13 Aralık 2020

Yazar Burçin Tetik: Hepimiz zaman göçmeniyiz

"Arkada bıraktığımız, bizi biz yapan ve artık dilini konuşamadığımız bir çocukluktan şimdiki hayatımıza, bedenlerimize göçtük"

Geçtiğimiz günlerde İletişim Yayınları etiketiyle yayınlanan Annemin Kaburgası adlı öykü kitabının yazarı Burçin Tetik ile bu hafta edebiyat söyleşileri kapsamında kitabını, duruşunu, çocukluğu, öykücülüğü, yazmayı, ötekileri ve pek çok şeyi konuştuk. Burçin Tetik, ilk öykü kitabı Annemin Kaburgası ile yüzleşmekten, merhamet duygusundan ve yol ayrımlarında donup kalmış insan hallerinden söz ediyor.

 

- Annemin Kaburgası geçen günlerde matbuu eserler arasındaki yerini aldı. Okuru bol olsun. İçindeki çeşit ve geçmiş bilgisiyle dikkat çekici bir öykü kitabı. Bu öyküler okura "Ben bu hayatı yaşadım" diyor. Burçin Tetik bu hayatı yaşadı mı?

Öykülerdeki tüm hayatları yaşamış olsam şimdiden 100 yaşıma kadar yaşamış olmam gerekirdi galiba. Şaka bir yana, elbette bu kitapta hayatın bana dokunduğu yerler var. Bazen kendimden bildiklerimden, bazen çevremdekileri gözlemlerimden yola çıktım. Çevremdekiler derken yakınımdakileri de kastetmiyorum, sokaktaki yaşlı kadının yürüyüşünden marketteki bir müşteriye, söylenen bir cümle, bir bakış olabilir bu. Çünkü yaşantılar farklı olsa da kitapta herkesin yakından tanıdığı duygular var. Yalnızlık, evsizlik, ailesizlik, değersizlik... Bence bu hayatı aslında hepimiz yaşadık.

- Halk arasında bazı efsaneler, dini mitolojilerde kadının erkeğin kaburgasından yaratıldığına dair hikâyeler var, biliyorsunuzdur. Kitabı ilk elime aldığımda benim de aklıma gelen bu yaklaşımın tersiyle yazıldığını düşünmek oldu. Oysa hiç ilgisi yoktu. Kitabın bu adı almasıyla ilgili kısa hikâyesi nedir peki, anlatıcının kasap dükkânında genzine yükselen midesinin özsuyundan itibaren?

Başka bir bedenden yaratılma çok kuvvetli bir anlatı. Bunu dediğiniz gibi dini mitlerde görüyoruz, oysa her gün yaşanan doğum olayları da bunun parçası. Kitaba adını veren Annemin Kaburgası adlı öyküde de annesiyle bağını bir türlü koparamayan, adeta doğumunu tamamlayamamış yetişkin bir kadın anlatıcı var. Kendi bedeninin de pişirdiği tavuk gibi, annesi tarafından tüketildiğini hissediyor. "Kaburga" bu anlamda benim için çok zengin bir imge oldu. Havva'nın yaratılışını da, annenin içinde büyümeyi de, ilkel bir tüketme içgüdüsünü de bir arada taşıyabiliyor. Kitabın adını başta Yabanperi olarak sunmuştum. O öykü de benim için çok özel zira. Sonra basıma az bir zaman kala editörüm Duygu Çayırcıoğlu'nun tavsiyesiyle bu isme karar verdik. İyi de oldu, çünkü hem çarpıcı hem de kitabın içeriğine, aileyle ve toplumsal mitlerle hesaplaşmaya işaret eden bir başlık.

- Alışık olduğumuz biçimde bir öykü kitabı değil bu kitap. Göstere göstere yazmak konusunda iddiası var. Anlattığı her şey bir yana bu biçimde hüzünlendirmek, bu biçimde kavratmak bazı meseleleri okura, kolay iş olmadığı gibi bence büyük meziyet. Yalnız şunu sormak istiyorum, alışık olmadığımız biçimi bana göre anne-oğul/baba-oğul üzerinden yürüyen metinlerin aksine bu kez anne-kız üzerinden tamamen kadınlar arasında geçiyor olması. Kızların babalarıyla kuramadığı bağı anneleriyle de kuramadığı, ama her koşulda ona ihtiyaç duyma durumuyla karşılaştım. Kadın olmak kadar anne olmanın yalnızlığına vurgunuz çok net. Bu yalnızlık ne zaman fark edilir, nasıl giderilir?

