03 Ekim 2015

İnsanoğlunun özüne ve yeteneklerine bir saygı duruşu

Film bir yandan bilime, öte yandan insanın özüne görkemli bir saygı duruşuna dönüşüyor

 

MARSLI   (The Martian)   X  X  X  X  X

Yönetim​: Ridley Scott
Senaryo: Drew Goddard 
Görüntü: Dariusz Wolski
Müzik: Harry Gregson-Williams
Oyuncular:  Matt Damon, Jessica Chastain, Kristen Wiig, Jeff Daniels, Michael Pena, Sean Bean, Kate Mara, Sebastian Stan, Chiwetel Ejiofor, Mackenzie Davis, Donald Glover/ Fox filmi 

 

 

Marslı geliyor ve özellikle bilim-kurgu severlere bunca yıl sonra, hem de çok farklı bir malzemeye dayanmadan, insanoğlunun uzay macerası üzerine hala şaşırtan, heyecanlandıran ve düşündüren filmler yapmanın mümkün olduğunu kanıtlıyor.

Bir romandan alınan film aslında çok sinemasal bir çıkış noktası vermiyor. Bir kez daha, ABD’nin uzay çalışmalarını yürüten efsanevi (ve aynı ölçüde şüpheli!) NASA adlı kurumun Mars gezegenine yaptığı o bitip tükenmeyen yolculuklardan biriyle açılıyor.

Ve kurumun Ares 3 adlı ekibini yine Mars’taki bir araştırma sırasında tanıyoruz. Ama uzaydan gelip aniden patlayan bir fırtına herşeyi altüst ediyor. Bir kadın astronotun emrindeki ekip, uyarılar üzerine hemen tasını-tarağını topluyor, gemiye dönüyor.

Ama içlerinden biri, Mark Watney geride kalır: çünkü madeni bir cismin çarpmasıyla yaralanmıştır. Ve ekip onu alamadan havalanır.

Ama Mark ölmemiştir. Bir süre sonra, sanki toprağın içinden çıkarak doğrulur. Ve hayata döner. 

Ancak orada artık uzun süre için kalacaktır: gelecek Mars seferinin planlandığı dört yıl sonrasına dek...Öncelikle yaralı bedenini tedavi etmesi gerekir. Daha sonra da o kadar uzun süre dayanmanın koşullarını hazırlaması...Sadece birkaç aylık yiyecek-içecek içeren uzay istasyonunda, artık direnmenin ve hayatta kalmanın büyük deneyimini yaşayacaktır.

Bu öylesine zor ve karmaşık bir serüvendir ki...Orada öncelikle oksijenle hidrojeni birleştirerek su imal edecek, kendi kakasını gübre olarak kullanıp patates yetiştirecektir!...Ayrıca bir arabayı tamir edip belli uzaklıktaki eski bir Mars seferi kalıntısına erişmeyi ve oradaki cihazları onarıp dünyayla yeniden iletişime girmeyi de başaracaktır. O artık tek kişilik bir ekip ya da bir ordudur, öyle iş görecektir...

Tüm bunları yaparken, Mark dünyada iyice tanınacak, bir efsaneye dönüşecektir. Hala uzayda olan eski ekibiyse, bunlardan neden sonra haberdar olacak ve Mark’ın kurtarılıp dünyaya getirilmesi çabasında görev alacaktır.

Bunca uzay, özellikle de Mars filminden sonra bu filmin özelliği, hikayesini iyi seçilmiş bir ana tema üzerinde yükseltme başarısı. İnsanoğlunun gücü, erdemleri, yetenek ve zekası. Ve böylesine bir sürüven aracılığıyla, insanı insan yapan niteliklerin ortaya çıkması: bilgi, beceri, inat, sabır, merak...Her koşulda direnme gücü, hayatta kalma içgüdüsü...Çok şey bilme ve bunları pratiğe dönüştürme yetisi.

Bu ilginç film, bir yanda tek bir kişinin, öte yanda NASA’cılar ve giderek tüm dünyanın yer aldığı son derece eşitsiz bir ikileme dayanıyor. Ve bizler Mark’ın neler yaptığını  büyük ölçüde onun monologlarından, yani kendikendisiyle  konuşmalarından öğreniyoruz. Bu filme didaktik bir hava verme riski taşıyor. Ama deneyimli Scott, bunu ustalıkla önlüyor.

