24 Mayıs 2021

"Bir daha asla dizlerimizin üstünde çökmeyeceğiz" diyebilen bir kadın

Özellikle Güney belgeselini çok sevdiğim Hüseyin Tabak, bu filmde zor bir işe sıvanmış. Ama büyük ölçüde de başarmış

ÇİNGENE KRALİÇE

X X X

(The Gipsy Queen)

Yönetim ve senaryo: Hüseyin Tabak
Görüntü: Lukas Gnaiger
Müzik: Judit Varga
Oyuncular: Alina Serban, Tobias Moretti, İrina Kurbanova, Catrin Striebeck, Sarah Carcamo Vallejos, Aslan Yılmaz Tabak, Aleksandar Jovanovich, Sergiu Costache

Alman-Avusturya yapımı,

2020.

Digitürk, resmi adıyla beİN Connect'te gösterilen bu film birçok açıdan ilgimi çekti. Öncelikle 1981 Almanya doğumlu Türk sinemacısı, birçok kısa film ve belgeselin yanı sıra Güzelliğin On Par'a Etmez ve de en son Çirkin Kral Efsanesi adlı Yılmaz Güney belgeseliyle dikkatlerimizi çeken Hüseyin Tabak'ın son filmi olması nedeniyle...

Ayrıca bu film birçok türü harman ediyor. Hem bir kadın filmi, hem bir ırkçılık-karşıtı manifesto, hem bir aile savunması. Ama hem de bir 'boks filmi'... Ve de bunların karışımı belli bir özgünlükle gerçekleştirilmiş.

Filmin temel kahramanları Almanya'da yaşayan Romen (çingene) azınlık. Bunlardan Ali Gheorgiu'yu ilk başta babası tarafından itilip katılır ve kovulurken izliyoruz. Çünkü evlilik dışı bir ilişki kurmuş ve iki çocuk sahibi olmuştur. Ve aslında çok sevdiği babası buna dayanamamıştır.

Yıllar sonra Ali'yi Hamburg kentinde, büyümüş çocuklarıyla buluruz. Arada kadın boksuna karışmış ve gençler-arası şampiyon bile olmuştur. Ama artık bu işten çekilmiştir ve ailesini geçindirmek zorundadır. İki-üç işte birden çalışır, ama talihi iyi gitmez.

Sonunda Hamburg'un tanınmış Ritze kulübünün altındaki boks salonunda önce antremanlara, sonra maçlara katılır; patronu, çok yönlü bir kişilik olan Tanne'nin himayesi altında... Ama Almanya'da o eski ırkçılık ölmemiştir ve özellikle kızı Esmeralda bunun altında ezilir. Aslında çocuklarına tapmasına rağmen onlarla arası bozulan ve ailesini yitirme noktasına gelen Ali'yi çok zor günler beklemektedir.

Kolay unutulmayacak sahneler

Özellikle Güney belgeselini çok sevdiğim Hüseyin Tabak, bu filmde zor bir işe sıvanmış. Ama büyük ölçüde de başarmış. Almanya'da çoğu Alman, birazı Türk, ama en çok Romen olan oyuncularla yer yer usta işi bölümler cekmiş; kolay kolay unutulmayacak olan... Örneğin sıcak aile ilişkileri, en çok da o banyo sahnesi... Ya da o görkemli 'çingene düğünü'. Veya zaman zaman hatırladığı babası ve onunla yaşadığı, rüyalarına giren unutulmaz sevgi...

Ama bu temelde, iradesi alabildiğine sert bir genç kadının o vahşi dünyada (ki her şeye rağmen bir erkekler dünyasıdır) dimdik durma savaşımının öyküsü. Yeri geldiğinde şöyle diyebilen: "Bir daha asla dizlerimizin üstünde çökmeyeceğiz!" 1987 Bükreş doğumlu Romanyalı aktris Alina Serban bu rolde gayet inandırıcı duruyor.  

Patronu Tanne'de Tobias Moretti ve ev arkadaşı, kendisinin tersine tam bir göz alıcı sarışın olan Mary'deyse Irina Kurbanov da çok iyiler. 

Filmin bir diğer ilginç yanı da boks sahneleri. Bu elbette bir 'dişi Rambo' öyküsü değil. O yer altındaki kirli ilişkileri, insan hayatına değer vermeme tavrını yansıtan ve kendine özgü bir 'bahis sporu" mantığı taşıyan bu olayın sinemalaştırılması da iyi olmuş. Hele o herkesin kendi yorumuna açık, kapalı kutu final sahnesi...

Aslı Almanca olan ve sanırım yer yer farklı dillerin konuşulduğu bu film, Digitürk'de Türkçe olarak ekrana geliyor. Ama orijinal versiyonu da var.

Yazarın Diğer Yazıları

Yürek yaralayan bir baba-oğul ilişkisi

Film gerçekten de son derece dokunaklı öyküsüyle kalplerimize sesleniyor. Fonda yeşillikleri, barları, sarhoşlukları, country'den rock'a giden müziği ve naiflikle karışık kötülükleriyle "derin Amerika" yatıyor. Ön planda çok az süren, ama acısını film boyu hissettiren bir baba-oğul dramı

Kirlenen deniz ve yok olan doğa mı dediniz?

Ülkemize uğramamış bu film, özellikle çevre sorunlarına ilgi duyanlarca izlenebilir, hatta izlenmeli