Aslında anne-kız ilişkileri üzerinden giden öyküler ve romanlar epey yazıldı. Aklıma hemen Deborah Levy'nin Sıcak Süt ya da Jeanette Winterson'un Normal Olmak Varken Neden Mutlu Olasın? kitapları geliyor. Galiba özellikle lezbiyen ve biseksüel kadınlar bir noktada anneleriyle yüzleşmek zorunda kalıyor, çünkü o adı konmamış oyunu bozmuş oluyorlar. Annem Sen Misin? çizgi romanını yazan Alison Bechdel'in de lezbiyen olması tesadüf değil diye düşünüyorum. Tabii Türkiye'de bir de annelerin hayatlarının çocukların hayatından ayrılamadığı simbiyotik bir ilişkilenme biçimi var. Müllerstraße'de Bir Ev adlı öyküdeki Şebnem gibi, ileride yalnız kalmamak için çocuk yapmak zorunda hisseden kadın çok. Fakat çocuklar büyüyünce yine yalnız kalıyorlar. Ataerkinin oyununa gelmiş oluyorlar böylece. Sonra da ortaya karşılıklı yalnızlık hissedilen bir anne-çocuk ilişkisi çıkıyor. Görevleşen bu ilişki içinde ne taraflar gerçekten bireyselleşebiliyor ne de kendilerini ve karşılarındakini tanıyabiliyorlar. Anneye ve çocuğa birbirinin "her şeyi" olmayı mecbur kılan öğretiler yine kadınları yalnızlaştırıyor sonunda.

- Bildiğim kadarıyla uzun yıllardır bir başka ülkede yaşıyorsunuz. Kitapta özlem duygusu, gelgitler, hep bir yolda olma hâli, hatırlamalar, sayıklamalar, bitimsiz bir arayış duygusu da var. Bütün bunları besleyen, geliştiren şeyler arasında başka bir ülkede yaşıyor olmanın da payı var mı? Bu yalnızlık vurgusunu bu kadar derinden işleyebiliyor olmanın içinde bunun yeri ne kadar önemli ya da önemsiz mi?

Elbette göçün ekonomik, politik, toplumsal pek çok sebebi var. Bir yandan da en azından bir kısım göçmenin, eğer hayati tehdit, savaş gibi sebeplerle değil de kendi istekleriyle göçtülerse zaten o göçten önce kendi ülkelerinde de yalnız hissettiklerine inanıyorum. Sizi istemediğini her gün hissettiren bir ülkeden, yine sizi istemeyen bir ülkeye göç ediyorsunuz. Benim durumumda böyle en azından. Ben çocukluğumdan itibaren çok yalnız hissettim ve bunun toplumsal sebepleri vardı. İlkokulda beş yıl boyunca öğrencilerini çok ağır döven öğretmenimiz yüzünden de, kreş diye bir şey olmadığı için evine bırakıldığım, aslında bana bakmak istemediği her halinden belli babaannem yüzünden de yalnız ve korunmasız bir çocukluk yaşadım. Bu yaşantıların duyguları kitapta da var elbette. Ben edebiyatın asıl sihrinin bambaşka bir insanı, bambaşka bir hayatı anlatıp yine de ortak bir duygu kurabilmesi olduğunu düşünüyorum. Annemin Kaburgası'nda da okurun hiç yaşamadığı, aklına bile gelmeyecek hayatların öykülerinde aslında kendi içinde iz bırakmış duygularla yüzleştiği umudundayım.

- Lezbiyen, biseksüel, gay, aseksüel ya da başka bir şey olmaya gerek yok. Bütün insanlar birer ötekidir diye düşünüyorum. Fakat bunları öne çıkaran toplumsal yaklaşımlar var elbette. Yani bazı şeyleri ailede sindirmek mi gerekiyor önce? Annemin Kaburgası'ndaki öyküler meseleyi önce içeride halledip sonra toplumun buna daha çabuk alışacağı yönünde mi?

