29 Ağustos 2015

Şık ve biçimci bir eğlencelik

'İşgal altındaki Berlin' gibi enfes bir temayı ziyan eden film, İngiliz tarzı bir mizah barındırıyor

KOD ADI: U.N.C.L.E   (The Man from U.N.C.L.E.)   X X 1/2

Yönetmen: Guy Ritchie
Senaryo: G. Ritchie, Lionelb Wigram
Görüntü: John Mathieson
Müzik: Daniel Pemberton
Oyuncular: Henry Cavill, Armie Hammer, Alicia Vikander, Elizabeth Debicki, Luca Calvani, Sylvester Roth, Hugh Grant, Jared Harris, David Beckham/Warner Bros filmi

 

 

Verimli ve yetenekli Guy Ritchie’den daha iddiasız, ama belki daha popüler olmaya aday bir film. Onun Lock, Stock and Two Smoking Barrels ile parlak biçimde başlayıp Swept Away, RocknRolla ve ikiSherlock Holmes’le devam eden kariyerinin zirvelerinden biri olmayacak!...

Bir dönemin popüler bir TV dizisinden uyarlanan film, 1963 yılının Berlin’inde açılıyor. Soğuk Savaş  tüm hızıyla sürmekte, kent işgalci devletler arasnıda gerilimli zamanlar yaşamaktadır. CİA ajanı Napoleon Solo (‘bana yalnız annem Napeleon der!”) ile Sovyet KGB ajanı İlya Kuryakin, savaşın atom silahları uzmanı, sonra ABD’ye geçen  ve bir süre önce ortalardan kaybolan bir bilim adamının peşindedir. Çünkü adamın yeni ve pratik bir atom bombası yaptığına dair söylentiler vardır. Ve her devlet bunun peşindedir.

Bu arada işin içine Berlin’de bir garajda tamircilik yapan çıtı-pıtı Gaby de katılır. Açık bir nedenle: o bilim adamı onun babasıdır!... Ayrıca projenin peşinde olanların arasında eski Naziler’den bir grup vardır ve liderlerinden biri de Gaby’nin amcasıdır!...

Böyle bir film için ne söylenebilir? Öncelikle soğuk savaşta ‘işgal altındaki Berlin’ gibi enfes bir temanın ziyan edildiği... Gerçekten de o dönem ve o dekor, diyelim ki de Martin Ritt’in Utanç Duvarında Casusluk-  The Spy Who Came in From the Cold veya Billy Wilder’in Bir İki Üç vb. filmlerinde öylesine iyi işlenmişti ki... Gerilimiyle ya da komedi ögeleriyle..

Burada daha çok (öncelikle Ritchie’den gelen, ama dizinin de baskın ögesi olan) İngiliz tarzı bir mizah var. Yer yer işleyen, ama zaman zaman soğuk kaçan...Özellikle Napoleon ile İlya’nın arasındaki abartılmış sürtüşmede olduğu gibi.

 Ki gerçekten iki çam yarması aktör, Henry Cavill ve Armie Hammer rollerine iyi oturmuşlar. Öyle ki, paylaşamadıkları minicik Gaby, bir yandan bu iki yakışıklı arasında tercih yapacak şanslı bir genç kız gibi gözükürken, öte yandan ‘aman, aralarında ezilecek!’ korkusu uyandırıyor!...

Film genel havasıyla bir James Bond parodisi gibi duruyor. Ama bir ölçüde Guy Ritchie farkıyla...Yönetmen yine biçimciliğe yaslanıyor. Ve biraz uyutan bir ilk yarıdan sonra, özellikle finale doğru, müthiş hızlı bir kurgunun da katkısıyla filmini nefes kesici bir görselliğe kavuşturuyor.

Finalde ise bir cümle sanki bizim için konmuş: İstanbul’dan övgüyle söz ediliyor. Galiba devam filmi bizde çekilecek!...

Amacınız sırf oyalanmaksa, kaçırmayın...

 

Kutsal ailenin yaşam savaşı

 

KAÇIŞ YOK   (No Escape)   X X 1/2

Yönetim ve senaryo: John Eric Dowdle, Drew Dowdle
Görüntü: Leo Hinstin
Müzik: Marco Beltrami, Buck Sanders
Oyuncular: Owen Wilson, Lake Bell, Pierce Brosnan, Thanawut Kasro, Chatchawai Kamonsaktipak/Amerikan filmi

 

 

Adını pek duymadığımız (sanıyorum) iki kardeş sinemacıdan ilginç bir film. Önemli sayılmayabilir, amahikayesini gayet iyi anlatmayı ve bizi baştan sona avucunun içine almayı becerdiğini söylemek boynumuzun borcudur!...

Film adı verilmeyen bir Uzak-Doğu ülkesine gelen tipik bir Amerikan ailesinin öyküsü. Jack ve Annie Dwyer, iki küçük kızlarıyla birlikte ülkeye ayak basar ve havaalanından itibaren bu yoksul, ışıksız, düzensiz ve kargaşa içinde gözüken ülkenin ürkünç manzarasıyla şaşkına dönerler.

Gelişlerinin nedeni, Jack’ın yeni şirketinin burada yüklendiği bir iştir: ülkeye içme suyu getirecek sistemi kurmak...Ama yolda, otelde ve sokakta karşılaştıkları garip şeylerin ötesinde, ülkede rejime karşı bir isyanın başladığını da farkederler: Tam da geldikleri gün hem de...

