öder geçer!"), anlamak istemeyip, onlara, hayata olan borcumuzu ödemediğimiz için. O keskin dönüşüm anları, gemi azıya almış her yana sirayet edip, alevlerinin yakıcı dilini en derin kuytuluklara sokarken, ateşe yol açmak, onu rehber kılmak için seçtiklerini yakarken, o yangın yerlerinden hızla uzaklaştığımız için.

Spartakistler, Che'ler, aşk(lar)... dün olduğu gibi, bugün de yandığı için...

Zira akışkanlığını sürekli kılmak için yana yana kendini gerçekleştiriyor hakikat.

Aşk yana yana, dostluk yana yana...

Güç ve iktidar(lar)ın, hakikat süreçlerinin sızıntıları olduğunu öğrendik artık ve biliyoruz. Haramilerin buraları ezberlediklerini, hakikati kapmak için başında nöbet tuttuklarını da... Her birimizin yanması sonucu açığa çıkan, hepsi de birer inci tanesi değerinde yenilik olasılıklarımızı nasıl kaptıklarını da...

Tek bir hakikat varsa o da, kaybedenlerin, kaybetmek zorunda bırakılmışların, hayatı elden kaçırarak, gümbürtüye gidenlerin hakikatı olarak kendini ilan ettiği an ve süreçlerde geziniyoruz bu günlerde.

Savunmadayız; haramilerin ele geçirdiği kentlerin, hızla iç içe geçip, sonradan gelenin bir diğerini ani öldürücü darbelerle yok ettiği mekanlarına, ilişkilerine, olaylarına karşı tetikteyiz... Kırmızı, mavi fenerlerle süslenmiş, çıplak ampullerinden sarı ışıkların süzüldüğü o kasaba alanlarında kalmakta ısrar etmemiz bu yüzden.

Yazarın Diğer Yazıları

Derin yangın...

An itibarıyla bugüne kadar kendini dayatan süreç, orman(lar)ın bize artık dönmediği, istese de dönemeyeceği gerçeğini fısıldıyor. Niye dönmeyeceğini ise, kapı gibi çıkan kararnameler ve yasalarla birlikte yaşananlar söylüyor.

Koru'dan park olmaz, olsa da koru olmaz!

Ya kentin son kalesi de düşerse! Galiba yaşam olanaklarını çoğaltmanın yolu, Koru'yu korumaktan geçiyor

Peker ve ezilenlerin pedagojisi

Peker, bizim sözümüzü, davranışımızı, öfkemizi çaldı!