Aile bizim toplumla ilk karşılaşma alanımız. Oturup kalkmamızdan nasıl güldüğümüze, hangi oyunları oynadığımızdan giydiklerimize kadar bize ilk polislik yapanlar kendi ailemiz. Ama genelde soyut bir toplumla uğraşırken dönüp kendi ailelerimizi analiz etmekte güçlük çekiyoruz. Hiç kolay değil. İnsanın ailesiyle yüzleşmesi, kendiyle de yüzleşmesi demek. Almanya'ya taşındıktan sonra çocukların ne kadar özgür olduğunu hayretle gözlemledim. Annesi bir kafede arkadaşıyla otururken yerde oturup kendi kendine oynayan çocuklar, sokakta çekinmeden su birikintilerine dalanlar, istediği gibi koşup yerde yuvarlananlar... Almanlar buradaki Türkiyeli ebeveynlerden "Yapma" sözcüğünü öğrenmiş. Sürekli çocuklarına "Yapma" dedikleri için. Bunu duymak benim için toplumumuzun çocuğa bakışının özeti oldu. Asla kendini istediği gibi ifade edemeyen, hiçbir zararı olmadığı halde sürekli her hareketi kısıtlanan çocuklar. Elbette bunun içine farklı kimlikler de giriyor. Feminen oğlanlara sert erkek olma baskısı, kızlara evin erkeklerine hizmet etme baskısı gibi. O yüzden özgürleşmek için önce kendi evimizde olanlarla hesaplaşmamız lazım. 

- Kitaptan bir öykü, Çocukluğumun Evi. Bu öykünün içinde ayrıca öyküler var. Söz konusu mekânın diğer bölümleri altında nostaljik ve sorgulayıcı. Bu öyküye yapısal yaklaşırsak pek az örneği olduğunun da altını çizerek, içeride yeniden bölümlendirmenin sizin öykücülüğünüzde ayrıca bir amacı var mı?

 Çocukluğumu hatırlarken çok mekânsal düşündüğümü fark ettim. Evin odaları, babaannemin evi, okul binası, okul bahçesi, bazı sokaklar... Yaşadığım iyi-kötü hiçbir anıyı gerçekleştiği mekân olmadan düşünemiyorum. Mekânlar yaşanan anıları sonsuza dek orada tutuyor. Pek çok kimseden rüyalarında sık sık kendi çocukluk evlerine gittiğini duyarım. İlk evlerimizin bilinçaltımızda derin bir yeri olduğu kesin. Çocukluğumun Evi öyküsünde de evin o ailede yaşananlara tanıklık etmesini istedim. Anlatıcı bazen babasının annesine yaptıklarını görmeden de anlıyor, o dört duvar dediğimiz evin içinde oluyor hepsi. Kimsenin görmediği şeylerin tek tanığı bazen evler yani.

- Temiz bir Türkçe, duru bir anlatımınız var. Akıcılığı ayrıca hayranlık uyandırıyor. Daha önce Amargi, Kaos Gl, bianet gibi dergi ve platformlarda öykü ve diğer türde metinlerinizi de okumuştum. Fakat Annemin Kaburgası sizin ilk öykü kitabınız. Bir ilk kitap için dilde bu kadar kusursuz olması fevkalade. Dili iyi kullanmak elbette neyi nasıl anlattığımız konusunda okurla dolaysız bağ kurmayı sağlıyor. Bu konuda öykülerinizi çalışma biçiminizden biraz söz eder misiniz?