Üstüne üstlük, isyanın simgesi de su gibi yaşamsal bir olayın yine bir Amerikan şirketine verilmiş olmasıdır. Ve de aile, kendisini aniden boşanan yabancı düşmanlığının tam ortasında bulur

Film temelde tipik Amerikan bir korkuyu yansıtıyor: yabancı bir ülkede kendisini Amerikan-karşıdı eylemlerin içinde bulmak...Bu açıdan geçmişin birçok siyasal soslu filmiyle olduğu gibi, yakın zamanda Argova da Liam Neeson’lu Taken serisiyle de karşılaştırılabilir.

Ama filmde biraz daha ciddi bir yaklaşım da yok değil. O da çiftin en zor anlarında karşılaştığı ve ülkeyi çok iyi bilen kaşarlanmış İngiliz ajanı Hammond’dan geliyor. Pierce Brosnan’ın lezzetli bir kompoziyonla hayat verdiği Hammond, birden patlayan ve ortalığı kasap dükkanına çeviren korkunç katliam karşısında bile yansızlığını koruyor.

Ve az gelişmiş ülkelerde, Batı’nın sürekli verdiği borçlar ve kredilerle o ülke ekonomisini nasıl avuçlarının içine alıp tutsak kıldığını en net biçimde açıklıyor. Böylece olaylara bir ölçüde hak veriyor. 

İyi çekilmiş bu film, sonuç olarak belki ‘Kutsal Aile’nin (elbette ve bir kez daha Amerikan ailesi kuşkusuz!) yeni bir savunusundan başka şey değil. Ama bunu da en inandırıcı biçimde ve öykünün hakkını tam olarak vererek yapıyor. Kuzey Tayland’da çekilen filmdeki ülkenin aslında Kamboçya olması gerekiyor, çünkü Viatnam’a komşu gösteriliyor.

Ne olursa olsun, iyi bir seyirlik, çağdaş dünyamızdaki Doğu- Batı çatışmasına ve Amerikan düşmanlığına dolaylı, ama etkili bir bakış.

 

Üne ulaşmanın korkunç bedeli

 

ŞEYTANIN GÖZLERİ  (Starry Eyes)  X X 

Yönetim ve senaryo: Kevin Kolsch, Dennis Widmyer
Görüntü: Adam Bricker
Müzik: Jonathan Snipes
Oyuncular: Alex Essoe, Amanda Fuller, Noah Segan, Fabianne Therese, Shane Coffey, Natalie Castillo, Pat Healy, Louis Dezseran/Amerikan filmi

 

 

 

Gayet değişik ve sıkı bir korku-gerilim olarak başlayan, ama daha sonra tüm vaadlerini tutamayan bir deneme...

Bir grup arkadaş. Kızlı-erkekli. Bu orta sınıf gençler bir şeyler yapıp kendilerini kanıtlamak istiyorlar. Baş karakter olan Sarah’nın tutkusu oyunculuk. Bu tutkuyu gruptan birkaç kişiyle de paylaşıyor. Özellikle onu ‘rakibe’ olarak gören bir başka genç kızla...

Günün birinde gördüğü bir ilan, onu Gümüş Kaşık adlı bir film projesine ve onun ardındaki gizemli yapım şirketine götürüyor. Orada birbirinden tuhaf, biri kadın iki kişi, ona oyunculuk denemeleri yaptırıyorlar. Birinde tümüyle soyunmasını isteyerek....     

İşler giderek karışıyor. Şirketin gizemli patronuyla tanışan ve onun cinsel ilgisine de mazhar olan Sarah, artık sıradan bulduğu lokanta işini bırakıyor. Bu tuhaf yeni çevrenin erotizmle büyücülüğü harman eden taleplerine uymaya çabalıyor. Ve sonunda kendisini şeytani bir entrikanın içinde buluyor. 

Film uzun bir süre adeta nefes nefese izleniyor. Bir tür Rosemary’nin Bebeği mi diye bakıyorsunuz. Kadının ruhsal kargaşasıyla koşut giden fiziksel  ve bedensel değişimleri, akla bunu getiriyor.   

Ama bu o filme değil, daha çok Dan Brown’luk bir şeytan öyküsüne doğru yol alıyor. Giderek asıl kimliğini bu ünlü olma hevesine feda eden Sarah, acaba acımasız bir katile dönüşebilir mi?   

Dediğim gibi, sonlara doğru çekiciliğini oldukça yitiren bir gerilim. Ama türün meraklıları bir göz atsa iyi olur.

 

Yazarın Diğer Yazıları

Fatoş Güney'in anıları: Trajik hayatlara görkemli bir bakış

Daha 13 yaşındayken Hürriyet gazetesinde gördüğü bir haber: Yılmaz Güney adlı bir aktör tartışma sonucu müzisyen Alper ve ağabeyi İlhan'ı haşat etti. Alper onun sık sık gittiği Moda Deniz Kulübü'nde çalan Şerif Yüzbaşıoğlu orkestrasının bateristi değil mi? Ve Fatoş sormadan edemez: "Kim bu Yılmaz Güney denen serseri?"

Sanat tarihinin dramlarından süzülüp gelen film

Hikâye değişik ve zengin açılımlar içeriyor: zıt ve çelişkili yaşlar, dinler, sosyal konumlar, kültür düzeyleri. Bol insancıl malzeme, bol yaşam dersleri fırsatı, bol dram, hatta melodram... Peki film tüm bunları en iyi biçimde değerlendiriyor ve tüm beklentileri karşılıyor mu?

Trump'a artık "güle güle" derken...

Ne kadar kızıp sövsek de azından devasa kültürüyle hep izlediğimiz o dev ülke, sonunda başındaki o kaçıktan kurtulacak. Ve emin olun, en çok dengesizlerden çeken tüm dünya için bu çok daha iyi olacak.