23 Ağustos 2014

Seri halinde gelen hortumlar

Film ünlü oyunculara değil, daha çok özel efektlere dayanıyor. Onların kusursuza yakın olduğunu ve bizi tam felaketin içine attığını söylemek gerek

FIRTINANIN İÇİNDE 
(İnto the Storm)

Yönetmen: Steven Quale
Senaryo: John Svetnam
Görüntü: Brian Pearson
Müzik: Brian Tyler
Oyuncular: Richard Armitrage, Sarah Wayne Callies, Matt Walsh, Max Deacon, Nathan Cress, Alycia Debnam Carey, Arlen Escarpeta/ Warner Bros filmi.

İnsan ve doğa... Birlikte yaşamaya mahkum, bunun için tek çare olan ‘barış içinde birlikte yaşama’ ilkesini çok sık unutan ve insan tarafının karşı tarafa reva gördüğü sayısız kötü uygulama nedeniyle sık sık yoldan çıkan bir ilişki.

Öyle olduğu zaman da, elbette insanoğluna hayal edilebilecek en büyük kötülükleri ve felaketleri de getiren, ki bu sinemada adına felaket filmleri denen türe yol açmıştır. Ve birçok film depremlerden su baskınlarına, yanardağ patlamalarından yangınlara, çölleşmeden susuzluğa birçok felaketi işleye gelmiştir.

Bizde görece olarak nadir olan (ama müjde: şimdilerde başladı!) hortum olayını yıllar önce (tam olarak 1996 yılında) Jan de Bont adlı teknisyen-yönetmen sanatçının Twister adlı filminde izlemiştik. Hayli etkileyici biçimde... Fırtına ise birçok filmde gösterilmişti, ki ben başa Wolfgang Petersen’in The Perfect Storm- Kusursuz Fırtına (2000) filmini koyarım.

Bu yeni film uzak-doğuyla birlikte hortumların ülkesi olan ABD’de (iki yanından okyanuslarla çevrili olmak kolay değil!) Oklahoma yöresinin Silverton kasabasındaki seri hortumları ele alıyor. Bir küçük ekip, bunları filme almanın peşindedir. Ama asıl kahramanlar, böyle profesyonel amaçları olmadan felakete yakalanan kendi halinde insanlardır: mezuniyet törenindeki bir büyük okulun öğretmen ve öğrencileri, birkaç aile, aşka adım atmak için yanlış zaman seçmiş bir çift, komik bir grup...

Film ünlü oyunculara değil, daha çok özel efektlere dayanıyor. Onların kusursuza yakın olduğunu ve bizi tam felaketin içine attığını söylemek gerek. Seriye dönüşüp birbiri ardına gelen hortumlar gerçekten korkunç.

Ayrıca film, bu felaketin ardındaki insan hatalarına ve doğaya karşı gelen uygulamalara da değiniyor. Geçerken olsa da...Demek ki, gerilimin yanı sıra çevrecilere de ilginç gelebilir. 

Siyah-beyaz çizgi-romanda ünlüler geçidi

GÜNAH ŞEHRİ: UĞRUNA ÖLDÜRÜLECEK KADIN
(Sin City: A Dame To Kill For)

Yönetmen: Roberto Rodriguez, Frank Miller
Senaryo: Frank Miller
Görüntü: R. Rodriguez
Müzik: R. Rodriguez, Carl Theil
Oyuncular: Mickey Rourke, Jessica Alba, Josh Brolin, Eva Green, Powers Booth, Joseph Gordon-Levitt, Rosario Dawson, Bruce Willis, Ray Liotta, Dennis Hysbert, Christopher Lloyd, Stacy Keach, Lady Gaga/ Amerikan filmi.

Özelikle Sin City adlı çizgi-romanıyla büyük ün yapan Frank Miller, bu seriden ilk uyarlamayı 2005’te, yanına Tarantino’nun ‘çömezi’ Roberto Rodriguez’i alarak gerçekleştirmişti. Los Angeles’e çok benzeyen bir kenti ve onun hepsi çeşitli suç ve günahların içinde yuvarlanan sert insanlarını anlatan film, dizinin görsel estetiğini izliyordu: temelde siyah-beyaz bir dünya, yer yer özellikle kadın tasvirlerinde birden parlayan renk lekeleri. Özünde ise kara-filmlerin karanlık dünyası ve de aşırı bir şiddet.

Tüm bu özellikler, 10 yıl sonra çıkıp gelen bu bölümde de var. Ama kendi adıma çok etkilenip sevdiğim ilk bölüm kadar etkilenmedim bu kez...O filmin her şeyiyle sürpriz etkisi vardı çünkü...

 Bu kez, o yok. Olmayınca da projenin kusurları daha çok beliriyor. Öncelikle iki, hatta üç hikayenin içiçe kurulması yeterli değil. Biri başlayıp kayboluyor, ancak finalde ortaya çıkıyor. Gerçi bu Ucuz Roman’da da vardı. Ama Rodriguez bu işi ustası kadar iyi becerememiş. Zaten yönetim, görüntü ve müziği de yüklenmesi, ondaki temel eksikliği ortaya koyuyor: yazarlık. Filmin tüm cilası altındaki senaryo zaafı, bu kez iyice duyumsanıyor.

Bir de o bitmeyen iç ses...Bu da Miller’in çok sevdiği bilinen klasik kara-roman ve kara-filmlerden ve onların Raymond Chandler, Dashiel Hammett gibi yazarlarından kaynaklanıyor. Ama biraz fazla kaçıyor...

 Ancak film yine de sürükleyici, Karakterler aşınmış da olsa, Mickey Rourke’un yine tanınmaz makyajıyla yarattığı iyi yürekli dev Marv, Powers Booth’un çürümüş senatör Roark, Josh Brolin’in aşkın gözünü kör ettiği eski polis Dwight karakterleri etkileyici. Tüm kadınlar, başta Eva Green’in Ava’sı  (Gardner mi?) son derece kışkırtıcı. Bruce Willis’ten Stacy Keach’e, Joseph-Gordon-Levitt’den Ray Liotta’ya, Jessica Alba’dan Rosario Dawson’a birçok ünlü, irili-ufaklı rollerde karşımıza geliyor. Hatta Lady Gaga bile var. Yani tam bir şenlik!...

Demek ki eğlenceli bir film.Ama benim gibi kara-film tutkunları için, bunca şamataya karşın belli bir ‘deja vu’ duygusu yaratıyorsa... Kabahat kimde?

Yazarın Diğer Yazıları

Shakespeare oynayan Toros'lu köylü kadınların hikayesi

Toros açık havasına taşınmış bu Orta Çağ İngiliz saray dramı, sanki bu deplasmandan kazançlı çıkıyor

Bir sinema zirvesi değil; ama bir spor filmi başyapıtı...

Ken Miles yarışın ne menem bir şey olduğunu anlatmak için Henry Ford'u zorla arabaya alıp piste fırladığında adam hüngür hüngür ağlamaya başlayınca... Bizim de ağlayasımız geliyor. Aynı biçimde, Enzo Ferrari sonunda kaybedince, ona bile üzülüyoruz!..

Gürcistan’da yoksulluk, cinsellik ve bale üzerine

Denetimli anlatımı, sağlam dramatik yapısı ve müzik/dans yanıyla da ilgi çeken, görülmesi gerekli bir film