Çok teşekkürler sözleriniz için. Dediğiniz gibi, sekiz yıldır farklı platformlarda yazıyorum. Hatta 4-5 yaşlarında yalnızlıktan okumayı söktüğümden beri yazıyorum diyebilirim. Dünyayla iletişim kurma yolum bir nevi. Yazarken ne kadar yorulursam yorulayım çok mutluyum. Tabii kurgu yazmanın apayrı bir yeri var. Hem çok daha özgür hem sınırlar, kurallar azaldıkça daha çok beceri istiyor. Ama keyfi de başka hiçbir şeyde yok benim için. Genelde öykülerimin üzerinden tekrar tekrar geçiyorum. Bence iyi bir metnin sırrı da bu, biraz ara verip, yazdığınızdan uzaklaşıp geri dönmek, sonra aynısını bir daha, bir daha yapmak. Ben kitap okurken kurguya içerik ya da biçimsel olarak hizmet etmeyen, safi güzel görünsün diye araya sıkıştırılan, sakız gibi uzayan cümlelerden hoşlanmayan bir okurum. İstiyorum ki, okuduğum metin sımsıkı örülmüş olsun, içinden hiçbir cümleyi atamayalım. Kendi metinlerimi de olabildiğince bu hale getirmeye çabalıyorum. Bu da bazen öyküyü yarı yarıya kısaltmak anlamına gelebiliyor. Sonunda ortaya damıtılmış bir öz çıkıyor, onu seviyorum. 

- Gerçekten bir insanın hayatında okuyabileceğinden çok daha fazla kitap okudum. Şiirden sonra en fazla öykü diyebilirim. Kesinlikle abartmıyorum, ben ilk kez bu kadar temiz bir öykücü ile karşılaştım diyebilirim. Bir durumu, olayı anlatırken anlatıcının mekândan, karakterlerden ve eşyalardan hatta kokularda bile bu kadar can sıkmadan ayrıntılı söz ediyor olmasına büyük hayran oldum. Her yazan elbette iyi bir gözlemci olmalı. Ama burada sizin gözlemciliğiniz öykücülük adına önemli bir yanınızı ortaya çıkarıyor. Bir yazan olarak sizin kendi görme biçiminiz yazarken mi bu kadar derinleşiyor, yoksa kişilik özellikleriniz arasında da sayılabilir mi?

Üniversitede edebiyat okumasaydım psikoloji okuyacaktım ki, sonra da psikoloji hakkında okumayı, düşünmeyi hep sevdim. Terapiye gidiyorum, neyi neden yaptığımı düşünmeyi, başkalarını gözlemleyip onların mekanizmalarını keşfetmeye çalışmayı da seviyorum. Yeni tanıştığım insanlar hakkında hızlıca kısa öyküler yazabilirim. Giydiklerinden oturuş şekillerine, bardağı tutuşlarından konuşma tarzlarına insanları inceliyorum. Tabii herkesi değil, ilginç bulduğum kişileri. Kendimi de çok gözlemliyorum, bu anıyı neden şimdi hatırladım, aldığım bir koku mu sebep oldu, bu ortam bana neden güvenli hissettirdi, bu insanı neden sevmedim gibi sorularla kendi başımın etini sürekli yiyen biriyim. Bu didikleme hâli tabii yorucu olsa da yazarken faydalı oluyor. Bu, kitapta sık sık hissettiğiniz yalnızlık duygusuyla da akraba bir huy. Gözlemci olmak dışarıda durmayı da beraberinde getiriyor. Ya da belki dışarıda kaldığını hissetmek ister istemez kişiyi gözlemci konumuna sokuyordur. Biraz tavuk-yumurta meselesi. Belki çok farklı kişilikte yazarlar da vardır, ama bana "Çok sosyal, toplumla barışık ve mutlu biri zaten neden yazar olsun ki?" gibi geliyor.

- İçeriği dikkate aldığımız zaman, bunu okuyan herkes ayrıca kavrayacaktır kanımca, göç hâlinin, göçmenliğin, yabancılığın, yabancılarla kurulan bağın bir çocuğun gözünden ifadelerle yer aldığı Frau Mahler'in Mektubu adlı öykünüzde asıl göçmenliğin çocukluk olduğunu kavramdım ben biraz. Geçmişi ve geçmişten gelen bir mektubu akıllı bir çocukla bir araya getirme fikrini nasıl keşfettiniz? Bu kurgunun reel geçmişinizle bir bağı var mı?