Ve böylece film bir yandan bilime, öte yandan insanın özüne görkemli bir saygı duruşuna dönüşüyor.

Mars ayrıca ‘kızıl gezegen’ diye de anılır: çöle benzeyen zemininin rengi dolayısıyla...Yapımcılar bunun için Ürdün’deki Rum Vadisi’ni seçmişler. Bu yöre film için eşsiz bir dekor oluşturuyor. Gerisiniyse dahi görüntü ustası Dariusz Wolski tamamlıyor.

Ayrıca şugünlerde Mars’ta su bulunduğu, ancak bunun büyük olasılıkla zehirli olduğu haberleri de medyaya yansıdı.  Bu açıdan, filmin zamanlaması da son derece ilginç.

Matt Damon bu neredeyse tek kişilik hikayenin altından başarıyla kalkıyor. Çok iyi koruduğu gözlemlenen bedeninden ilginç kılmayı başardığı monologlarına, senaryodaki mizah ögesini oyununa sindirmesine...Ayrıca Jessica Chastain’den Kate Mara’ya, Jeff Daniels’den Sean Bean’e  tüm kadro da göz dolduruyor.

Bu arada gerek asıl ekipte, gerekse NASA merkezindeki kişilerin ırksal açıdan çeşitliliği de dikkat çekiyor. Siyah renklilerden uzakdoğululara, Latino’lardan Hispanik’lere ve Hintli’lere hemen her ırk, insanlığın bu ilginç macerasında temsil ediliyor. Yapımcılar, giderek ABD açısından ilginç ve akılıca bir seçim... 

Soğuk savaşı yansıtan unutulmaz satranç maçı

 

ŞAH MAT    (Pawn Sacrifice)    X  X  X  1/2

Yönetim​: Edward Zwick
Senaryo: Steven Knight
Görüntü: Bradford Young
Müzik: James Newton Howard
Oyuncular:  Tobey Maguire,  Liev Schreiber, Peter Sarsgaard, Lily Rabe, Robin Weigert, Michael Stuhlbarg/ Amerikan filmi

 


Satranç… İnsanoğlunun adına kısaca oyun dediği ve sayısız türü bulunan o zihin jimnastiği; zekanın kendi kendisini ölçme alanı olan eğlenceliklerin en ünlüsü, en zoru, en belalısı, en kompleksi.

Aslında bu masa başı oyunlarından ikisi, benim de kişisel hayatımı etkilemiştir. Bir dönemde bezik oynardık: benim çocukluk/ilk gençlik yıllarımda modaydı.  Sonra brice geçtik. Gerçi poker denen o ürkünç kumara hiç dalmadım, oynamasını bile bilmem. Ama neredeyse şanstan çok oyun ustalığına ve zekaya dayanan briç oyununun uzun yıllardır -ve artık ebediyen- hayatımın önemli bir olayı olduğunu söylemeliyim.

Satranca da hiç bulaşmadım, sadece uzaktan izledim. Bu açıdan, bu alanın efsanevi adı Bobby Fischer’in hayatının bir bölümünü ve en ünlü karşılaşmasını anlatan bu filmi de önce beni pek çekmedi: “Ben satranç bilmem ki!’.

Ama sevgili dostum Ali Ulvi’nin geçen ayın Milliyet-Sanat dergisinde Aşk ve Merhamet’i eleştirirken, “Akıl  Oyunları’nı seyrederken matematikten anlamamız gerekmediği gibi, burada da nota kağıtlarının teknik detaylarını bilmemiz gerekmiyor”  dediği gibi, burada da bu filmi izlerken satranç bilmemiz gerekmiyor.

Çünkü oyun bahane. Aslolan insan karakteri, oyuncular ve çevresinde dönenler. Çünkü her oyun, hele satranç gibi dehaya ve yeteneğe uzananlar, bize öylesine farklı ve çarpıcı kişilikler sunabilir. Dahası, o oyun çağına ve çevresine çok daha genel bir tanıklık da getirebilir.

