13 Nisan 2021

Özel bir kadının öyküsüyle ülkenin son 50 yılına bakış

Atilla Dorsay Netflix'te yayınlanan "Sen Hiç Ateş Böceği Gördün Mü?" filmini yazdı

SEN HİÇ ATEŞ BÖCEĞİ GÖRDÜN MÜ?

X X X

Yönetim ve senaryo: Yılmaz Erdoğan
Müzik: Metin Kalemder
Oyuncular: Ecem Erkek, Ushan Çakır, Asuman Dabak, Özlem Tokaslan, Caner Alkaya, Yılmaz Erdoğan, Yiğit Can Bahçeci, Zeki Ocak, Engin Alkan, Bülent Çolak, Fatih Özkan, Ahmet Rifat Şungar, Devrim Yakut, Rıza Akın, Atakan Çelik, Celal Tak, Anıl Ateş, Bora Akkaş, Bülent Ekinci, Merve Dizdar, Sinan Bengier, İlyas Kaya, Ülkü Duru, Beyza Engin, Tuğba Aydın

BKM- Netflix yapımı,

2021.

Beşiktaş Kültür Merkezi (BKM) sevgili Yılmaz Erdoğan'ın yönetimi altında ne düzeyli, işlevsel ve yararlı (yani topluma yararlı) bir mizaha erişti... Doğrusu tüm yaptıklarını izleyemiyorum, zaman azlığı / iş çokluğu ikileminin yükü altında... Ama izlediğimde de çok mutlu oluyorum.

Ayrıca Erdoğan'ın sinemaya katkısını da önemsiyorum. Kanıtı: 2014'deki 100 Yılın 100 Türk Filmi kitabıma onun Vizontele - Vizontele Tuuba ikilemesini aldığım gibi, başka türlü bir zirve saydığım Kelebeğin Rüyası'nı da almışımdır.

Tiyatro olarak BKM'nin 1999'dan beri sergileyegeldiği Sen Hiç Ateş Böceği Gördün Mü? eserini sahnede izleme fırsatını bulamamıştım. O tarihten beri aralıklı olsa da yine sahnelenmesine ve hep seyirci çekmesine karşın... Şimdi Erdoğan bunu Netflix'in de katkısıyla, bir film haline getirmiş. Ve bence çok da iyi yapmış. Böylece kalıcı bir esere, istediğiniz zaman izleyeceğiniz bir filme dönüşmüş. Bu açıdan, benim için sürprizler içeren bir seyir yaşadım diyebilirim.

Yapıt bir genç YouTuber grubunun yaşlı bir kadınla bir söyleşi yapma çabasıyla açılıyor. 70'lerindeki Gülseren Hanım'ın öyküsü bu uzun söyleşi sırasında ortaya çıkıyor: Elinde çocukluğundan beri çekilmiş sayısız fotoğraf barındıran bir albümün yardımıyla... Ve böylece doğum tarihi olan 1951 yılından (o tarihi taşıyan bir Cumhuriyet gazetesi baş sayfası bize o günleri hatırlatıyor) itibaren, kabaca 50 yıllık bir Türkiye panoramasını da kimi düğüm noktalarıyla karşımıza getirerek...

Gülseren geniş bir ailenin kızıdır. Annesi İclal Hanım, babası Nazif Bey, ayrıca kardeşler, dayılar, halalar... Ve herbirinin farklı yapıları, karakterleri, inançları ve ilkeleri. Tüm bunlar, giderek Türkiye yakın tarihinin farklı yönelişlerini simgeleyen figürlere dönüşüyor.  

Baba Nazif memurluktan ayrılıp çeşitli işleri dener ama hepsi fiyaskoyla sonuçlanır. İğde işinde de, tuz işinde de batar. O sanki bir türlü beceremediğimiz gerçek bir kapitalizmin hazin simgesidir.