Bu öyküye dair biyografik bir bağım olduğu daha önce de düşünüldü. Aslında Almanya'ya yetişkinliğinde göçmüş biri olarak olay örgüsü açısından yaşamadığım bir gerçeklik öyküdeki. Çocukken bu ülkeye gelenlerin deneyimleri benden çok başka. Fakat galiba öykü bahsettiğim o ortak duygudaşlığı okura verebildiği için benzer bir şey yaşadığım düşünülebiliyor, bu da beni mutlu ediyor. Öyküdeki o yabancı ve yalnız olma duygusu, bir yandan karşındakini tanımaya duyulan merak, bir yandan da o kişinin geçmişiyle yüzleşmekten kaçmak farklı ülkelerde, farklı deneyimlerde birçok kişinin yaşadığı bir şey. Asıl göçmenliğin çocukluk olması tespitiniz çok hoşuma gitti, ben de benzer düşünüyorum. Bir ülkeden diğerine göçmeyi yaşamamış kişiler de çocukluklarını bambaşka bir ülke gibi anarlar. Hepimiz zaman göçmeniyiz; arkada bıraktığımız, bizi biz yapan ve artık dilini konuşamadığımız bir çocukluktan şimdiki hayatımıza, bedenlerimize göçtük.  

- Yazanların üslupları, yazma biçimleri, yazarken kendileri için geliştirdikleri disiplinleri/kuralları vardır. Ben asla müzik dinlemeden yazamam örneğin. Meslek sırrı vermek gibi olacak ama pek az konuşur, çok fazla da insan dinlerim doğrusu. Gürültünün içinde sessizce durmak beni geliştiriyor sanıyorum. Peki, sizin yazı üslubunuza neler şekil verir, kendinizi yazmak ortamında nasıl bir aura içinde daha sağlıklı hissedersiniz? Bu yazma ortamında ne tür müzikler dinlersiniz?

Ben yazarken pek müzik dinleyemiyorum. Hele sözlü müzik hiç... Ama nadiren de olsa klasik müzik açıyorum. Genelde sessiz bir ortamı tercih ediyorum, bu da beni gece çalışmaya itiyor. İnsanları dinlemeyi, anlamaya çalışmayı ben de seviyorum. Bazen terapist gibi, bazen dedektif gibi sorular sorarak karşımdakinin düşüncelerini derinleştirip benimle bir yolculuğa çıkması beni besliyor. Kurgu yazanlar bence zaten psikolog, dedektif ve gazeteci karışımı olmak zorunda ki, insanların neye nasıl tepki verdiğini iyi gözlemleyebilsin ve tasvir etsinler. Yazabilmek için dinlenmiş bir zihne ihtiyaç duyuyorum, sağlaması en zor şart da bu. İş ve hayat koşuşturmacası içinde hep yorgun hissediyorum. Oysa yazmak için arada bir durup yaşadıklarımı, gözlemlediklerimi sindirecek vakte ihtiyacım oluyor. O yüzden en rahat tatillerde yazıyorum.

Doğrusu bu kadar sorudan sonra dili kullanma biçiminize ne kadar hayran kaldığımı saklamama gerek kalmadı sanırım. Durup durup övesim geliyor, en iyi müzisyenin bile çaldığı bir alette perdelerin istisnasız birbirine değip yarattığı o kusuru bir türlü bulamadım öykülerde.  Sadece dil kusuru değil aradığım, karakterler arasındaki ilişkiler arasında mantık hataları da aradım, bulamadım. O kadar bulamadık ki, "kusursuzluk kusurdur" diye kulp takacağım neredeyse. Sanki bir anda yazılmış gibi öte yandan yıllarca tekrar çalışılmış gibi de. Sahih olmak gerekirse, yazım süreci ne kadar sürdü? Hangi öyküyü kaç kez baştan yazdınız, dosyayı oluştururken vazgeçtiğiniz öyküler oldu mu? Neden? 