Bu film  tam 1972 yılında, demek ki 1943 doğumlu Amerikan satranç ustasının 29 yaşındayken, ünlü Rus “meslektaşı” Boris Spassky ile İzlanda’da yaptıkları maçı anlatıyor. Oyunun dünya çapındaki iki dehasının karşılaşması, Soğuk Savaş’ın o hızlı yıllarında iki blokun ve iki ideolojinin maçı gibi algılanıyor. Ve yeni yaygınlaşan TV aracılığıyla tüm dünyada izleniyor.

Ama bilindiği ve daha öncesinden de ortaya çıktığı gibi, Bobby hasta ruhlu, şüpheci, kompleksli bir kişiliktir. Komünizmden nefret eder, komünist ajanların hep peşinde olduğunu vehmeder, ikide bir çekip gitme tehditleri savurur. Ve de gerçekten gider!...

Onun peşine düşmek, onu kontrol altına almak ve böylece Amerikan Zaferi’ni sağlamak, artık bir devlet sorunu, bir CİA etkinliği olmuştur. Ve sonuç ne olursa olsun, Fischer’in akibeti karanlıktır. Nitekim başarılarına rağmen erkenden köşesine çekilecek ve 2008’de, 65 yaşında ölecektir.

Biz onun adını sinemada 1993 yılında, tanınmış senaryo yazarı, birkaç film de yönetmiş Steven Zaillian’ın Searching for Bobby Fischer adlı ilginç filminde duymuştuk. O film ünlü satranç ustasına benzemeyi reddeden yeni-yetme bir satranç dehasının öyküsünü anlatmıştı. Ayrıca üzerine birkaç belgesel de var.

Ama iyi bir yönetmen saydığım Edward Zwick’in filmi birçok açıdan avantajlı, Öncelikle, hikaye öyle ilginç bir döneme yaslanıyor ki...Yoksa bir satranç oyununun dünyayı yöneten iki temel ideolojinin hesaplaşmasına dönüşmesi mümkün olur muydu? Ve Zwick filmini o döneme yaslamayı çok iyi başarmış. Gereken tüm görselliği de sağlayarak...

Ayrıca Rus sporcu da ayrı bir alem...Boris Spassky de pek dengeli biri değil. Bobby’ninkilere benzer paranoyalar görüyor, entrikalar thayal ediyor, düşmanlar vehmediyor. Belki de böylesine deha olmanın bir bedeli var. Hepsinin ödediği..

Bobby’de ‘örümcek adam’ Tobey Maguire gayet doyurucu. Boris rolünde usta Alman oyuncu Liev Schreiber hemen tüm filmi Rusça konuşarak kat ediyor. Rus kökenli olduğunu bilmiyordum, bu filmle öğrendim. Bu ona elbette çok yardım ediyor.  Bobby’nin sadık koçu rolünde Michael Stuhlbarg, satranç meraklısı papaz rolünde ise Peter Sarsgaard dört dörtlük oyunlar veriyorlar.

Ve bu değişik film görülmeyi hak ediyor. Sizi bir satranç meraklısı yapar mı? Orasını bilemem!..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

Fatoş Güney'in anıları: Trajik hayatlara görkemli bir bakış

Daha 13 yaşındayken Hürriyet gazetesinde gördüğü bir haber: Yılmaz Güney adlı bir aktörün tartışma sonucu müzisyen Alper ve ağabeyi İlhan'ı haşat etti. Alper onun sık sık gittiği Moda Deniz Kulübü'nde çalan Şerif Yüzbaşıoğlu orkestrasınını bateristi değil mi? Ve Fatoş sormadan edemez: "Kim bu Yılmaz Güney denen serseri?"

Sanat tarihinin dramlarından süzülüp gelen film

Hikâye değişik ve zengin açılımlar içeriyor: zıt ve çelişkili yaşlar, dinler, sosyal konumlar, kültür düzeyleri. Bol insancıl malzeme, bol yaşam dersleri fırsatı, bol dram, hatta melodram... Peki film tüm bunları en iyi biçimde değerlendiriyor ve tüm beklentileri karşılıyor mu?

Trump'a artık "güle güle" derken...

Ne kadar kızıp sövsek de azından devasa kültürüyle hep izlediğimiz o dev ülke, sonunda başındaki o kaçıktan kurtulacak. Ve emin olun, en çok dengesizlerden çeken tüm dünya için bu çok daha iyi olacak.