Akrabalar muhteliftir. İclal Hanım'ın kardeşi Hazım angaje bir solcudur. O dönemin eski radyolarından birinden Rusça yayın dinleyip Stalin adı geçince selam duran, "amele sınıfı"nın peşinde gitmeyi amaçlayan, "komünist tahkikatları"ndan ikide bir tutuklanıp içeri giren genç bir komünist... Kaderi de dönem solcularının genel akıbetinden farklı olmayacaktır. Onun kardeşi Kürşad dayı ise tam tersine inanmış bir Müslüman, dilinden Allah adını düşürmeyen bir inanç adamıdır

O sırada, yani 1951'de Gülseren dünyaya gelir. Ve daha çocukluğundan başlayarak, kimselere benzemeyen çok farklı kimliğini ortaya koyar. O geveze, densiz, asi, pot üstüne pot kıran, lafını kesinlikle sakınmayan, belki annesinin sürekli dediği gibi "deli" kızın tekidir!.. Ve bu yüzden herkesle kavga edecek, ilerde gittiği okuldan "isyankar ve itaatsiz" olduğu için kovulacak, biraz boy atınca kendisini Ebe Sürme aracılığıyla oğullarına istemeye gelen Beypazarlı Tipiyağanoğulları (!) ailesini rezil edecektir; sonuncusu filmin dayanılmaz derecede komik sahnelerinden birine yol açarak!.. Bir yerde ona konan teşhis ise şöyle olacaktır: "Akıl melekelerinde mutedil bir kayma var!" Tüm bu eski sözcüklerin hikâyenin geçtiği dönemlerle bağlantılı olduğunu da eklemeli.

Filmin ana temalarından biri kuşkusuz Gülseren'le babası arasındaki o emsalsiz bağdır; o talihsiz babayı, baba da o tuhaflık kraliçesi kızını karşılıklı olarak öyle bir severler ki... Nazif Bey örneğin şöyle diyebilen bir babadır: "Ciddiyete iman etmişiz. Bu ülkede neşeye yer yok mu?" Öte yana giderken son söz olarak da şunu der: "Ona çok iyi bak, olur mu Allahım?.."

Bir diğer ana tema ise Gülseren ve annesinin karşılıklı nefretleridir. Öylesine ki anne İclal sık sık kızı yüzünden kriz geçirir ve şöyle haykırır: "Ben doğurdum, yine ben öldüreceğim seni!" Ama "Sen bir kere bile bana 'seni seviyorum' demedin!" diye suçladığı anası yanıbaşında ölünce Gülseren, o tadına varamadığı anne sevgisinin ne olduğunu kavrar. Ama artık çok geçtir.

Böylece yıllar geçer. Ay'a gidilir, Sovyetlerin Afganistan işgali devrimcileri birbirine düşürür, darbeler olur, yeni tutuklamalar birbirini izler. İclal'in genç devrimci yeğeni Veli, sevgilisiyle sinemaya gitmek istediğinde kız illa da Ayhan Işık filmi diye tutturur, Veli'yse Yılmaz Güney der başka bir şey demez! Sinema bile, sanat bile bu ülkeyi birleştirmek bir yana, böler durur!..

Ve 1980 yılında, Gülseren sonunda evlenir. Tam o sırada vuku bulan darbede, namazında-niyazındaki Kürşad bile tutuklanmaz mı!.. Gülseren ise sekiz ay sonra eve dönecektir, kocadan yediği dayaklardan bıkmış olarak... Ve bu yüzden yine ananın hışmına uğrayarak... Ona yanıtı ise acı olacaktır: "Bana neredeyse kocanın öldürdüğü yerde gül biter diyeceksin!"

Ama gerçek aşkı o da tadar. Son derece şirin bir çocukla, çok romantik bir bölümle... Ve filme adını veren "ateş böcekleriyle buluşma" olayını, babasıyla olanından sonra ikinci kez yaşamasıyla... Bu arada kızın sanki bir "canlı kerrat cetveli" olma özelliği kadar, "sarılma / koyna girme" olayını da içeren alabildiğine şiirsel bir bölüm yaşanır; filmin belki duygusal zirvesi. Ama genç adam askere gidecek, bir süre sonraysa ölüm haberi gelecektir.