Tekrar teşekkür ederim. Dediğim gibi, öyküleri çok defa yeniden okudum, düzelttim. Mantık hatalarının çoğunu yakaladığımı zannediyorum. Çünkü öyküye çok yakınsanız o hataları göremiyorsunuz, ama iki ay geçip de yeniden okuduğumda çok bariz hatalar keşfedebiliyorum. O yüzden ben aceleye getirmektense metne zaman verip, dinlendirerek yazmaktan yanayım. Kısa bir kitap olmasına rağmen üzerinde ince ince çalışılmış ve zaman almış bir metin bu. En eski öykü 2016'dan, en yenileri basımdan birkaç ay öncesinden. Ama hangi öykünün üzerinden ne kadar geçildiği yazıldığı tarihle alakalı değil. Örneğin, Annemin Kaburgası öyküsü ilk yazılanlardan olmasına karşın çok az değişikliğe uğradı, çünkü kompakt bir metin olarak kâğıda döküldü baştan. Oysa Keramet öyküsü defalarca yeniden yazıldı. Keramet kitaba alınmayan bir öyküdeki yan karakterdi, fakat sonra kendi öyküsünün kahramanı oldu. Bu noktada editörlük de çok önemli tabii ki, size metnin zayıf kaldığı yerleri gösterecek, yeniden üzerinde çalışılması gereken yerleri işaret edecek bir editör gerekiyor.

- Yerli ve yabancı okuduğunuz yazarlardan birkaçını sorsam kimlerden söz ederdiniz? Türkiye'den günün çağdaşlarından kimleri takip ediyorsunuz?

Pelin Buzluk, Aslı Tohumcu, Nazlı Karabıyıkoğlu, Menekşe Toprak, Irmak Zileli, Elif Şafak, Kemal Varol, Murat Özyaşar, Melisa Kesmez, Şebnem İşigüzel ilk aklıma gelen isimler. Nihan Kaya'nın aile hakkında yazdığı kitaplar da benim için çok zihin açıcı oldu. Bunun dışında Booker ve Women's Prize For Fiction gibi ödülleri takip etmeye çalışıyorum. Bu aralar siyah kadın ve kuir yazarları daha çok okuma gayesindeyim. Toni Morrison, Octavia E. Butler, Bernardine Evaristo, Roxane Gay, Kacen Callender 2020'de ilk kez ya da yeniden okuduğum yazarlardan.

- Kitaplaşma konusunda çok geciktiğinizin altını çize çize, beni yanıtladığınız için teşekkür ederim. Artık her yıl bir öykü kitabınızın çıkmasını bekleyeceğim. Ve bir yazar olarak son bir arzunuz?

Her yıl bir öykü kitabı çıkarırsam bu kadar beğeneceğinizi sanmam ama... Şaka bir yana, metinlerin oturması ve hayat gailesi arasında çok çabuk yazılan kitaplar beni düşündürüyor. Ben her sene bir metin yayınlayacak biçimde yazmıyorum, yazarsam da içime sinmeyeceğini düşünüyorum. Ama keşke daha çok yazabilsem elbette… Hasan Ali Toptaş'ın taciz faili olarak ifşa edilmesinin ardından yine arzu ettiğim şey, kadınların ve kuirlerin daha çok yazması ve okunması. Meydanı bu tacizci erkek yazarlara bırakmamalıyız.

Yazarın Diğer Yazıları

Çevirmeni tanı: James K. Lyon, Tedirgin Sohbet

Edebiyat tarihi açısından da bir çeviri harikası olarak Tedirgin Sohbet sadece Celan ve Heidegger arasında tarihin muhasebesini kendi aralarında yapan/yapmaya çalışan iki insanın yirmi yılda sadece birkaç kez bir araya gelmelerine nasıl hazırlandığının da öyküsüdür

Dünya niye böyleymiş?

Hayatıma en değişmez şekli hep şiir vermiştir. Diğer bütün türler ve kategoride yazılmış kitaplar arasında hep şiiri bu açıdan çok daha etkili bulmuşumdur. Fakat bir insanın yazdığı şiire de şekil veren kitaplar vardır. "Dünya niye böyleymiş?" kitapları derim ben onlara. Toplum bilimi, antropoloji, sosyoloji, tarih, felsefe, iktisat, arkeoloji gibi...

Şeker Portakalı ya da şefkat dersleri

Şeker Portakalı küçücük bir çocuğun kocaman dünyasında hayallerin köklerine nasıl can verdiğini anlatmıyor sadece. İnsanın büyüdükçe dünyanın küçülen bir yer olduğunu da söylüyor, eğer o mutsuzluğun içinden çıkamazsa