26 Mayıs 2018

Nostaljinin eski tadı yok ne yazık ki!....

"Galiba asıl sorun şu ki.... Nostaljinin eski tadı yok!"

Han Solo: Bir Star Wars Hikâyesi     X  X  ½

(Solo: A Star Wars Story)

Yönetmen: Ron Howard
Senaryo: Jonathan Kasdan, Lawrence Kasdan
Görüntü: Bradford Young
Müzik: John Powell
Oyuncular: Alden Ehrenreich, Emilia Clarke, Woody Harrelson, Donald Glover, Thandy Newton, Joonas Suotamo, Paul Bettany, Phoebe Waller-Bridge

Walt Disney- Lucas film yapımı

 

1977 yılının ilk Star Wars’ı bize geldiğinde nasıl heyecanlanmıştık...1980 tarihli yazıma (çünkü film ancak üç yıl gecikmeyle gelmişti) şöyle başlamıştım:

“Yıldız Savaşları orada öyle duruyor: parlak, parlak da söz mü, göz kamaştırıcı, pırıl pırıl, görkemli, başdöndürücü bir film. Küçümsemek isteseniz de, boşluğunu savunsanız da, ‘tuzak’ deseniz de, aydınca bir dudak bükmeyle işi savuşturmak isteseniz de, bir anlamda nafile.”

Bu yazım Beyaz Perdede Kırmızı Filmler adlı fantastik sinema örneklerine eğildiğim kitabıma girmişti (1986). Sonra da 100 Yılın 100 Filmi’ne daha geniş ve kavrayıcı bir yazıyla almıştım.

Bu filmlerin tüm tarihçesini yapacak değilim, meraklısı bilir. Ama özetle George Lucas’ın başlattığı o ilk üçleme; sonra daha gerilere giden bir ikinci üçleme. Ve son zamanlarda o aleme yeniden yaklaşma çabası: Rogue One‘la (2016) başlayarak....

Bu yeni çaba yine o malum sözlerle açılıyor: “Çok eskiden.... Bir zamanlar...Başka bir yıldız sisteminde...”. Ve ilk filmlerin kahramanlarından birkaçının, özellikle de Han Solo’nun ilk  günlerine geri dönüyor.

Bu bize serinin en sempatik kahramanlarından Han Solo’yu daha iyi tanıma fırsatını getiriyor. Harrison Ford’un son filmlere dek uzanan oyunculuğuyla tanıdığımız o şen-şakrak, espri kübü, ayni ölçüde atılgan, yürekli ve pervasız kahramanın örneğin Solo soyadına nasıl kavuştuğunu, o unutulmaz orangotan suratlı dostu Chewbacca ile tanışmasını, yine sonraki tanışlarından Lando Calaissian’ın gençliğini görüyoruz.

Ve Lando’nun Millenium Force adlı ünlü uzay gemisinin bir kumar oyununda nasıl Solo’ya geçtiğini, o köhnemiş ve tozlanmış geminin nasıl adam edildiğini izliyoruz. Fonda yine o zalim İmparatorluk ve ona karşı isyan teması olduğu halde....

Ama doğrusu çok yeni birşey de yok, o eski tad da...Dur-durak bilmeyen bir tempo kısa zamanda, seyirciyi alıp götürmekten çok uyutuyor, serseme çeviriyor. Bilmiyorum, zihinleri bizden daha taze olan genç kuşaklar bu hıza uyum sağlayıp filmi sevecekler ve böylece devam filmlerine yeşil ışık yakacaklar mı?

İlginç şeyler var elbette...Örneğin yeni kadın kahraman Qi’ra. (Onu Emilia Clarke canlandırıyor). İyi mi, kötü mü olduğu hep şüpheli, gizemli ve savaşçı bir dişi. Ya da “kimseye asla güvenme” sloganına sarılmış, üç kağıtçı ve hırsızlar kıralı Tobias (formda bir Woody Harrelson) ve dişisi Val (Thandie Newton)

Ya da yeni robot L3. Ki sahibi Lando’ya duyduğu aşkı saklamıyor!..Ben önce bunu eşcinsel bir ilgi sanıp ‘bu filmde ne işi var bunun!” deyip durdum. Onun dişi bir robot olduğunu farkedene dek!....

Ya da “çok eskiden...bilinmeyen bir yıldız sisteminde” olsa da...Bize günümüzü (ve de ABD’yi) çok hatırlatan kimi sahneler. Örneğin o bar sahnesi ve mikrofondaki elbette siyahi şarkıcı...Ya da Han Solo’nun amansız bir kumar oynadığı bölüm. Sanki Las Vegas!...

Ve de o Amerikan Bar’da buluşan eski kahramanlarımız...Sanki ilk Star Wars’un ünlü sahnesi. Gencecik birer Solo ve Lando....180 yaşında olduğu söylenen Chewbacca. Ve başkaları.  Keyifli bir bölüm.

Ayrıca genç oyuncu Alden Ehrenreich’in Han Solo’da çok iyi olduğunu belirtirken, kimi karakterlere seslerini veren ünlüleri hatırlatayım: Rio Durant’da oyuncu-yönetmen Jon Favreau veya Lady Proxima’da NCİS dizisinin Hetty’si Linda Hunt...

Tüm bunlara karşın, filmi başarılı bulmak zor.. Çok hızlı bir tempo mutlaka akışkanlık getirmiyor. Üstelik birçok sahnenin aşırı loş, hatta düpedüz karanlık olması da seyri kolaylaştırmıyor. Ve film türün iyi örneklerinin içerdiği o soyluluk duygusunu vermiyor.

Ve sonuç olarak galiba asıl sorun şu ki....Nostaljinin eski tadı yok!...Ünlü oyuncu Simone Signoret’nin anılar kitabına verdiği isim gibi...

Yarın: You  Were Never Really Here

Yazarın Diğer Yazıları

Şalom dergisi, Türk Yahudileri ve kültürümüz

Elimde iki dergi var. Büyük boy, kalın, kuşe kağıda basılmış, bol resimli Şalom dergisinin 99. ve 100. sayıları. Mayıs sayısı olan ikincisi daha dolgun, çünkü tam 100. sayıyı kutluyor

Sokak gezilerim, biten kitaplarım ve 2000'lerin yönetmenleri

Her şey aynen sürüyor. Biraz eğlenceyle, çoğu yapay ve zoraki duran etkinliklerle süslenmek istenen o bitmeyen ve kolay kolay da bitmeyecek zorunlu ev hapsi devam ediyor

Korona günleri: Evde neler dinliyorum?

Evdeki müziğe gelince... Elbette benden güncelliği ve de YouTube, Spotify, Streaming gibi yeni moda işleri beklemezsiniz. Bunları Ertuğrul Özkök gibi gençlere bırakıyorum!..