25 Nisan 2018

Ufak tefek değil, büyük cinayet

"Yazarın inandığı, aşık olduğu ve yarın adına güzellerin en güzelini dilediği Türkiye'nin tüm insanlarına!"

Ufak tefek cinayetlerin ayak sesleri Gazeteciler Sendikası'ndan ayrılma baskıları ile gelmişti...

Seksenli yıllardı,  maaşlar özel sektöre göre yüksek değilse de üç ayda bir alınan çift maaş, iki yılda bir sözleşme sonrası verilen toplu paralar fena değildi. Uçak biletleri, telefonlar yarı yarıya ödeniyor, basın kartı ile birçok yere ücretsiz giriliyordu. Gazetecilerin "özel sektör" çalışanı değil, "kamu görevlisi" kabul edildiği, sayıldığı yıllardı...

Biz de gerçekten Reşat Nuri Güntekin romanlarından çıkmış gibi onurlu ve efendi idik, zenginlerin hayatına özenmek şöyle dursun, yaptığımız işin sorumluluğu ile alabildiğine gururluyduk.

Cağaloğlu Yokuşu yorgunluktan omuzları biraz düşük ama neşeli emekçilerle dolu idi...

Aydın Doğan da bu "onurlu" duruşun son derece farkında, zaten yapısında olan saygılı hâli ile gazeteye sabah gelir, akşam giderdi. O yılları, "60 Yılın Tanığı Milliyet" albümünde, "Milliyet benim basın sektöründeki ilk göz ağrım. Yayıncılığı ,gazeteciliği, basın sektöründe işletmeciliğin bütün püf noktalarını, hepsini ben Milliyet'te öğrendim. Şunu söylemeliyim ki, çok hoş, çok zarif insanlar, usta gazeteciler, kalemşör yazarlar tanıdım. Onlarla mesai yaptım, onlardan çok şey öğrendim” diye yazıyor kıvancından göğsü kabara kabara...

Bahsettiği dönem Burhan Felek, Namık Sevik, Örsan Öymen, Metin Toker, Teoman Erel, Mehmet Ali Birand, Çetin Altan, Hasan Pulur'lu yıllar... O kadar ki, 2. katta haber dairesinde ülkenin en önemli edebiyatçılarından Ahmet Oktay, Orhan Duru haber okuyor, 3. katta Mete Akyol, İlhami Soysal, Nail Güreli haber peşinde koşuyor, Bedri Koraman üstünde atleti Kazanova edası ile dolaşıyor, 5. katta  Enis Batur, Ömer Madra, Oruç Aruoba, Haldun Taner gibi şair ve yazarlar oturuyordu.

Bu kallavi isimler tabi ki de "Sizi Miami'ye götürelim!" denildiği zaman göbek atacak, aklına geleni fikir sanacak türden değillerdi. 

Yani Aydın Bey'in değil, yukarıdan bakıp "Onlara çok şey aldım ama yine de helal olsun!" demek,  ezilmemek için dikkatli konuştuğu yıllardı... Ta ki, 90'larla birlikte lüksün dünya genelinde dolaşıma girmesi, bundan bizimkilerin de nasibini almasına kadar...

Burjuva ailelere mensup Abdi İpekçi, Çetin Emeç oturdukları apartmanların önünde öldürülüp, basın şehidi ve kahramanı olurlarken, taşralı açlığı ve villa ideolojisi (Bknz: Ballard'ın 21. yüzyılın simülasyonu ev kavramı) basında da boy göstermeye başlamıştı...

Aydın Bey'i patron kıvamına getiren anlayış  ve seri cinayetler çok geçmeden başlayacaktı. Cinayetler  ilk sinyalini Sendika'dan çıkma, ikinci sinyalini ise genel yayın yönetmenlerinin villa pazarlığı yapması ile gösterecekti... (Bknz: Ufak Tefek Cinayetler'in Burcu'sunun villada oturmak için yaptığı şeyler)

Yani genel yayın yönetmenlerine villa, baş yazarlara  bol para, yöneticilere doyurucu miktar, alt kadrolara, haber peşinde koşanlara 1.500 TL'ye fikslenecek maaş anlayışı...

Cinayete götüren süreç başlamıştı dedik ya, Aydın Bey'in "Basın sektöründe işletmeciliğin püf noktalarını öğrendim." diye yazdığı süreçti bu... Önce tek tek çağırılıp odacı ile aynı toplu sözleşmeye maruz kalmamızın ne büyük bir haksızlık olduğu anlatılmıştı, noter paramız da elimize verilecekti, yani cebimizden bir şey gitmeyecekti, herkes niteliğine göre değerlendirilecekti... Oysa, bizim odacı Hüseyin'den ayrı gayrı olmak gibi bir derdimiz yoktu. Tam tersine, "Abi" ilişkisine dayalı bu sınıfsız düzen hepimize huzur ve güven veriyordu. Ama kapalı kapılar arkasında yapılan pazarlık çok kısa sürede karşılığını buldu, karşı binadaki  Noter'in önünde kuyruklar oluştu, gazeteciler "gönül rızası" ile teslim oldu.

Sonra mı? Sonrası malum, Sendika pazarlığı bitip "Maliyetler düşürülünce" Ankara pazarlığı başladı. Aydın Bey gazete patronluğundan iş adamlığına geçiş  yaptı. Kötü olmaya, kalp kırmaya müsait olmayan bünyesi elini kirletmemek için "Tensikat" işleri O'nun  yurtdışı seyahatleri sırasında Genel Yayın Yönetmenlerine yaptırılmaya başlandı...