Arada TV çağı gelmiştir elbette... Hem de çok kanallısı... İyice yaşlanmış anne ve sağ kalan akrabalar salona doluşup TV izlerler. Gerçi tüm bu macerayı içinde yaşadıkları o eski ve görkemli konak artık otel olarak kiraya verilmiştir. Oda oda!.. Ama onlar yine burada kalıp salona doluşurlar. Ve sessiz-sedasız ekrana çivilenirler. Onlar bugünkü gençlerin küçücük ekranlarının esiri olması olayının birkaç kuşak öncesidir. Ama o kocaman aletin akıbeti de sokağa atılmak olacaktır; kimilerinin matematik belleği nedeniyle "Eisenstein teyze" dedikleri Gülseren marifetiyle!.. Dedik ya, o tam bir "deli kız"dır...

Ve bu hoş seyirlik yine o tanrısal ateş böcekleriyle sona erer. Ki onlar filmin bir yerinde şöyle tanımlanmıştır: "Lambalar sadece ışık verir, ama ateş böcekleri aydınlatır."

Demek ki bu yeni Yılmaz Erdoğan opus'u görülmeyi hak eden bir yapım. Kalabalık kadronun tümü üzerine düşeni gayet iyi yapıyor. Başta yüzüne tüm bir ömrü sığdırmış olan Ecem Erkek olmak üzere... Onu illa da Gülseren'i yıllarca sahnede oynamış bir primadonna'yla, Demet Akbağ'la kıyaslamanın alemi yok. Kendi çapında gayet iyi bir oyuncu. Ve o karakterin değişken ruh hallerini iyi veriyor.

Aralarında Asuman Dabak, Ushan Çakır, Ahmet Rifat Şungar, Devrim Yakut, Rıza Akın gibi tanınmış adlar kadar gençlerin de bulunduğu kadro gayet iyi. Yılmaz Erdoğan ise kendine ayırdığı kısa rolde (Somer Yoğurtçuoğlu!) tam anlamıyla bir kompozisyon yaratıyor. Ve bizlere "gülmeden gülmenin" sırrını öğretiyor! Tam ondan beklendiği gibi... Müziğin ardındaki Metin Kalemder'i de kutlamak gerekir. Ayrıca o "albümü" de çok beğendim. Genelde bizim filmlerimizde bu tür ayrıntılara hiç dikkat edilmez. Ama bunda o bir ömrü yansıtan eski resimlerle dolu o albüm öylesine inandırıcıydı ki...

Öte yandan, film karşımıza çok ilginç bir eski İstanbul getiriyor. Çok iyi seçilip kullanılmış eski sokaklar, ahşap evler, bir tarih atmosferi... Ve hepsi pastel renklerle, geniş ve soluk dev bir tablo yaratılıyor. Bu durum tüm yapıta bir ölçüde sinmiş olan tiyatro atmosferini de önemli ölçüde gideriyor.

Bu başarı için öncelikle görüntü yönetmeni denen sanatçıyı kutlamamız gerekir. Ne var ki internette belki kırk yere baktım (biraz abartmış olabilirim!), ama o konuda hiçbir bilgiye erişemedim. Doğrusu o sanat insanı kimse ona ayıp etmişler!..

Yazarın Diğer Yazıları

Beyoğlu: Sinemaların değil, ama sinema müzelerinin merkezi

Doğrusu bu özenle hazırlanmış müzeyi çok beğendim. Ama elbette daha eksikleri var, hem de çok... İyi bir yönetimle bunlar tamamlanabilir

Netflix’te bol sürprizli bir gerilim filmi

Daha önce de birlikte American Splendor, The Nanny Diaries gibi ilginç filmler yazıp yönetmiş Shari Springer Berman - Robert Pulcini ikilisi karşımıza değişik bir filmle geliyorlar

Atlar, ahırlar ve eski değerler üzerine bir çağdaş western

Ana tema Amerikan toplumu üzerine getirdiği  gözlemlerdir. Kırsalın klasik yaşam biçimi ve bunun değerleriyle, modern çağın, kentleşmenin ve kapitalistleşmenin çatışmasıdır bu...