İlk cinayet işlenmiş, eller kana bulanmıştı. Bir kere bunu diğerleri izleyecekti... Önce Milliyet'in içi boşaltıldı, sonra Hürriyet'in. Köşe yazarlarının işten atılması yetmedi. Genel yayın yönetmenlerinin kellesi de tek tek uçuruldu. Köşeler ve villalar tabii ki de baki kaldı!

Turgut Özal'ın "Benim memurum işini bilir." kavramı basında karşılığını yurtdışı seyahatleri ile buldu. Şimdilerde biliyorsunuz, biraz maaş veriliyor, gerisi özel sektörün davetleri ile takviye ediliyor. Ekonomi sayfaları ilan sayfalarına dönerken, magazin köşelerinden bilmem nereden yazıyorum garibanlığı çığlık çığlığa sırıtıyor. Haber yok , izlenim çok.

Dünyalıların birçoğu dönüş yoluna geçmişken Türk ana akım medya mensuplarının çoğu hâlaâ bir yerlere gitmeye çalışıyor. (Bknz: Karl Lagerfeld söyleşisinde: "Niye seyahat edeyim? Ben gariban bir  yurttaşa benziyor muyum?")

Köşe yazarları, genel yayın yönetmenleri, muhabirler, foto muhabirleri derken göz yumulan ufak tefek cinayetleri giderek daha büyükleri izledi ve sonunda canından bezen Aydın Bey oldu!

Şimdilerde bir helalleşmedir başladı...

Onlarca yıldır alın teri ile haber peşinde koşturan muhabirler, foto muhabirleri ve editörler haklarını helal edecek mi? Ya sayıları çalışanlardan fazla olan çalışamayanlar?

Bilmiyorum.

Ama içim karanlık değil, insanlığın çok farklı bir durağında olduğumuzu, tarihin en hızlı deşifre sürecini yaşadığımızı, bizi bizden yine bizim kurtaracağımızı biliyorum.

Niyetim nehir başında sayıklamak, ceset saymak değil. Tam tersine vedaların yeni umutlar vaat ettiğini bilecek yaşa çoktan geldim.

O yüzden bu yazının son sözünü hiç tanışmamış olmamıza rağmen öğrencisi olduğumu rahatlıkla söyleyebileceğim, bir gün önce "Bir Gazete, bir düşünce demektir. Bir demet gül, bir tutam haz ya da bir avuç ihtiras değil..." diye yazdıktan bir gün sonra istifa eden Ali Gevgilili'ye bırakıyorum, 1980'deki veda yazısına:

Siz gerçeği mi arıyorsunuz? Lütfen halka sorunuz. O bilir, görür ve söyler... Ve demiştir ki:

Son gülen iyi güler!

Bu elbet böyle olacak.

Bizim sözümüz, sadece insanlar üstünedir ve onların bütün yaşamlarıyla biçimlenmiştir.

Bugün bir başka Türkiye şafağında halkın, düzenin ve her şeyin gidişine bakarsanız, giderek tarihin yeni kıyılarına doğru yaklaşmak üzere bulunduğumuzu görürsünüz.

Ta 1945'li yıllardan bu yana Türkiye'de çoğu çevrenin değerini pek de açık biçimde anlayamadığı büyük bir olay yaşanmıştır.

Nedir o olay ?

Bu, Türkiye'de insanın, "İnsan olma onuru" kazanma savaşıdır. Onun ötesindeki hemen her şey, ancak küçük simgeciklerdir.

Birisi der ki, insanımızı dipçik altında bulunmaktan kurtardık. Bir başkası söyler ki, onun namusunu kanıtladık.

Burada yol ayrımı kesin, tarihsel görev büyük, sorumluluk alabildiğine derin!

Şimdi Türkiye üstüne sezen, duyan, kaygılanan herkese, onun gerçeklerini yapmak düşüyor. Bütün karanlıkların, er ya da geç delindiği ve güneşin yine doğduğuysa o ölçüde gerçek...

En büyük şükran sizleredir:

Yazarın inandığı, aşık olduğu ve yarın adına güzellerin en güzelini dilediği Türkiye'nin tüm insanlarına!

Öyleyse nehirden akanlara bakacağımıza, yukarıya gökyüzüne doğru bakıp, ne eylersen güzel eylersin diye gülümseyelim derim!

ETİKETLER

Ayça Atikoğlu

Yazarın Diğer Yazıları

Eski bir tartışma yeniden alevlendi: Siyasi duruş mu edebi deha mı?

Hayırlı olmayan bir yaşamdan "Hayır" çıkarmak isteyen Alfred Nobel'in "İnsanlığa Hizmette Bulunanlara" sunulması için bıraktığı mirastan ancak bu kadar oluyor işte... 

İtalya'dan bir haykırış: "Ahmet Altan içeride kaldıkça biz dışarıda nefes alamıyoruz"

O, Silivri'de kaldığı sürece biz her güne yenilgiyle başlıyoruz...

Robert Redford, sıcak bir tebessümle veda etti

"Beni yaşamak için kazanmak ilgilendirmiyor, sadece yaşamak ilgilendiriyor"